Cumhuriyet 103 yaşında. İlanı, radikal bir karardı. Halkta böyle bir beklenti ve istek yoktu. Halka rağmen ilan edildi. Bırakın halkı, Kurtuluş Savaşını gerçekleştiren kurmay kadrolarında bile böyle bir tercih söz konusu değildi.
Mustafa Kemal, “Beyler yarın Cumhuriyet ilan ediyoruz” dediğinde, bundan çok az kişi haberdardı. Etrafındaki arkadaşlarının çoğu, bu karardan rahatsızdı. Sadece az sayıda komutan, Mustafa Kemal’e güvendikleri için, adeta, bir bildiği vardır deyip ona destek olmuşlardı.
Ama o, daha cephelerde bunu planlıyor, bazen de paşalarla tartışıyordu.
Karar radikal olduğu gibi proje de radikaldi. Yani durup bekleyelim, biraz zaman geçsin, bazı dönüşümleri zamana bırakalım veya erteleyelim diye bir tavır söz konusu değildi. Cumhuriyet ilanı ve uygulaması, bir yönetim modeli olmanın ötesinde, yasalar ve kurumlar düzeyinde radikal bir dönüşümü içeriyordu. Yani yeni bir toplum inşasını.
İlhan Tekeli hocamızın kavramsallaştırması ile bu bir radikal modernleşme projesiydi. Daha önceki reform denemelerindeki gibi kısmi değil, toptan dönüşümü içeriyordu. Hilafetin kaldırılması, medeni kanunun çıkarılması, laikliğin ilanı, kadın erkek ayrımı yapmadan yurttaş tanımı, yeni bir dil ve alfabenin hayata geçirilmesi vs.
Bu radikal dönüşümün demokratik ve rızaya bağlı olduğunu söylemek mümkün değil. Zorla, tepeden aşağıya bir dönüşümdü bu. Güçlerin birliğini esas alan bir iktidar yapısını da içeriyordu şüphesiz. Uygulayıcısı da ordu ve bürokrasi olduğu için sert tedbirler öne çıkıyordu.
Daha sonra ve günümüzde de sıkça eleştirilen yönleri bunlardı. Demokratik değil, otoriter. Evet öyle. Demokrasi talebi de yoktu tabi ortada.
Tekçi, yani çoğulcu toplum içermeyen bir hareketti. Evet. Dönemi ulus devletler çağı idi ve Osmanlı bakiyesi bu toplum, çok dinli ve çok etnisiteli bir yapıya sahipti, buradan homojen bir ulus yaratmak en sıkıntılı yanlarından birini oluşturuyordu Cumhuriyetin.
Farklı inanç ve etnik gruplarının entegrasyonu çabaları, asimilasyon uygulamalarına yol açtı. Ancak ulusçuluk ve ulus devletin geçen yüzyıldaki normlara göre yürütülmesinin mümkün olmadığı bir çağdayız. Bugün artık etnik ve dini kimlikler, ulus ve sınıf kimliklerinden daha etkili hale gelmiş bulunuyor.
Dolayısıyla Cumhuriyeti tartışırken veya eleştirirken ya da ona sahip çıkarken, bütün uygulamaları açısından donuk bir anlayışla bunu yapmak, işe yaramaz bir kör tartışma ortamı yaratıyor.
İşin ilginç yanı hem Kemalistler hem de İslamcı veya mikro milliyetçi gruplar, Cumhuriyeti dondurarak ele almaktadırlar. Birbirine adeta düşmanlık içinde olan bu grupların ortak noktası, Cumhuriyeti, Atatürk’ün yaşadığı, hadi bilemedin, tek parti döneminin uygulamaları olarak algılamalarıdır.
Kemalistler, o dönemin özlemi içindeyken, İslamcılar, o dönemi adeta büyük bir zulüm dönemi olarak tarif etmektedirler. Bu ortak algı sorununu açıklarken Düccane Cündioğlu çok güzel bir metafor kullanır. “Hem Kemalistler hem de İslamcılar, Atatürk’ün parmağına baktılar. Ama o parmağın gösterdiği yeri/hedefi ıskaladılar.”
Yani her iki kesim de Cumhuriyet’i donuk bir hareye büründürerek tepki gösterdiler veya benimsediler. Oysaki Cumhuriyet, dinamik temellere sahiptir. Temel ilke sabit olmakla birlikte uygulamada kendini sürekli yeniler.
Nitekim oldukça popüler bir yazar olan Erdoğan Aydın da “Yanlış İliklenen Düğme” adındaki kitabında bütün sorunların adeta Cumhuriyetin kuruluş yönteminden kaynakladığı fikrinde ısrar eder. Ama bu çağda tekrar güçlerin birliğine geçilmesine pek fazla değinmez.
Atatürk’ün döneminde çok partili hayat denemeleri, Cumhuriyetin felsefesine aykırı değildi. Nitekim daha sonra yine CHP’nin tek parti olduğu dönemde çok partili hayata geçmek, Cumhuriyet’in içinde gerçekleşmiş bir dönüşümdür.
Örneğin 1961 Anayasa’sı da kuruluş Anayasasından farklı olarak “güçlerin ayrılığı” ilkesini getirmiştir. Bu da Cumhuriyet’e aykırı bir uygulama olmadığı gibi Cumhuriyetçiler tarafından hayata geçirilmiştir.
Daha basit bazı örnekler verelim. Radikal modernleşme hareketi olarak Cumhuriyet, Tekke ve Zaviyeleri kapatmış, kılık kıyafet kanunu ile bazı kısıtlamalar getirmiştir. Bugün Cumhuriyet veya çağdaş Cumhuriyetçi biri, örneğin Cemevlerinin varlığına karşı çıkabilir mi? Hacı Bektaş Tekkesi’nin veya diğerlerinin faal olmasına karşı çıkabilir mi? Veya başına poşu bağlayan köylüye tepki gösterebilir mi? Ya da başını örten kadına? Kürtçe konuşan bir yurttaşa, ana dilini kullanma denebilir mi?
Cumhuriyet toplumsal dönüşümlere ve çağa paralel olarak uygulamada bazı yenilikler içermek zorundadır. Dünyanın her yerinde böyledir. Bazı Avrupa ülkelerinde bu dönüşümler birinci, ikinci ve üçüncü Cumhuriyet şeklinde anılır. Bizde İkinci Cumhuriyet denince, Cumhuriyet ile hesaplaşmak isteyen bir girişim algılandığı için çeşitli tepkilere yol açar. Oysaki 1961 Anayasası ile öyle tanımlanmasa bile, İkinci Cumhuriyet aşamasına geçtik. Güçlerin birliğinden, güçlerin ayrılığına geçmek, Cumhuriyetin kendi içinde çok önemli bir dönüşümü içermektedir.
Cumhuriyetin öznesi yurttaştır. Yani Cumhuriyet temel olarak, bir yurttaşlar topluluğu anlamına gelir. Bunun uygulamasının çağa ve ihtiyaçlara göre değişmesi, o işin doğası gereğidir.
Kemalizm kavramını bilerek kullandım, o ayrı bir tartışma konusu ama Kemalizm ile Atatürkçü olmak, bu kavramları kullanma amacına göre ayrı anlamlara gelmektedir. Şimdi bu meseleyi ve dolayısıyla yazıyı, Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam kitabından küçük bir alıntı ile tamamlayalım.
“Kaldı ki (Atatürk) kendini, zaten bir doktrin adamı saymadı… Yakup Kadri Karaosmanoğlu Halk Partisini kastederek; “Paşam, bu partinin doktrini yok,” dediği zaman, ona cevabı şu olmuştu: “Elbette yok çocuğum, eğer doktrine gidersek hareketi dondururuz.”