Bu başlığa cevabımız; “Demokratik Cumhuriyet” olmalı elbette. Ancak demokratik cumhuriyetin tanımı, demokrasinin ne olduğunu netleştirdiğimizde anlam kazanır. Çünkü cumhuriyet tek başına bir vaat değil, bir çerçevedir. Demokrasi ise o çerçevenin içini dolduran ilke.
Demokrasi, kelimenin kökünde halkın iktidarı demek: demos, halk; kratos, iktidar. Bugünkü evrensel bağlamda bu, şu anlama geliyor. Halk, yöneticilerini serbest, eşit, gizli ve düzenli seçimlerle belirler. Seçilenler, seçilmeyenler kadar hukuka tabidir. Azınlık, çoğunluğun keyfine teslim edilmez; hakları anayasal güvence altındadır. Basın, sivil toplum, bağımsız yargı — bunlar lüks değil, demokrasinin nefes borusudur. Bir ülke bunlardan birini kaybederse, geriye seçimli bir otoriterlik kalır; adı cumhuriyet olsa bile.
Cumhuriyet ise bu demokrasinin zeminidir. Res publica: kamusal şey. Devlet, bir hanedanın ya da bir kliğin mülkü değil, herkesin ortak malıdır. Monarşi biter, egemenlik halka geçer. Ama cumhuriyet, demokrasinin garantisi değildir. İran İslam Cumhuriyeti var, Suriye Arap Cumhuriyeti vardı, Kuzey Kore resmi adında Demokratik Halk Cumhuriyeti. Hepsi cumhuriyet, hiçbiri demokratik değil. Yani cumhuriyet, demokrasinin mümkün olduğu bir zemin sunar; demokrasinin kendisini kurmaz. Türkiye’nin hikâyesi tam da bu zeminle demokrasi arasındaki mesafedir.
1923’te monarşi bitti, hanedan tasfiye edildi, egemenlik teoride millete geçti. Bu, o koşullarda yapılması gereken ve hayırlı bir adımdı. Son dönem Osmanlı yönetimi, otoriter, yozlaşmış, halkı temsil etmeyen bir yapıydı. Onun yerine cumhuriyet getirmek doğru karardı. Ama fiilen egemenlik halka hiç tam teslim edilmedi. Tek parti dönemi, 1946’ya kadar seçimleri fiilen tek adaylı hale getirdi. 1960, 1971, 1980 darbeleri anayasaları askeri vesayetle yeniden yazdı. 1982 Anayasası hâlâ yürürlükte; özgürlükleri kısıtlayan maddeleri bugün bile eleştiriliyor. Cumhuriyet bir varış noktası gibi sunuldu, oysa bir yolculuktu ve yolculuk yarım kaldı.
Peki ideal cumhuriyet, ideal demokrasinin tanımı çerçevesinde nasıl olmalı? Önce şunu netleştirelim; ideal cumhuriyet, kusursuz bir devlet değil, kendini düzeltebilen bir devlet. Çünkü hiçbir anayasa, hiçbir kurum, insan doğasının zaaflarını tamamen ortadan kaldıramaz. Ama iyi bir cumhuriyet, hataları fark edip düzeltme mekanizmalarına sahiptir. Basın özgürlüğü, bağımsız yargı, serbest seçimler, sivil toplum — bunlar mükemmellik araçları değil, hata düzeltme araçlarıdır.
Yurttaşa verilmesi gereken haklar üç katmanda toplanır. Birincisi, klasik sivil ve siyasi haklar: düşünce, ifade, din ve vicdan özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme hakkı, adil yargılanma, özel hayatın gizliliği. Bunlar 1948’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde tanımlandı ama Türkiye’de hâlâ tam güvence altında değil. İkincisi, sosyal haklar: eğitim, sağlık, barınma, iş. Yirminci yüzyılın kazanımı; İsveç ve Danimarka’da devlet bunları asgari standart olarak sunuyor, Türkiye ise hâlâ tartışıyor. Üçüncüsü, yeni nesil haklar: veri gizliliği, dijital mahremiyet, çevresel haklar. Bunlar henüz tam oturmadı ama gelecekte belirleyici olacak.
Kadın hakları konusunda Türkiye’nin tablosu karışık. 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi — o dönemde Fransa’dan, İsviçre’den, hatta Amerika’dan önce. Bu ilerici bir adımdı. Ama bugün kadına yönelik şiddet, iş gücüne katılımın düşüklüğü, siyasette temsilin yetersizliği sürüyor. İdeal cumhuriyette kadın hakları lütuf değil, tanınan eşitliktir. Kadın, toplumun nesnesi değil, egemenliğin eşit ortağıdır.
Çocuk hakları en çok ihmal edilen alandır. 1989 Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocuğu korunan değil, hak sahibi bir birey olarak tanımlar. Eğitimde fırsat eşitliği, şiddetten korunma, katılım hakkı — Türkiye’de kağıt üzerinde var, uygulamada zayıf. İdeal cumhuriyet, çocuğu geleceğin vatandaşı olarak değil, bugünün vatandaşı olarak görür.
Toplumsal sözleşme hangi retorikle örgütlenmeli? İki yol var. Biri, ortak bir geçmişe, ortak bir tarihe, ortak bir kimliğe yaslanan retorik. Güçlü ama dışlayıcı; “biz” dediği yerde “onlar”ı üretir. Diğeri, ortak bir geleceğe, ortak bir projeye yaslanan retorik. Daha zayıf ama kapsayıcı.
İdeal cumhuriyet ikisini harmanlar; geçmişi inkar etmez ama geleceği tek bir kimliğe hapsetmez. Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken hem 1923’ü anarız hem de 2123’ü hayal ederiz. Türkiye’de özlenen cumhuriyet, bugünkü cumhuriyetin reddi değil, onun tamamlanmasıdır. Monarşi bitti, egemenlik hâlâ yolda. İdeal cumhuriyet, o yolun son durağı değil, her neslin yeniden yürüdüğü bir patikadır.
Bu vesileyle, Cumhuriyetimizi kuran Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ve mücadele arkadaşlarını minnetle, saygıyla anıyoruz. Onların emeği ve fedakârlığı sayesinde bugün bu topraklarda yaşıyoruz. Cumhuriyetimizin 103. Yıldönümü kutlu olsun.