Amerikalı teorik fizikçi Michio Kaku, özellikle modern fiziğin karmaşık meselelerini geniş kitlelerin anlayabileceği bir dille anlatmasıyla tanınan bir bilim insanı ve bilim yazarıdır. Sicim teorisi, evrenin geleceği, yapay zekâ ve insanlığın teknolojik dönüşümü üzerine yazdığı kitaplarda bilimin bugün ulaştığı noktadan hareket ederek geleceğin hangi ihtimalleri barındırabileceğini tartışır. “Zihnin Geleceği” adlı kitabında ise bu kez insanın belki de evrendeki en karmaşık yapılardan biri olan beynine yönelir. Beynin nasıl çalıştığını, bilincin nasıl ortaya çıktığını ve gelişen teknolojilerin gelecekte insan zihni üzerinde neleri mümkün kılabileceğini sorgular.

Henüz kitabın giriş bölümünü okurken zihnimde bir soru belirdi: İnsan dediğimiz varlık gerçekten bedeni midir, yoksa beden yalnızca bilincin dünyayla temas kurmasını sağlayan geçici bir araç mıdır?

Dış dünyayı bedenimiz aracılığıyla deneyimliyoruz. Dokunuyor, acı duyuyor, haz alıyor, üşüyor, yoruluyoruz. Gözlerimiz görüyor, kulaklarımız işitiyor. Fakat bütün bu sinyallerin bizim için bir “dünya”ya dönüşmesi beyinde gerçekleşiyor. Göz yalnızca ışığı yakalıyor; gördüğümüz şeye anlam veren zihin. Kulak titreşimleri alıyor; onları müziğe, söze, tehdide ya da sevdiğimiz bir insanın sesine dönüştüren yine zihin. Bir şehri gezerken bizi mutlu eden yalnızca ayaklarımızın o sokaklarda yürümesi değil, gördüklerimizi algılayan, hatırlayan ve anlamlandıran bilincimiz.

Bu açıdan bakıldığında insan deneyiminin merkezinde beden değil, zihin bulunuyor olabilir.

Hatta düşünceyi biraz daha ileri götürdüğümüzde bedenin, bilincin dünyaya açılan aracı olduğu kadar onun sınırı olduğunu da söyleyebiliriz. Beden yoruluyor, hastalanıyor, yaşlanıyor. Besine, suya, oksijene ve belirli çevre koşullarına ihtiyaç duyuyor. Sonunda da ölüyor. Oysa merak eden, öğrenmek isteyen, başka dünyaları görmek isteyen ve varoluşu anlamlandırmaya çalışan şey, en azından bizim öznel deneyimimiz açısından, zihnimiz.

Buradan daha radikal bir soru doğuyor: Eğer bir gün insan zihnini, anılarını, kişiliğini ve benlik duygusunu biyolojik bedenden bağımsız bir ortama aktarabilseydik, bedene hâlâ ihtiyacımız olur muydu?

Bugünkü bilim böyle bir şeyi gerçekleştirebilmiş değil. Bir insan bilincinin bir bilgisayara, çipe ya da başka bir fiziksel taşıyıcıya bütünüyle aktarılabileceğini dahi henüz bilmiyoruz. Fakat bilimsel olarak henüz mümkün olmayan bir şey, felsefi bir düşünce deneyi olarak sorulabilir: Bilinci taşıyan biyolojik yapı ortadan kalksa fakat zihnin bütün içeriği başka bir ortamda varlığını sürdürse, o varlık hâlâ “ben” olur muydu?

Asıl mesele aslında burada başlıyor.

Çünkü insanın evrendeki en büyük sınırlarından biri zekâsının kapasitesi değil, bedeninin kırılganlığıdır. Uzayın uzak noktalarına ulaşmak istiyoruz ama ömrümüz kısa. Başka yıldız sistemlerini görmek istiyoruz ama bedenimiz radyasyona, aşırı sıcaklıklara, soğuğa ve uzun süreli uzay yolculuklarına karşı son derece savunmasız. Evren milyarlarca yıllık zaman ölçekleriyle işlerken insan hayatı kozmik ölçekte neredeyse bir göz kırpması kadar kısa.

Peki ya yolculuk eden beden değil de bilinç olsaydı?

Bir gün insan zihninin temel örüntüsünü biyolojik bedenden bağımsız bir fiziksel taşıyıcıya aktarabildiğimizi düşünelim. Bu bir çip olabilir, bugün henüz bilmediğimiz bir enerji ya da bilgi taşıma sistemi olabilir. Belki de böyle bir bilinç ışığa yakın hızlarda hareket eden araçlarla taşınabilir, binlerce yıl sürecek yıldızlararası yolculuklara gönderilebilir. Biyolojik bedenin birkaç on yıllık ömrüyle yapılamayacak yolculuklar, yaşlanmayan bir bilinç için bambaşka bir anlam kazanabilir.

O zaman insanlık yalnızca uzay yolculuğunun sorunlarından birini çözmüş olmaz. “İnsan” kelimesinin anlamını da değiştirmiş olur.

Fakat burada çok daha zor bir felsefi problem karşımıza çıkıyor. Bir makineye benim bütün anılarımı, düşüncelerimi, korkularımı, sevgilerimi ve kişiliğimi aktardığımızı varsayalım. O makinenin içindeki bilinç gerçekten ben miyimdir? Yoksa kendisini ben zanneden, benim bütün hatıralarıma sahip kusursuz bir kopya mıdır?

Eğer yalnızca bir kopyaysa ölümsüzlüğü bulmuş olmayız. Yalnızca kendimizin bir benzerini yaratmış oluruz. Fakat bilinç gerçekten aktarılabiliyor ve benlik sürekliliğini koruyabiliyorsa, o zaman insanlık tarihinin belki de en büyük eşiği aşılmış olacaktır.

Michio Kaku’nun Zihnin Geleceği’ni okurken benim için asıl heyecan verici olan nokta da burada başlıyor. Beyni anlamaya çalışırken aslında binlerce yıldır felsefenin sorduğu en eski sorulardan birine geri dönüyoruz:

Ben kimim?

Bedenim mi?

Beynim mi?

Anılarım mı?

Yoksa bütün bunların içinde süreklilik gösteren ve kendisine “ben” diyen bilinç mi?

İnsanlığın en büyük yolculuğu Mars’a, başka bir yıldız sistemine ya da galaksinin öteki ucuna olmayabilir. İnsan zihninin içine yapılması gereken bir yolculuk daha öncelikli sayılmaz mı?

Çünkü bilincin ne olduğunu gerçekten anlayabilir ve bir gün onu biyolojik bedenin sınırlarından bağımsızlaştırabilirsek, yalnızca evreni keşfetmenin önündeki en büyük engellerden birini aşmış olmayız.

Kanımca insanlığın ölümsüzlük arayışındaki asıl yanılgısı, sonsuzluğu beden için istemesidir. Oysa beden doğanın yasalarına tabidir; doğar, yaşlanır ve çözülür. Fakat insanı “ben” yapan şey bedeninden bağımsız olarak korunabilir ve varlığını sürdürebilirse, ölüm artık bilincin zorunlu sonu olmaktan çıkabilir. O zaman insanın en eski hayali olan ölümsüzlük, bedenin sonsuza kadar yaşaması değil, bilincin bedenden sonra da devam edebilmesi anlamına gelir.

Belki de sonsuzluğa açılan kapı insan zihninin bedenden bağımsız varlığını sürdürebilmesine bağlıdır…