Saat gece yarısını yirmi geçiyor. Ailemle birlikte saatlerdir ekran başındayız. Yirmi sekiz yıldır Amerika’da yaşayan ve bu seçimde de oyunu kullanmış biri olarak, sonuçları büyük bir heyecanla izliyorum. Kansas’tan, Texas’tan, Güney Carolina’dan gelen haberlerle heyecanımız daha da artıyor. Uzun yıllardır Cumhuriyetçilerin kazandığı yerlerde Demokratların öne geçtiğini, ardından zaferlerini ilan ettiklerini görmek, bu geceyi izlediğim diğer seçim gecelerinden ayırıyor. Amerikan siyasetinde tarihsel önemi olacak bir seçime tanıklık ettiğimizi düşünüyorum.

Gecenin beni en çok etkileyen zafer konuşması, Güney Carolina’da seçimi kazanan çocuk doktoru Annie Andrews’ınki oldu. Yanında üç çocuğu vardı. Konuşması sırasında arkasında ağlayan kadınlar gördüm. Sonra çocuklarına döndü; onlarla gurur duyduğunu, her şeyden önce onların annesi olduğunu söyledi. Çocukları da ağlıyordu. Oğlunun ve kızlarının yüzlerine bakarken ben de gözyaşlarımı tutamadım. Saatlerdir oy oranlarını, eyaletleri ve değişen koltukları takip ediyordum. O konuşmayı ise bir anne olarak dinledim. Üç çocuğun annelerini izlerken yaşadığı duyguyu görmek, geceden aklımda kalacak en güçlü anlardan biri oldu.

Trump’ın yeniden seçildiği ilk günden beri, özellikle sağlık güvencesi, göç politikası ve daha sonra İran savaşı konusunda attığı adımlarla kendi ayağına sıktığını düşünüyordum. Medicaid’e erişimi zorlaştırırken, ICE operasyonlarıyla mahallelerde korku yaratırken, İran savaşının maliyeti benzin pompasına ve aile bütçelerine yansırken, kendisini iktidara taşıyan seçmenlerin bir bölümünü de karşısına alıyordu. Bu ülkede yaşayan biri olarak, söz konusu kararları yalnızca Washington’dan gelen siyasi haberler olarak izlemiyordum. Sağlık güvencesinin ve hayat pahalılığının insanların gündelik hayatında ne kadar büyük yer tuttuğunu biliyordum. Bu gece açıklanan sonuçları, aylardır düşündüğüm o cümlenin karşılığı olarak okuyorum: Trump kendi ayağına sıktı.

Amerika’da seçim gecesi ilerlerken, televizyon ekranlarındaki haritalarda dikkatler alışılmış çekişmeli eyaletlerden Cumhuriyetçilerin uzun süredir kazandığı bölgelere çevrildi. Kansas, Texas ve Güney Carolina’dan gelen sonuçlar, Demokratların Kongre çoğunluğu için ihtiyaç duyduğu kazanımların ötesine geçiyordu. Seçim öncesinde kullanılan “mavi tsunami” ifadesi, Cumhuriyetçilerin kalelerinde açıklanan yenilgilerle gecenin tanımlarından biri haline geldi.

Bu tanımın arkasında, yalnızca Demokratların kazandığı sandalye sayısı yoktu. Amerikan seçim dilinde “flip” denilen, bir makamın bir partiden diğerine geçmesi, bu kez uzun süreli Cumhuriyetçi üstünlüğünün bulunduğu eyaletlerde gerçekleşti. Demokratlar Kansas, Texas, Güney Carolina, Kuzey Carolina, Ohio ve Iowa’da Cumhuriyetçilerin elindeki federal Senato koltuklarını aldı. Zaten ellerinde bulunan koltukları korumalarının yanında gelen bu kazanımlar, Senato çoğunluğunun değişmesini sağladı.

Kansas’ta Adam Hamilton’ın Cumhuriyetçi Senatör Roger Marshall’ı yenmesiyle Demokratlar, 1932’den bu yana ilk kez eyalette bir federal Senato seçimi kazandı. Doksan dört yıllık aranın kapanması, seçimin en dikkat çekici sonuçlarından biriydi. Cumhuriyetçilerin uzun zamandır kazandığı bir koltuğun el değiştirmesi, ulusal ölçekteki memnuniyetsizliğin güçlü parti bağlılıklarının bulunduğu yerlerde de etkili olduğunu gösterdi.

Texas’ta ise Cumhuriyetçiler aynı gece hem Washington’daki bir Senato koltuğunu hem eyalet valiliğini kaybetti. James Talarico’nun Ken Paxton karşısındaki zaferi, Demokratların 1988’den bu yana ilk federal Senato seçimi başarısı oldu. Gina Hinojosa, Greg Abbott’ı yenerek 1990’dan beri Texas’ta valilik seçimini kazanan ilk Demokrat oldu. Eyaletin ilk Latin kökenli kadın valisi olacak Hinojosa’nın başarısı, Cumhuriyetçilerin kalelerinden birinde yürütme yetkisinin de el değiştirmesi anlamına geliyor.

Güney Carolina’da Annie Andrews, uzun yıllar bu koltuğu elinde tutan ve temmuz ayında hayatını kaybeden Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın kız kardeşi Darline Graham’ı yendi. Ağabeyinin ölümünün ardından koltuğa atanan Darline Graham karşısındaki bu zafer, Demokratlara eyalette 1998’den bu yana ilk federal Senato seçimi başarısını getirdi. Andrews aynı zamanda Güney Carolina’dan ABD Senatosu’na seçilen ilk kadın oldu. Kuzey Carolina’da Roy Cooper, Ohio’da Sherrod Brown ve Iowa’da Josh Turek’in zaferleri, Cumhuriyetçilerin Senato kayıplarını genişletti.

Bu sonuçlar, söz konusu eyaletlerin bütün siyasi yapısının Demokratlara geçtiği anlamına gelmiyor. Federal Senato seçimi, valilik ve eyalet meclisleri ayrı yetki alanları. Nitekim Texas’ta yeni Demokrat vali, Cumhuriyetçi çoğunluğun sürdüğü bir yasama organıyla çalışacak. Bununla birlikte, aynı partinin uzun süre elinde tuttuğu makamların farklı partiler arasında paylaşılması, bütçe kararlarından atamalara ve denetim süreçlerine kadar iktidarın kullanılma biçimini değiştiriyor.

Cumhuriyetçilerin neden kaybettiği sorusunun ilk cevabı ekonomide bulunuyor. Trump, 2024’te hayat pahalılığını azaltma ve Amerikan hanelerini ekonomik olarak rahatlatma vaadiyle destek kazanmıştı. Ara seçimlere gelindiğinde ise fiyatlar ve geçim sıkıntısı seçmenin başlıca kaygıları arasında kalmaya devam etti. Yönetim, ekonomik vaatlerinin sonuçları üzerinden değerlendirildi.

Sağlık hizmetlerinin maliyeti, bu değerlendirmenin önemli bir parçasıydı. Amerika’da yüksek sigorta primleri, cepten ödemeler, ilaç ve tedavi giderleri, sigortalı aileler için bile ciddi bir yük oluşturuyor. Düşük gelirli insanlar açısından Medicaid, sağlık hizmetlerine erişimin temel güvencelerinden biri. Bu nedenle programa ilişkin değişiklikler, yalnızca kamu bütçesinin büyüklüğü üzerinden tartışılmadı.

Trump’ın Temmuz 2025’te imzaladığı, “One Big Beautiful Bill” (kelime anlamıyla “Tek, Büyük ve Güzel Yasa Tasarısı”; vergi, harcama ve sosyal yardım düzenlemelerini bir araya getiren kapsamlı bütçe paketi) adıyla savunduğu yasa; Medicaid finansmanını azaltan, bazı yetişkinler için çalışma ve bildirim yükümlülükleri getiren, uygunluk kontrollerini sıklaştıran hükümler içeriyordu. Düzenlemelerin önemli bir bölümünün etkisi ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak olsa da sigortayı kaybetme ihtimali seçimden önce siyasi bir mesele haline geldi. Sağlık harcamalarını karşılamakta zorlanan ailelere, mevcut maliyetlerin yanında gelecekteki güvenceleri konusunda da belirsizlik eklendi.

Göç politikası, Trump’ın 2024’te destek kazandığı Hispanik seçmenlerle ilişkisini zorlayan diğer başlıktı. ICE operasyonlarının mahallelerde ve işyerlerinde yaygınlaşması, sınır güvenliği tartışmasını ailelerin ve yerel toplulukların gündelik hayatına taşıdı. Farklı göçmenlik statülerine sahip insanların aynı aile ve çalışma ilişkileri içinde yaşaması nedeniyle, gözaltıların yarattığı kaygı doğrudan hedef alınan kişilerle sınırlı kalmadı.

Hispanik seçmenlerin tamamı aynı yönde hareket etmedi. Ancak seçim araştırmaları, Cumhuriyetçilerin bu grupta Trump’ın iki yıl önce ulaştığı desteği koruyamadığına işaret etti. Göç uygulamalarından duyulan rahatsızlık, ekonomik koşullara ilişkin olumsuz değerlendirmelerle birleşti. Tercih değiştiren seçmenlerin yanında, hangi grupların sandığa daha fazla katıldığı da sonucu etkiledi.

Genç seçmenlerde Cumhuriyetçilerden uzaklaşma daha belirgindi. Otuz yaş altındaki seçmenler, Temsilciler Meclisi yarışlarında güçlü biçimde Demokrat adaylara yöneldi. Konut, eğitim ve sağlık giderlerinin yüksekliği, çalışma hayatında karşılaşılan belirsizliklerle birlikte bu grubun ekonomik beklentilerini etkiliyor. Yönetimin performansına yönelik tepki de gençlerin oy tercihlerinde önemli yer tuttu. Bununla birlikte, başkanlık seçimiyle ara seçimde sandığa giden gençlerin aynı seçmen topluluğu olmadığını dikkate almak gerekiyor.

İran savaşı, dış politikanın maliyetini doğrudan Amerikan tüketicisine taşıdı. Petrol piyasasındaki yükseliş benzin ve dizel fiyatlarını etkiledi; taşımacılık ve üretim giderleri üzerinden başka fiyatlara da yansıdı. Amerika’nın büyük bir petrol üreticisi olması, tüketicileri küresel piyasalardaki artışlardan korumadı.

Böylece savaş, seçmen açısından yalnızca dış politika tercihi olarak kalmadı. İşe giderken ödenen yakıt bedelinin, taşınan ürünün maliyetinin ve aile bütçesinin bir parçasına dönüştü. “Önce Amerika” söylemiyle savunulan yönetim anlayışı, savaşın Amerikan halkına getirdiği maliyet üzerinden sorgulandı. Muhafazakâr çevrelerden yükselen savaş eleştirileri de bu tartışmanın Cumhuriyetçi tabanın içine uzandığını gösterdi.

Gümrük tarifeleri ekonomik memnuniyetsizliği artıran başka bir etkendi. İthalat vergilerinin işletmelerin maliyetlerine ve tüketici fiyatlarına yansıması, ticari belirsizlik ve karşılıklı yaptırımların üreticiler üzerindeki sonuçları, yönetimin korumacı politikalarının değerlendirilmesinde öne çıktı. Seçmen, bu politikaların açıklanan amaçları kadar kendi gelirine ve harcamalarına etkisini de dikkate aldı.

Yönetimde yolsuzluk ve çıkar ilişkilerine yönelik kaygılar, ekonomik sorunlara eşlik etti. Seçmen araştırmalarında Kongre’nin başkanlık yetkilerini denetlemekte yetersiz kaldığı görüşü de yaygındı. Cumhuriyetçilerin Kongre’de Trump’ın kararlarına verdiği destek, başkana yönelik tepkinin parti adaylarına da yönelmesini kolaylaştırdı.

Güney eyaletlerinde siyah seçmenlerin katılımı ve seçim bölgelerinin yeniden çizilmesi de seçim tablosunun önemli parçalarıydı. Louisiana’da, Louisiana v. Callais kararının ardından ikinci siyah çoğunluklu Kongre seçim bölgesinin ortadan kalkması, temsil konusundaki tartışmaları yoğunlaştırdı. Erken oy kullananlar içinde siyah seçmenlerin payının yüzde 34’ü aşması güçlü bir katılıma işaret etti.

New Mexico’da Deb Haaland’ın ülkenin ilk yerli Amerikalı kadın valisi seçilmesi ise gecenin temsil bakımından tarihsel sonuçlarından biriydi. Valilik zaten Demokratların elindeydi; dolayısıyla bu başarı, Cumhuriyetçilerden alınan makamlardan ayrı bir anlam taşıyor.

“Mavi tsunami”nin siyasi ağırlığı, farklı nedenlerle yönetime itiraz eden seçmenlerin aynı seçimde Cumhuriyetçilerin kaybına yol açmasında bulunuyor. Sağlık güvencesi, göç uygulamaları, savaş, tarifeler ve hayat pahalılığı farklı kesimleri farklı ölçülerde etkiledi. Bu tepkilerin toplamı, Demokratlara Kongre’de çoğunluk kazandırırken Cumhuriyetçilerin uzun süredir koruduğu koltukları da değiştirdi.

Yeni güç dengesi, seçimin ertesi günü bütün yetkilerin el değiştirmesi anlamına gelmiyor. Seçilen Kongre üyeleri 3 Ocak 2027’de göreve başlayacak. Demokratların iki kanatta çoğunluk olması, o tarihten itibaren yasama gündemini ve komisyonların çalışmalarını yönlendirmelerini sağlayacak. Cumhuriyetçiler, başkanın programını Kongre’den geçirmek için Demokratlarla müzakere etmek zorunda kalacak.

Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk, Meclis Başkanlığı ve komisyon başkanlıklarının belirlenmesinde Demokratlara üstünlük sağlayacak. Yönetimin savaş kararları, göç uygulamaları, kamu harcamaları ve çıkar ilişkileri hakkında soruşturmalar açılabilecek; yetkililerden ifade ve belge istenebilecek. Bu taleplerin kapsamı ve uygulanması hukuki anlaşmazlıklara konu olabilse de yönetimin hesap vermek zorunda kaldığı alan genişleyecek.

Bütçe ve harcama yasalarının iki kanattan da geçmesi gerektiği için Demokratlar, federal kaynakların hangi amaçlarla kullanılacağı konusunda güçlü bir pazarlık konumuna gelecek. Medicaid kesintilerini değiştirmeye, sağlık sigortası desteklerini artırmaya veya göç operasyonlarına ayrılan kaynakları sınırlamaya çalışabilecekler. Ancak bunları tek başlarına yürürlüğe koyamayacaklar. Trump’ın veto yetkisi sürecek; vetoyu aşmak için her iki kanatta üçte iki çoğunluk gerekecek. Senato’da da çoğu olağan yasa için tartışmayı sona erdirmekte gereken altmış oy, salt çoğunluğun sınırlarından biri olmaya devam edecek.

Senato çoğunluğunun değişmesi, başkanın atamaları bakımından ayrıca önemli. Senato onayı gerektiren bakanlık, büyükelçilik ve federal yargıçlık adaylıkları Demokratların denetimindeki süreçlerden geçecek. Yüksek Mahkeme’de bir boşluk doğması halinde, Trump’ın göstereceği adayın onaylanması da otomatik olmayacak. Bu yetki mevcut yargıçları görevden alma imkânı vermiyor; fakat yeni atamalarda başkanın hareket alanını daraltıyor.

İki kanadın Demokratlara geçmesi, Trump’ın görevden alınacağı anlamına da gelmiyor. Temsilciler Meclisi basit çoğunlukla azil suçlamalarını kabul edebilir; ancak başkanın görevden uzaklaştırılması için Senato’daki yargılamada hazır bulunan senatörlerin üçte ikisinin mahkûmiyet yönünde oy vermesi gerekir. Dolayısıyla Demokratların seçim zaferi, Cumhuriyetçilerin desteği olmadan başkanlığı sona erdirecek bir çoğunlukla aynı şey değil.

İran bakımından da seçim sonucu, yeni bir Amerikan saldırısının önünü kendiliğinden kapatmıyor. Trump başkomutanlık yetkisini koruyor; başkanların Kongre’den önceden özel bir yetki almadan sınırlı askerî operasyonlara giriştiği örnekler bulunuyor. Ancak Kongre’nin savaş yetkilendirmesi ve finansman üzerindeki rolü sürüyor. Demokratlar yeni bir askerî yetkilendirmeyi reddedebilir, operasyonlara ayrılacak kaynaklara sınırlamalar getirmeye veya mevcut yetkileri daraltmaya çalışabilir. Bunun ne ölçüde sonuç vereceği, çıkarılacak düzenlemelere, veto karşısındaki desteğe ve yürütmeyle yaşanabilecek hukuki mücadelelere bağlı olacak.

Bu nedenle Amerika’nın İsrail’le birlikte İran’a yeniden saldırıp saldırmayacağı, yalnızca Kongre çoğunluğuna bakılarak söylenemez. Bölgedeki askerî gelişmeler, yönetimin kararları ve Demokratların kendi içindeki görüş ayrılıkları da etkili olacaktır. Demokrat çoğunluk, İsrail’e verilen bütün desteğin kesilmesi veya İran politikasının bütünüyle değişmesi anlamına gelmiyor. Buna karşılık yeni bir operasyonun gerekçeleri, maliyeti ve süresi üzerinde daha yoğun bir denetim ve siyasi tartışma beklenebilir.

Trump’ın yasama alanında karşılaşacağı engeller, onu başkanlık kararnamelerine ve yürütmenin mevcut yetkilerine daha fazla yöneltebilir. Kamuoyundaki çatışmayı da artırabilir. Diğer seçenek, bütçe ve belirli politikalar üzerinde Demokratlarla uzlaşma aramasıdır. Kararnamelerin yasaları değiştiremeyeceği ve yargı denetimine açık olduğu düşünüldüğünde, Kongre’de kaybedilen çoğunluğun yürütme kararlarıyla bütünüyle telafi edilmesi mümkün olmayacak.

Trump başkanlık makamında kalıyor; federal yürütmenin ve silahlı kuvvetlerin başında bulunmayı sürdürüyor. Kongre’deki yenilgisi, bu yetkilerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Üstelik Trump öngörülemez bir siyasetçi. İran’la savaşı genişletecek kararlar alması, başka bölgelerde yeni dış politika krizleri yaratması veya içerideki siyasi gerilimi daha da tırmandırması ihtimalleri, seçim sonucuyla birlikte ortadan kalkmış değil.

Önünde iki yol var. Medicaid, göç uygulamaları, İran savaşı ve gümrük tarifeleri konusunda seçmenin verdiği mesajı dikkate alabilir; politikalarını gözden geçirerek Cumhuriyetçilerin 2028’de göstereceği aday için yeniden destek kazanabilecek bir zemin hazırlayabilir. Ya da bu yenilgiyi, kendisini sınırlayan kurumlarla ve muhalefetle daha sert bir hesaplaşmanın gerekçesine dönüştürebilir.

Benim beklentim, ne yazık ki ikinci yolu seçeceği yönünde. İlk başkanlık döneminden bugüne sergilediği siyasi performans, Trump’ın eleştiriyi dinlemekten çok eleştireni hedef almaya, hatasını düzeltmekten çok bedelini başkalarına yüklemeye yatkın olduğunu düşündürüyor. Sağlık güvencesini zayıflatan, göç politikasını korku üzerinden yürüten, savaşın ve ticaret gerilimlerinin maliyetini halka ödeten bir yönetimin başındaki kişinin, şimdi birdenbire uzlaşmacı bir devlet adamına dönüşmesini beklemiyorum. Daha büyük ihtimal, kaybettiği siyasi desteği daha sert bir güç gösterisiyle telafi etmeye çalışması; Amerika’daki kutuplaşmayı derinleştirirken dünya dengelerini de yeni krizlerle sarsmasıdır. İran’da savaşı genişleten, başka bölgelerde gerilim yaratan ve içeride muhalefeti düşmanlaştıran bir başkanlık anlayışı, ülkeyi siyasi şiddete, hatta iç çatışmaya açık hale getirebilir. Bu geceki seçim sonucuna seviniyorum; fakat Trump’ın kendi başarısızlığının hesabını Amerika’ya ve dünyaya daha ağır bedeller ödeterek kapatmaya çalışmasından endişe ediyorum.