Kelime-i Şehâdetle Kapanan Bir Devir

Washington’da 11 Eylül’ün ardından tartışılan Irak müdahalesi, sonraki aylarda askerî hazırlığa dönüştü. Fakat kapalı toplantılarda konuşulanlarla kamuoyuna anlatılanlar arasında büyük bir mesafe vardı. Londra’daki gizli bir toplantı, bu mesafeyi ortaya koyacaktı.

Londra, 23 Temmuz 2002

İngiliz dış istihbarat servisi MI6’nın başkanı Richard Dearlove, Washington’dan dönmüştü. Başbakan Tony Blair’in toplantısında Amerikan yönetiminin tutumunu anlatıyordu. Dearlove’a göre Bush, Saddam’ı askerî güçle devirmek istiyordu; müdahale, terörizm ve kitle imha silahları tehdidiyle gerekçelendirilecekti.

Sonradan açıklanan toplantı tutanağında Dearlove’un değerlendirmesi şöyle yer aldı: “Ancak istihbarat ve eldeki bilgiler, bu politikaya uyduruluyordu.” Washington’daki temaslarından, askerî müdahale hedefinin öne çıktığı ve istihbaratın bu hedefi destekleyecek biçimde kullanıldığı izlenimiyle dönmüştü.

Dışişleri Bakanı Jack Straw da Irak’a karşı savaş gerekçesini zayıf buluyordu. Saddam’ın o sırada komşularını tehdit etmediğini söylüyordu. Başsavcı Lord Goldsmith, yalnızca rejimi değiştirmek istemenin askerî müdahale için hukuki dayanak oluşturmayacağını belirtti.

Blair, Saddam’ın Birleşmiş Milletler silah denetçilerini Irak’a kabul etmemesinin siyasi ve hukuki koşulları değiştireceğini söyledi. Toplantının sonunda hazırlıkların, İngiltere’nin muhtemel harekâta katılacağı varsayımıyla sürdürülmesi istendi. Kesin kararlar için Amerikan askerî planları hakkında daha fazla bilgi edinilecekti.

Londra–Washington, 28 Temmuz 2002

Beş gün sonra Blair, Bush’a kendi hazırladığı özel bir not gönderdi. İlk cümlesi açıktı: “Ne olursa olsun yanında olacağım.” Dış politika danışmanı David Manning, bu başlangıcın çıkarılmasını istemiş; İngiltere’nin seçeneklerini kapattığını düşünmüştü.

Blair’in desteğinin gerekçesi aynı notta bulunuyordu. Saddam’ın uzaklaştırılmasını doğru buluyor, onu gelecekte büyüyebilecek bir tehdit sayıyordu. Yaptırımlar ve askerî baskıyla denetim altında tutulması seçeneğini değerlendiriyor, fakat bu politikanın sürdürülmesini riskli görüyordu.

Amerika’nın tek başına hareket etmesi yerine uluslararası bir koalisyon kurulmasını istiyordu. Bush’a desteğini sunarak onu Birleşmiş Milletler üzerinden ilerlemeye yöneltmeye çalışıyordu. Uyarılara rağmen desteğini korumasının arkasında, hem Saddam’ın uzaklaştırılması gerektiğine ilişkin kanaati hem de Washington’ın kararlarını bu ortaklık aracılığıyla etkileyebileceği hesabı vardı.

Manning’in itiraz ettiği cümle notta kaldı. İngiliz Irak Soruşturması, yıllar sonra Blair’in izlediği yolun İngiltere’yi Amerikan politikasına desteğinden geri çekilmenin giderek zorlaştığı bir konuma getirdiğini belirtecekti.

Washington, 5 Ağustos 2002

Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell, Bush’la özel bir akşam yemeğinde Irak’ı konuştu. Kaygısı yalnızca Saddam’ın nasıl devrileceği değildi. Bağdat düştükten sonra ülkeyi kimin yöneteceğini, düzenin nasıl korunacağını soruyordu.

Powell, yıllar sonra verdiği sözlü tarih görüşmesinde o akşamki uyarısını şu sözlerle özetleyecekti: “Yıkarsanız, sorumluluğu size kalır.”

New York, 8 Kasım 2002

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1441 sayılı kararı oybirliğiyle kabul etti. Irak’ın silahsızlanma yükümlülüklerini yerine getirmesi ve Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin Irak’a dönerek kapsamlı incelemeler yapabilmesi isteniyordu.

İngiltere’nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Jeremy Greenstock, kararın otomatik olarak kuvvet kullanımına yol açmadığını belirtti. Irak’ın yükümlülüklerini ihlal ettiği bildirilirse mesele yeniden Konseye gelecekti.

Denetimler 27 Kasım’da Irak’ta yeniden başladı. Artık tartışma, Saddam’ın denetçileri kabul edip etmeyeceğinden denetimlerin ne kadar süreceğine ve bulguların nasıl değerlendirileceğine kaymıştı.

Bağdat, 2002’nin Son Ayları

Saddam’ın çevresinde Fransa ve Rusya’nın tutumu değerlendiriliyordu. Ele geçirilen belgelerle üst düzey Iraklı yetkililerin savaş sonrası ifadelerini inceleyen Irak Perspektifleri Projesi’ne göre Saddam, bu ülkelerin Amerikan saldırısını engelleyebileceğine güveniyordu. Irak’taki ekonomik çıkarlarının ve Güvenlik Konseyindeki konumlarının belirleyici olacağını düşünüyordu.

Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz, Saddam’ın Amerika’nın saldırmayacağı yönündeki bazı değerlendirmelerine karşı çıkmıştı. Sonradan alınan ifadesine göre Saddam’ın bir konuşmasından bu yöndeki bazı ifadeleri çıkartmasını da sağlamıştı. Ancak Saddam, Fransa ve Rusya’dan beklediği siyasi desteğe güvenmeyi sürdürdü.

Washington, Şubat 2003

5 Şubat’ta Powell, Güvenlik Konseyine Irak’ın silahları hakkındaki iddiaları sundu. Uydu görüntüleri ve dinlenmiş konuşmalar kullanıyor, açıklamalarının sağlam kaynaklara dayandığını savunuyordu. CIA Direktörü George Tenet arkasında oturuyordu.

Amerikan yönetiminde savaş sonrasına ilişkin görüş ayrılıkları ise devam ediyordu. Kara Kuvvetleri Komutanı General Eric Shinseki, 25 Şubat’ta Kongrede Irak’ın savaş sonrasında kontrol altında tutulması için birkaç yüz bin asker gerekebileceğini söyledi. İki gün sonra Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, bu tahmini “gerçeklerden çok uzak” buldu.

Shinseki, geniş bir coğrafyanın ve etnik gerilimlerin kontrolünden söz ediyordu. Wolfowitz ise Saddam’ı devirmek için gerekenden daha büyük bir kuvvetin savaş sonrasında gerekli olacağına inanmıyordu. Tartışma, Kongre salonundan gazete sayfalarına taşındı.

Bağdat–Vatikan, Şubat–Mart 2003

Bağdat, saldırıyı önlemek için diplomatik temaslarını yoğunlaştırdı. Tarık Aziz, 14 Şubat’ta Papa II. Jean Paul’le görüştü. Vatikan’ın açıklamasına göre Aziz, Irak’ın silahsızlanma konusunda uluslararası toplumla iş birliği yapma iradesini bildiriyor; Vatikan ise Birleşmiş Milletler kararlarına uyulmasını sağlayacak somut taahhütler istiyordu.

Irak, mart başında denetçilerin yasaklanan El-Samud 2 füzelerini imha etme talebini uygulamaya başladı. Hans Blix, 7 Mart’ta Güvenlik Konseyine 34 füzenin imha edildiğini bildirdi. Denetimler sürerken bölgedeki Amerikan ve İngiliz kuvvetleri de artıyordu.

Londra, New York, Roma ve başka şehirlerde savaş karşıtı gösteriler düzenleniyordu. Irak’ta ise yabancı muhabirler, yönetimin görevlendirdiği refakatçilerin gözetiminde çalışıyordu. Halkın yönetime ve yaklaşan savaşa ilişkin düşüncelerine serbestçe ulaşmak mümkün değildi.

New York–Washington, 17–20 Mart 2003

ABD, İngiltere ve İspanya, Irak hakkında hazırladıkları yeni karar tasarısını oylamaya götürmekten vazgeçti. Yeterli destek sağlanamamış, veto ihtimali de ortadan kalkmamıştı. Güvenlik Konseyinden müdahaleye açıkça izin veren yeni bir karar çıkmadı.

Washington ve Londra, Irak’ın 1991 ateşkesinin silahsızlanma koşullarını ihlal etmesinin, 1990’daki kuvvet kullanma yetkisini yeniden geçerli kıldığını savundu. Fransa, Rusya ve başka devletler bu yoruma karşı çıkıyordu.

17 Mart’ta Bush, Saddam ile oğullarına ülkeyi terk etmeleri için kırk sekiz saat verdi. Saddam ayrılmadı. Bağdat saatiyle 20 Mart’ta Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin öncülüğündeki işgal başladı.

Bağdat–Musul, Nisan–Aralık 2003

9 Nisan’da Saddam’ın heykelinin devrilmesi televizyonlarda tekrar tekrar gösterildi. Iraklıların bir bölümü yönetimin çöküşünü sevinçle karşılarken, işgale ve geleceğe ilişkin kaygılar da vardı. Yağma, güvenlik boşluğu ve kamu hizmetlerindeki kesintiler gündelik hayatı sarsıyordu.

Paul Bremer’in başındaki işgal yönetimi, Baas’ın üst kadrolarını kamu görevlerinden uzaklaştırdı; orduyu ve birçok güvenlik kurumunu resmen feshetti. Savaş öncesinde tartışılan Irak’ın nasıl yönetileceği sorusu, artık işgal yönetiminin önündeydi.

Powell, sonradan verdiği sözlü tarih görüşmesinde Pentagon’la yaşadığı gerilimi anlattı. Irak’a yardımcı olmak üzere önerdiği deneyimli diplomatların başlangıçta istenmediğini söyledi. Dışişleri Bakanlığıyla Savunma Bakanlığı arasındaki çatışma, işgal sonrasında da sürüyordu.

22 Temmuz’da Saddam’ın oğulları Uday ve Kusay, Musul’daki bir evde Amerikan kuvvetleriyle girdikleri çatışmada öldürüldü. Kusay’ın henüz on dört yaşındaki oğlu Mustafa da aynı evde hayatını kaybetti. İktidarın aile içindeki iki güçlü ismi ve Saddam’ın bir torunu aynı gün ölmüştü.

13 Aralık’ta Saddam, Tikrit yakınındaki Ed-Devr’de bir çiftlikteki yer altı sığınağında yakalandı. Ertesi gün Bremer basının karşısına çıktı: “Hanımlar, beyler, onu yakaladık!”

Saddam’ın gözetim altında muayene edildiği görüntüler yayımlandı. Yıllarca Irak devlet televizyonundaki görünümünü belirleyen kişi, artık başkalarının kameralarının karşısındaydı. Ülkedeki silahlı saldırılar ise devam ediyordu.

Bağdat, 2004

Saddam’ın karşısında bu kez Arapça bilen FBI görevlisi George Piro vardı. Sonradan açıklanan görüşme raporlarında silah programları ve savaşa giden kararlar konuşuluyordu.

Saddam, İran karşısında zayıf görünmekten duyduğu kaygıyı anlattı. Kendi açıklamasına göre İran’ın Irak’ın askerî zayıflığını öğrenmesini, yeni bir Amerikan saldırısından daha tehlikeli görmüştü.

Amerikan araştırmacıları ise savaş öncesinde var olduğu ileri sürülen kullanılabilir kitle imha silahı stoklarını bulamadı. Irak Araştırma Grubunun hazırladığı Duelfer Raporu, Saddam’ın yaptırımlar kalktıktan sonra silah kapasitesini yeniden oluşturma niyetiyle işgal sırasında sahip olduğu kapasiteyi birbirinden ayırıyordu. Washington’ın savaş gerekçeleri artık resmî araştırmaların da konusuydu.

Amman, 2005

Saddam’ın kızları Ragad ve Rana, 2003 yazında çocuklarıyla birlikte Ürdün’e sığınmıştı. Büyük kızı Ragad, babasının savunmasının örgütlenmesine katılıyordu. Ağustosta aile adına yapılan açıklamayla hukuk ekibi yeniden düzenlendi; Iraklı avukat Halil ed-Duleymi’nin rolü korundu.

Ragad, babasına ilişkin değerlendirmesini açıkça savunuyordu. CNN’in ekim ayındaki yayınında, “O bir kahramandır ve kahraman olarak kalacaktır” diyordu. Babasının yargılanması, aile açısından aynı zamanda onun kamuoyundaki görüntüsünü koruma mücadelesiydi.

Saddam’ın eşi Sacide ile en küçük kızı Hala daha az görünür bir hayat sürüyordu. Amman’daki Amerikan Büyükelçiliğinin 2005 tarihli gizli telgrafında, ikisinin ağırlıklı olarak Katar’ın başkenti Doha’da yaşadığı bilgisinin alındığı belirtiliyordu.

Bağdat, 19 Ekim 2005

Saddam, Irak Yüksek Ceza Mahkemesinde sanık sandalyesindeydi. Duruşmanın başında mahkemenin yetkisini reddetti: “Bu mahkemeyi tanımıyorum.” Kendisine eski cumhurbaşkanı denilmesine de itiraz ediyor, hâlâ Irak’ın meşru lideri olduğunu savunuyordu.

Davada Saddam’la birlikte yedi kişi daha yargılanıyordu. Suçlamalar, Duceyl kasabasında 1982’de başlayan baskıyla ilgiliydi. Saddam’a orada suikast girişiminde bulunulmasının ardından kadınlar ve çocuklar dâhil çok sayıda insan tutuklanmış; işkence, zorunlu yer değiştirme ve tarım alanlarının tahribi yaşanmıştı.

Devrim Mahkemesinin kayıtlarına göre 148 erkek ve çocuk hakkında 1984’te ölüm cezaları verilmişti. Ancak bu kişilerin bir bölümü daha mahkemeye sevk edilmeden gözaltında hayatını kaybetmişti. Hayatta kalanların çoğu 1985’te idam edilmişti. Şimdi yeni mahkeme, Saddam’ın ve diğer sanıkların bu süreçteki sorumluluğunu yargılıyordu.

Bağdat, Mart–Kasım 2006

1 Mart’taki duruşmada Saddam, Duceyllilerin yargıya sevkini ve bahçelerin yıkılmasını emrettiğini kabul etti. Bunları cumhurbaşkanlığı yetkileri içinde yaptığını savunarak soruyordu: “Suç bunun neresinde?”

Duceyl’den gelen tanıklar ise gözaltında yaşadıklarını ve ailelerinin uğradığı yıkımı anlatıyordu. Televizyonlardan yayımlanan duruşmalarda Saddam’ın itirazlarıyla mağdurların ifadeleri karşı karşıya geliyordu.

Saddam’ın yargılandığı bu dava sırasında, sanıkların savunmasını üstlenen avukatlardan üçü öldürüldü. İnsan Hakları İzleme Örgütü, bazı önemli belgelerin savunmaya zamanında verilmediğini ve ifadeleri kullanılan bazı tanıkların savunma tarafından sorgulanamadığını belirledi. Örgüt, yargılamanın temel adil yargılanma güvencelerini karşılamadığı sonucuna vardı.

5 Kasım’da mahkeme, Saddam’ı Duceyl’deki insanlığa karşı suçlardan mahkûm ederek ölüm cezası verdi. Aynı gün Washington’da Bush, yargılamayı Irak’ta hukuk düzeninin kurulması yolunda bir “dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

Irak sokaklarında ise aynı karar farklı karşılıklar buluyordu. Necef ve Kerbela’da kutlamalar yapıldı; Tikrit’te protestolar düzenlendi. Erbil’de bazı yetkililer memnuniyetlerini belirtse de Amerikan görevlileri sokaklarda kutlama görmediklerini bildirdi.

Bu ayrıntılar, Bağdat’taki Amerikan Büyükelçiliğinin o akşam Washington’a gönderdiği gizli telgrafta yer alıyordu. Telgraf, Sünni çevrelerde de tek bir tepki bulunmadığını kaydediyordu: Kararı reddedenlerin yanında uzlaşmaya katkı sağlayabileceğini umanlar vardı. Bazı bölgelerde ise farklı mezheplerden insanlar, kararın ardından kendilerinin şiddetin hedefi olmasından korkuyordu.

Amerikan medyası da bu gerilimi aktarıyordu. NPR, karar günü Irak’taki sevinci ve öfkeyi birlikte haberleştirirken, CNN’in duruşma yayınlarında Saddam’ın mahkemeye meydan okuyan sözleri ile ailesinin savunması yer buluyordu.

Bağdat, 30 Aralık 2006

Ölüm cezası 26 Aralık’ta temyiz mercii tarafından onanmıştı. Dört gün sonra Saddam, idam sehpasında kelime-i şehâdet getiriyordu: “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim.” Şehadeti yeniden tekrarlarken sözü yarım kaldı.

İnfaz sırasında çekilip dışarıya sızan kayıtta, çevresindekilerin mezhepsel çağrışımlı sloganları da duyuluyordu. Saddam’ın son anları, mahkeme kararından ayrı bir tartışmanın konusu oldu. Ülke, eski cumhurbaşkanının ölümünü de ortak bir duyguyla karşılamadı.

İnfazın Ardından, 2007–2015

Ailenin dağılması Saddam’ın ölümüyle başlamamıştı. İki oğlu ve torunu öldürülmüş; kızları, eşi ve torunlarının bir bölümü Irak dışında yaşamaya başlamıştı. Saddam’ın üvey kardeşi ve eski istihbarat başkanı Barzan İbrahim de aynı Duceyl davasında ölüm cezasına çarptırılmıştı; 15 Ocak 2007’de o da idam edildi.

Tarık Aziz ise idam edilmedi. Saddam döneminde dışişleri bakanlığı ve başbakan yardımcılığı yapan Aziz, 2003’te Amerikan kuvvetlerine teslim olmuştu. Muhalif dinî partilere yönelik baskılardaki sorumluluğu nedeniyle 2010’da ölüm cezasına çarptırıldı; ancak ceza uygulanmadı. 5 Haziran 2015’te, cezaevinden kaldırıldığı Nasıriye’deki hastanede, 79 yaşında hayatını kaybetti.

Son Söz

Saddam’ın hayatı bitmişti; toplumun ödediği bedel ise sürüyordu. Kurban yakınlarının kayıpları geri gelmiyor, işgalin açtığı yaralar ve mezhep çatışmaları darağacıyla sona ermiyordu.

Bu iktidar yalnızca Saddam’ın iradesiyle büyümemişti. Makamını ve kazancını korumak için susanlar, baskı emirlerini verenler ve uygulayanlar da düzenin sürmesinde sorumluluk taşıyordu. İtiraz etmenin hayatına mal olabileceğinden korkanlarla bu düzenden çıkar sağlayanların sorumluluğu aynı değildi. Fakat korku ve çıkar, farklı nedenlerle de olsa iktidarın çevresindeki sessizliği büyütmüş; Saddam’ın yanlış kararları bütün Irak’ın kaderini etkilemişti. Irak’ın yıkımına, diktatörlüğün ardından işgalin ve sonraki yönetimlerin hataları da eklendi.

Saddam’ın iktidar dönemi gösteriyor ki bir toplumu koruyan, liderinin hiç yanılmaması değildir. Yanıldığında ona itiraz edilebilmesi, kararlarının denetlenebilmesi ve durdurulabilmesi, yaptıklarının hesabının sorulabilmesidir. Bütün güç tek kişide toplandığında, çevresindekilerin korku veya çıkar nedeniyle yanlışlara sessiz kalması bütün toplumu etkiler. Günün sonunda lider gider, bedeli toplum öder.

SON

BAŞLICA KAYNAKLAR

  1. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi: 1441 sayılı karar, 8 Kasım 2002; Hans Blix’in 7 Mart 2003 tarihli sunumu; ABD’nin 20 Mart 2003 tarihli mektubu, S/2003/351. Vatikan Basın Bürosunun Tarık Aziz’in görüşmesine ilişkin 14 Şubat 2003 tarihli açıklaması.
  2. İngiliz Irak Soruşturması, The Report of the Iraq Inquiry, 2016, özellikle 3.3 ve 3.4 numaralı bölümler; Miller Center, Colin L. Powell and Richard L. Armitage Oral History, 28 Mart 2017.
  3. Iraqi Perspectives Project, 2006; National Security Archive, Saddam Hussein Talks to the FBI, 1 Temmuz 2009; Irak Araştırma Grubu, Duelfer Raporu, 2004 ve 2005 ekleri; Amerikan büyükelçiliklerinin 05AMMAN6240 ve 06BAGHDAD4139 numaralı telgrafları.
  4. Human Rights Watch, Judging Dujail, 2006 ve The Poisoned Chalice, 2007; CNN’in 19 Ekim 2005 ve 30 Aralık 2006 tarihli yayın dökümleri; NPR, “Iraqis Rejoice, Rage over Saddam’s Sentence”, 5 Kasım 2006; Anadolu Ajansı, “Former Saddam Hussein aide Tariq Aziz dies”, 5 Haziran 2015.