2003’e Giden Yol 11 Eylül 2001’den Geçer
Saddam, iki savaşın ardından iktidarını korumuştu. Washington ise bir dönem desteklediği Irak yönetimini artık bölgesel bir tehdit olarak görüyordu. Ambargo ve askerî baskı sürerken, Amerikan yönetiminin Ortadoğu’daki hesaplarını değiştirecek yeni bir dönüm noktası yaklaşıyordu. Bu dönüşümü anlamak için, 11 Eylül’den hemen önce kapalı kapılar ardında yürütülen diplomasiye bakmak gerekiyor.
Riyad–Washington, Ağustos 2001
24 Ağustos 2001’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah bin Abdülaziz, Amerikan Başkanı George W. Bush’un Teksas’ta yaptığı açıklamalara tepki gösteriyordu. Bush, İsrail’in terör tehdidi altında müzakere edemeyeceğini savunuyor, Filistin lideri Yaser Arafat’ın saldırıları durdurması gerektiğini söylüyordu. Sonradan Amerikan basınına konuşan Suudi yetkililere göre Abdullah, bu sözleri Washington’ın İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un politikalarına verdiği desteğin yeni bir göstergesi olarak değerlendirmişti.
Suudi yönetiminin rahatsızlığı aylardır büyüyordu. Eylül 2000’de başlayan İkinci İntifada, İsrail-Filistin barış sürecini çıkmaza sürüklemişti. İsrail ordusunun Filistin topraklarındaki operasyonları, Arap dünyasında büyük tepki yaratıyordu. Mekke ve Medine’nin koruyucusu olan Suudi monarşisi, Filistinlilerin yaşadıkları karşısında sessiz kalmakla suçlanıyordu. Üstelik Amerikan askerlerinin Suudi topraklarında bulunması, ülkedeki radikal İslamcı muhalefetin monarşiye yönelttiği eleştirilerin başlıca nedenlerinden biriydi.
Filistinlilerin devletleşme hakkına destek yalnızca Arap dünyasıyla sınırlı değildi. Ipsos-Reid’in Kasım–Aralık 2000’de 32 ülkede, 18.650 yetişkinle yaptığı araştırma, bu desteğin farklı toplumlara yayıldığını gösteriyordu. Ocak 2001’de açıklanan sonuçlara göre Filistinlilerin egemen bir devlet hakkını destekleyenlerin oranı Almanya’da yüzde 75, İsveç’te yüzde 64, Amerika’da yüzde 52’ydi.
Aynı araştırmada, katılanların yüzde 55’i çatışmada iki taraftan birini desteklemediğini söylüyordu. İsraillileri daha fazla destekleyenler yüzde 15, Filistinlileri destekleyenler yüzde 13’tü. Dolayısıyla Filistin devletine destek vermek, İsrail’in varlığına veya güvenliğine karşı çıkmakla aynı anlama gelmiyordu. İnsanlar iki halkın haklarını birlikte savunabiliyordu. Bu tablo, Filistinlilerin bağımsızlık talebinin uluslararası kamuoyunda karşılık bulduğunu gösteriyordu. Abdullah’ın Washington’dan istediği siyasi taahhüt, farklı ülkelerde kamuoyu desteği bulunan bir hedefe dayanıyordu.
Abdullah’ın önünde iki sorun vardı. Washington’la askerî ve ekonomik ittifakını korumak zorundaydı; ancak bu ittifakın Filistin meselesinde Suudi yönetimini güçsüz gösterdiğini düşünüyordu. Bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik Amerikan taahhüdü, hem Arap dünyasındaki konumunu güçlendirecek hem de ABD ile ilişkilerini savunmasını kolaylaştıracaktı.
Abdullah, Washington Büyükelçisi Prens Bender bin Sultan’ı aradı. Bender, 1983’ten beri bu görevde bulunan, Bush ailesiyle yakın ilişkileri olan ve Beyaz Saray’ın üst düzey yetkililerine doğrudan ulaşabilen bir diplomattı. Veliaht Prens’in talimatıyla Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ve Dışişleri Bakanı Colin Powell’a sert bir mesaj iletti.
Şubat 2002’de Washington Post’un yayımladığı kapsamlı araştırmaya göre Suudi yönetimi, Amerika’nın Ortadoğu’daki çıkarlarını İsrail Başbakanı Şaron’un politikalarına bağladığına inanıyordu. Abdullah’ın mesajı, Riyad’ın artık kendi ulusal çıkarlarını Washington’ın tercihlerinden bağımsız değerlendireceğini bildiriyordu. Suudi Arabistan, Amerikan yönetiminin Filistin politikasında değişiklik yapmasını istiyordu.
Bu uyarıyı somut adımlar izledi. Abdullah, 25 Ağustos’ta, bir gün önce Washington’a ulaşmış olan Suudi Genelkurmay Başkanı Salih Ali bin Muhayya’nın geri dönmesini istedi. Amerika’ya gitmeye hazırlanan yaklaşık kırk üst düzey Suudi subayın ziyareti iptal edildi. İki ülke arasındaki yıllık askerî değerlendirme toplantısı da iptal edildi. Riyad, istihbarat ve güvenlik iş birliğini yeniden değerlendirebileceğini de hissettirdi.
Washington için bu kriz yalnızca diplomatik değildi. Suudi Arabistan dünyanın en önemli petrol ihracatçılarından, Amerikan savunma sanayisinin büyük müşterilerinden ve Körfez’deki Amerikan askerî varlığının temel ortaklarından biriydi. Saddam Hüseyin’in 1990’da Kuveyt’i işgal etmesinden sonra Amerikan birliklerinin Suudi topraklarına yerleşmesi, iki ülke arasındaki güvenlik bağlarını güçlendirmişti. Irak’a uygulanan yaptırımların ve askerî çevreleme politikasının sürdürülmesinde de Riyad’ın iş birliği önem taşıyordu.
Bush yönetiminin Filistin devletine yönelik tutumunu daha açık ifade etmesinin arkasında bu karşılıklı çıkar ilişkisi de bulunuyordu. Suudi Arabistan, petrol, askerî tesislere erişim, silah alımları ve istihbarat iş birliğiyle Washington açısından önemli bir ortaktı. Abdullah bu ortaklığın geleceğini Filistin meselesinde atılacak adımlarla ilişkilendirerek Amerikan yönetimi üzerinde etkili bir baskı oluşturmuştu.
Suudi yetkililerin anlatımına göre Beyaz Saray’ın yanıtı yaklaşık otuz altı saat içinde geldi. Bush, Abdullah’a iki sayfalık özel bir mektup gönderdi. Aynı yetkililerin daha sonra açıkladığı içeriğe göre Başkan, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde yaşayabilir bir Filistin devleti fikrini destekliyor, Amerika’nın barış sürecinde daha etkin rol almaya hazır olduğunu bildiriyordu.
Abdullah’ın Washington’a ilettiği yirmi beş sayfalık mesaj ile Bush’un iki sayfalık yanıtı, kapalı kapılar ardında yürütülen pazarlığın merkezindeydi. Riyad, stratejik ortaklığın geleceğini tartışmaya açmış; Washington ise Filistin devletine ilişkin daha açık bir siyasi yaklaşım ortaya koymuştu. Bu yazışmaların ayrıntıları, sonradan yetkililerin anlatımlarıyla kamuoyuna yansıyacaktı.
Washington, 7–10 Eylül 2001
7 Eylül’de Prens Bender, Amerikan yetkililerine Suudi yönetiminin Bush’un yanıtından memnun olduğunu bildirdi. İki ülke arasındaki kriz yatışmıştı. Şimdi sırada, özel mektupta ifade edilen yaklaşımın kamuoyuna açıklanması vardı.
8 ve 9 Eylül’de Amerikalı ve Suudi yetkililer, yeni Ortadoğu girişiminin nasıl duyurulacağını görüştüler. Açıklamayı Bush’un mu, yoksa Powell’ın mı yapacağı tartışılıyordu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında Bush ile Arafat arasında bir görüşme düzenlenmesi de değerlendiriliyordu. Bender’in 13 Eylül’de Beyaz Saray’da Bush’la yapacağı görüşmede Ortadoğu barış sürecinin ele alınması planlanmıştı.
2 Ekim 2001 tarihli Washington Post haberi, hazırlıkların Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik Konseyine kadar ulaştığını ortaya çıkardı. Habere göre yönetim, bir Filistin devletinin Amerikan yönetimi tarafından tanınması ihtimalini gündeme getirecek bir diplomatik girişim hazırlıyordu. Bu, hemen tanıma kararı alındığı anlamına gelmiyordu; Washington, Filistin’in devletleşmesine destek verecek önemli bir açıklamanın hazırlığı içindeydi.
Bu gelişme İsrail Başbakanı Ariel Şaron açısından önemliydi. Şaron, Filistin yönetiminin şiddeti durdurmasını siyasi görüşmelerin ön koşulu sayıyordu. Washington’ın Filistin devletine açık destek vermesi ise İsrail-Filistin müzakerelerinin siyasi çerçevesini değiştirebilir, bağımsız devlet hedefini Amerikan diplomasisinin daha belirgin bir parçası hâline getirebilirdi.
Amerikan yönetimi açısından ise mesele İsrail’le ittifakını sona erdirmek değildi. Bush, İsrail’in güvenliğini desteklemeye devam ederken Arap müttefiklerinin taleplerini karşılayacak bir denge arıyordu. Suudi Arabistan’la yaşanan kriz, İsrail-Filistin meselesinin yalnızca iki taraf arasındaki bir çatışma olmadığını, Amerika’nın bütün Ortadoğu ilişkilerini etkileyen stratejik bir sorun olduğunu bir kez daha göstermişti.
10 Eylül Pazartesi günü gelindiğinde, haftalar süren temaslar sonuç vermeye başlamıştı. Suudi yönetiminin sert uyarısı karşılık bulmuş, Bush özel mektubunda Filistin devleti fikrine destek vermiş ve Washington yeni bir diplomatik girişimin hazırlıklarına başlamıştı. Açıklamanın biçimine ilişkin son kararlar ise henüz verilmemişti.
Ertesi sabah Amerika’nın siyasi gündemi bütünüyle değişecekti.
New York–Washington, 11 Eylül 2001
11 Eylül sabahı El Kaide mensuplarının kaçırdığı dört yolcu uçağıyla gerçekleştirilen saldırılarda Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesi yıkıldı, Pentagon vuruldu ve dördüncü uçak Pennsylvania’da düştü. Yaklaşık üç bin insan hayatını kaybetti. Bush yönetimi, saldırıların sorumlularına karşı askerî harekât hazırlıklarına başladı.
Filistin devletine ilişkin diplomatik girişimin planlanan takvimi bozuldu. Washington’ın gündeminde terörle mücadele ve saldırıların faillerine ilişkin soruşturmalar öne çıktı. Üstelik uçak kaçıran on dokuz kişinin on beşi Suudi vatandaşıydı. Bender’in haftalar boyunca onarmaya çalıştığı Amerikan-Suudi ilişkileri, bu kez El Kaide’nin Suudi bağlantıları nedeniyle sorgulanıyordu.
11 Eylül’ün Filistin meselesi üzerindeki sonucu açıktı. Saldırılardan önce bağımsız Filistin devletine yönelik diplomatik girişim hazırlayan Washington, saldırılardan sonra uluslararası terörle mücadele koalisyonu kurmaya yönelmişti. Ancak Bush, 2 Ekim’de, İsrail’in var olma hakkına saygı gösterilmesi koşuluyla Filistin devleti fikrini desteklediğini kamuoyuna açıkladı. Dolayısıyla saldırılar iki devletli çözüm hedefini ortadan kaldırmadı; Amerikan yönetiminin önceliklerini değiştirdi.
Bu değişim, İsrail-Filistin çatışmasının uluslararası kamuoyunda ele alınışını da etkiledi. Terörle mücadele, Amerikan dış politikasının merkezine yerleşirken İsrail hükümeti de Filistinli silahlı gruplara karşı yürüttüğü operasyonları küresel terörle mücadele söylemiyle ilişkilendirmeye başladı. Böylece Filistinlilerin bağımsızlık talepleri ile silahlı örgütlerin eylemleri, uluslararası siyasi tartışmalarda giderek daha fazla güvenlik başlığı altında ele alındı.
Saldırıların sorumluluğuna ilişkin soruşturmalar El Kaide’yi işaret ediyordu. Saldırılar Ortadoğu’daki siyasi dengeleri değiştirmiş, Amerikan yönetiminin önceliklerini yeniden belirlemiş ve İsrail-Filistin meselesini farklı bir uluslararası ortamın içine taşımıştı.
…devam edecek
BAŞLICA KAYNAKLAR
1. Clinton Başkanlık Arşivi, Clinton–Yeltsin görüşme tutanağı, 20 Haziran 1997; Irak Kurtuluş Yasası, 31 Ekim 1998; Beyaz Saray, Başkan Bush’un Kongre liderleriyle görüşmesindeki açıklamaları, 2 Ekim 2001; 11 Eylül Komisyonu Raporu, 2004. Silah denetimleri, Amerikan politikası, Filistin devleti açıklaması ve saldırılara ilişkin bulgular.
2. Human Rights Watch, World Report 1993, “Iraq”; “Ali Hassan al-Majid and the Basra Massacre of 1999”, 16 Şubat 2005; Birleşmiş Milletler Irak Programı, Gıda Karşılığı Petrol Programı kayıtları. Irak’taki baskılar, Kürt bölgesindeki gelişmeler, 1999 protestoları ve insani yardım programı.
3. Robert G. Kaiser ve David B. Ottaway, “Saudi Leader’s Anger Revealed Shaky Ties”, The Washington Post, 10 Şubat 2002; Steven Mufson ve Alan Sipress, “U.S. Was Set To Support Palestinian Statehood”, The Washington Post, 2 Ekim 2001; ABC News, “Tapes Show Son-in-Law Admitted WMD Deception”, 15 Şubat 2006; Jim Lobe, “Humanitarian Official Assails Effect of Sanctions”, Inter Press Service, 6 Ekim 1998. Suudi–Amerikan temasları, diplomatik girişim hazırlıkları, Saddam’ın toplantı kaydı ve yaptırım tartışmaları.
4. Ipsos-Reid, “Rest Of World Refuses To Take Sides In Latest Cycle Of Middle East Conflict”, Ocak 2001; David W. Moore, “Public Backs Attack On Iraq”, Gallup, 19 Aralık 1998. Filistinlilerin devletleşme hakkına ilişkin uluslararası araştırma ve Irak’a yönelik hava harekâtı konusunda Amerikan kamuoyu.