Minareyi Çalan Kılıfını Hazırlar
11 Eylül saldırıları, Washington’ın Ortadoğu gündemini değiştirmişti. Birkaç gün önce Filistin devleti üzerine yürütülen diplomatik hazırlıkların yerini, saldırılara nasıl karşılık verileceği tartışması alıyordu. Ancak kapalı toplantılarda mesele kısa sürede El Kaide’nin cezalandırılmasının ötesine geçti. Saddam’ın yıllardır Washington’da tartışılan geleceği, bu kez Amerika’nın yaşadığı saldırının ardından yeniden masaya konulacaktı.
Washington, 12–18 Eylül 2001
Amerikan yönetiminin önündeki soru, askerî karşılığın sınırlarıydı. Amerika yalnızca Afganistan’daki El Kaide kamplarını ve Taliban yönetimini mi hedef alacaktı, yoksa terörle mücadele başka devletlere karşı da askerî müdahaleyi kapsayacak mıydı?
Bu tartışmanın merkezine kısa sürede Saddam Hüseyin’in yönettiği Irak yerleşti. Saddam, 1990’da Kuveyt’i işgal ettiğinden beri Washington’ın başlıca bölgesel rakiplerinden biriydi. Birinci Körfez Savaşı’nın ardından Irak’a yönelik ağır ekonomik yaptırımlar sürdürülmüş, ülkenin kuzeyinde ve güneyinde uçuşa yasak bölgeler oluşturulmuştu. Bush yönetimindeki bazı üst düzey yetkililer, Saddam’ın iktidarda kalmasını Amerikan çıkarları açısından sürekli bir tehdit sayıyordu.
Bu isimlerin başında Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz geliyordu. 1943’te Brooklyn’de doğan Wolfowitz, Yahudi bir ailenin çocuğuydu. Babası Jacob Wolfowitz, Varşova doğumlu bir matematikçi ve istatistik profesörüydü. Ailenin Avrupa’da kalan yakınlarından bazıları Nazi soykırımında hayatını kaybetmişti.
Wolfowitz, gençlik yıllarında babasının akademik görevi nedeniyle İsrail’de yaşamıştı. Daha sonra Chicago Üniversitesinde nükleer strateji uzmanı Albert Wohlstetter’in öğrencisi oldu. Zamanla Amerikan askerî üstünlüğünü ve otoriter rejimlere karşı müdahaleci dış politikayı savunan yeni muhafazakâr çevrelerin önemli isimlerinden biri hâline geldi. İsrail’in güvenliğine önem veriyor, bununla birlikte Filistin devletinin kurulmasını da destekliyordu.
Wolfowitz’in Irak’a ilişkin görüşleri 11 Eylül’den çok önce şekillenmişti. 1998’de Başkan Bill Clinton’a gönderilen ve Saddam Hüseyin’in devrilmesini Amerikan dış politikasının hedefi hâline getirmeyi isteyen açık mektubun imzacıları arasındaydı. Aynı mektupta Donald Rumsfeld ve Richard Perle gibi isimler de bulunuyordu.
Perle, Washington’ın savunma çevrelerinde uzun süredir etkiliydi. İsrailli bir silah şirketiyle ücretli danışmanlık ilişkisi de bulunmuştu. İsrail’le bağlantıları savunma sanayisiyle sınırlı kalmamış; 1996’da Benjamin Netanyahu’nun yeni hükümetine stratejik öneriler sunan bir çalışmada yer almıştı.
Aynı çalışmaya düşünceleriyle katkıda bulunan Douglas Feith, 2001’de Amerikan Savunma Bakanlığının politikadan sorumlu müsteşarı olmuştu. Çalışmanın başlıca yazarı David Wurmser ise 11 Eylül sonrasında Pentagon’daki küçük bir analiz ekibinde görev almıştı. Perle de aynı dönemde Pentagon’a danışmanlık yapan Savunma Politikası Kurulunun başındaydı.
Böylece İsrail’in bölgesel güvenliği için öneriler geliştiren çevrelerden bazı isimler, farklı görevlerle Amerikan savunma politikasının içinde yer almıştı. Bu ilişkiler, bazı stratejik hedeflerin kesiştiğini gösteriyordu…
15 Eylül’de Camp David’de yapılan toplantıda Irak’a askerî müdahale açıkça tartışıldı. Wolfowitz, Irak’ın terörle mücadelenin ilk aşamasında hedef alınmasını savunuyordu. Dışişleri Bakanı Colin Powell ise önceliğin El Kaide ve Afganistan olması gerektiğini düşünüyordu. Powell, 11 Eylül Komisyonuna verdiği ifadede bu görüş ayrılığını doğrulayacaktı.
Bush, Afganistan’a öncelik verdi; ancak Irak meselesini gündemden çıkarmadı. Saldırıların yarattığı güvenlik kaygısı içinde, Irak’ın kitle imha silahları geliştirebileceği ve bunları terör örgütlerine aktarabileceği iddiaları da tartışılıyordu. Gerçekleşmiş saldırının sorumlularını bulma çabası, gelecekte ortaya çıkabileceği düşünülen tehditlere karşı savaş düşüncesiyle birleşiyordu.
17 Eylül’de Irak’a yönelik askerî seçeneklerin değerlendirilmesi sürdü. Henüz kesinleşmiş bir işgal kararı yoktu. Bununla birlikte Washington’da artık yalnızca saldırıların sorumlularının cezalandırılması değil, terörle mücadele kapsamında başka rejimlere karşı güç kullanılması da konuşuluyordu.
Buna karşılık Beyaz Saray’ın terörle mücadele koordinatörü Richard Clarke’ın bürosu, 18 Eylül’de Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’a farklı bir değerlendirme gönderdi. Irak’ın saldırıları planladığı veya gerçekleştirdiği yönünde ikna edici bir kanıt bulunmadığı belirtiliyordu. Askerî seçeneklerin tartışılmasıyla saldırıların sorumluluğuna ilişkin istihbarat değerlendirmesi aynı sonuca işaret etmiyordu.
Washington–Dünya, 2001 Sonbaharı
11 Eylül’ün etkisi yalnızca devletlerin kararlarıyla sınırlı kalmadı. Amerika’da ve bazı Avrupa ülkelerinde Müslümanlara ve Arap kökenli topluluklara yönelik tehditler ve saldırılar yaşandı. Terör örgütlerinin eylemleriyle milyonlarca insanın dinî kimliği arasındaki ayrım, kamuoyundaki birçok tartışmada bulanıklaştı.
Amerikan Federal Soruşturma Bürosunun verilerine göre, ABD’de Müslüman karşıtı önyargı nedeniyle bildirilen nefret suçu olaylarının sayısı 2000 yılında 28’di. 2001’de bu sayı 481’e yükselerek yaklaşık on yedi katına çıktı. Müslümanlar, Araplar ve Güney Asya kökenli insanlar, saldırılarla hiçbir bağlantıları bulunmadığı hâlde tehditlere, ayrımcılığa ve fiziksel saldırılara maruz kalıyordu.
İsrail hükümeti de değişen güvenlik ortamını kendi siyasi söylemiyle ilişkilendirmeye çalıştı. Başbakan Ariel Şaron’un yönetimi, Filistinli silahlı örgütlere karşı mücadelesini Amerika’nın El Kaide’ye karşı yürüttüğü mücadeleyle karşılaştırıyordu. Ancak Washington ile İsrail yönetimi arasında Filistin meselesi konusunda anlaşmazlıklar sürüyordu. Şaron’un Ekim 2001’de Amerika’yı Arap ülkelerini kazanmak uğruna İsrail’e baskı yapmakla suçlaması, Bush yönetiminin sert tepkisine yol açtı.
Amerikan kamuoyundaki değişim, Gallup’ın saldırılardan önce ve sonra yaptığı araştırmalarda görülüyordu. 10–12 Ağustos 2001’de İsraillilere daha fazla sempati duyduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 41, Filistinlilere sempati duyanların oranı yüzde 13’tü. 14–15 Eylül’de bu oranlar sırasıyla yüzde 55 ve yüzde 7 oldu. Saldırıları Filistinliler gerçekleştirmemişti; fakat hemen ardından Filistinlilere yönelik sempati azalırken İsraillilere yönelik sempati artmıştı.
Aynı araştırmada Amerikalıların yüzde 63’ü, Washington’ın çatışmada taraf tutmamasını istiyordu. Buna rağmen İsrail’in kendisini terör tehdidi altında bir ülke olarak sunan güvenlik söyleminin, Amerikan kamuoyunda daha elverişli bir ortam bulduğu anlaşılıyordu.
11 Eylül öncesinde ise İsrail’in uygulamalarına yönelik eleştiriler ve Filistinlilerin bağımsızlık hakkına verilen destek uluslararası toplantılarda öne çıkıyordu. 31 Ağustos–8 Eylül 2001’de Durban’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Irkçılığa Karşı Dünya Konferansı ve onunla bağlantılı olarak 28 Ağustos–1 Eylül’de yapılan sivil toplum forumu, bunun saldırılardan hemen önceki belirgin örneklerindendi. Sivil toplum forumunda İsrail’e yönelik çok sert suçlamalar dile getirilmişti.
Washington’da ise öncelikler değişmişti. Suudi Arabistan’la yürütülen temasların ardından Filistin devleti fikrine destek açıklamaya hazırlanan Bush yönetimi, saldırılardan sonra Afganistan’a savaş açmış ve Irak’a yönelik askerî seçenekleri tartışmaya başlamıştı. Filistin meselesi gündemdeki yerini korusa da Amerikan dış politikasının merkezine terörle mücadele ve askerî güvenlik yerleşmişti.
Saddam’ı devirme hedefi, Irak’ın 11 Eylül’le bağlantısı kanıtlanmadan yeniden gündeme taşındı. İşgali savunanlar için amaç belliydi; henüz kanıtlanmamış iddialar ise bu amaca ulaşmanın gerekçeleri olarak öne çıkarılıyordu. Kanıtların hangi kararı gerektirdiğinden çok, istenen karara hangi gerekçelerin bulunabileceği tartışılıyordu. Görünen o ki minareyi çalan, kılıfını hazırlıyordu.
…devam edecek