Ambargo Altında Ezilen Irak
Bağdat, 1992
Saddam’ın ordusu Kuveyt’ten çıkarılmış, ardından başlayan ayaklanmalar bastırılmıştı. Gazetecilerin susturulduğu, muhaliflerin tutuklandığı ülkede cumhurbaşkanı yerini koruyordu. Fakat iktidarın ayakta kalması, Iraklıların hayatının normale döndüğü anlamına gelmiyordu. Kuveyt’in işgalinin ardından Ağustos 1990’da başlayan ekonomik yaptırımlar sürüyor, savaşın yıktığı altyapının onarılması güçleşiyordu.
Yaptırımlardan kurtulmak için Bağdat’ın yerine getirmesi gereken başlıca koşullardan biri, Birleşmiş Milletlerin silah denetimleriyle ilgiliydi. Irak’ın yasaklanmış silah programlarını açıklaması ve bunların ortadan kaldırıldığının doğrulanması isteniyordu. Saddam ise hem yaptırımlardan kurtulmak hem de denetçilerin devletin askerî ve güvenlik kurumlarına erişimini sınırlamak istiyordu. Sonraki yılların krizleri, bu iki hedef arasındaki gerilimden doğacaktı.
Halkın yönetime karşı tepkisini açıkça ölçmek mümkün değildi. İnsan hakları araştırmacıları, yabancı gazetecilerin sıradan Iraklılarla görüşmelerinde bile resmî görevlilerin varlığının konuşmayı zorlaştırdığını bildiriyordu. Ekranlardaki bağlılık gösterileri, kapalı evlerde neler konuşulduğunu anlatmıyordu.
Kuzey Irak, 1992–1994
Bağdat’ın denetiminden büyük ölçüde çıkan Kürt bölgesinde farklı bir siyasi hayat başlamıştı. Mayıs 1992’de seçim yapıldı. Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi ile Celal Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği, bölgesel yönetimi paylaştı. Ancak ortaklık, 1994’ten itibaren silahlı çatışmaya dönüştü.
Saddam’a karşı olmak, bu iki partinin iktidarı sorunsuz biçimde paylaşmasını sağlamamıştı. Bölgenin yönetimi ve gelirleri üzerindeki rekabet, ortak kurumları zayıflatıyordu. Kürt siviller, Bağdat’ın baskısından uzaklaşmaya çalışırken bu kez kendi liderleri arasındaki savaşın sonuçlarıyla karşılaşıyordu.
Bağdat, 1995 baharı
Saddam’ın yakın çevresiyle yaptığı bir toplantının yıllar sonra yayımlanan ses kaydı, silah denetimleri konusunda dışarıya söylenenlerle içeride konuşulanlar arasındaki farkı ortaya koyacaktı. ABC News’in 2006’da yayımladığı İngilizce çeviride toplantı, nisan sonu veya mayıs ayına tarihleniyordu. Konuşan, Saddam’ın damadı ve askerî sanayi programlarının başındaki Hüseyin Kamil’di.
“Sahip olduğumuz her şeyi açıklamadık,” diyordu Kâmil. Denetçilere verilen bilgilerin eksikliğini anlatıyor; üretilen kimyasal silahların miktarı, ithal edilen malzemeler ve geçmişteki kullanımları konusunda doğru ve eksiksiz açıklama yapılmadığını söylüyordu. Saddam’ın yakın çevresi, Birleşmiş Milletlerle yaşanan anlaşmazlığın yalnızca dışarıdan yöneltilen suçlamalardan ibaret olmadığını biliyordu.
Erbil, 31 Ağustos 1996
Kürt partileri arasındaki çatışma, Saddam’a yeniden müdahale imkânı verdi. Barzani, İran’dan destek alan rakibi Talabani’ye karşı Bağdat’tan yardım istedi. 31 Ağustos’ta Irak ordusu Erbil’e girdi ve Barzani’nin kuvvetlerinin şehri ele geçirmesine yardım etti.
Saddam’a karşı kurulmuş bir siyasi alanın içindeki mücadele, Bağdat’ın askerlerini yeniden bölgeye taşımıştı. Bu gelişme, Irak muhalefetinin tek bir cephe olmadığını gösteriyordu. Ortak düşmana karşı çıkmak, rakip grupların birbirlerine güvenmesi veya aynı siyasi geleceği istemesi anlamına gelmiyordu.
Irak, 1996–1997
Yaptırımlar sürerken sıradan halkın gündeminde silah raporlarından önce yiyecek, ilaç ve geçim vardı. Savaşta zarar gören elektrik, temiz su ve sağlık hizmetlerinin onarılması güçleşmişti. Devletin dağıttığı gıda payları, birçok ailenin hayatında daha önemli hâle geliyordu.
Birleşmiş Milletlerin Gıda Karşılığı Petrol Programı, Irak’ın denetim altında petrol satarak insani ihtiyaçlarını karşılaması için oluşturuldu. Program kapsamındaki ilk petrol ihracatı Aralık 1996’da yapıldı; ilk gıda sevkiyatı Mart 1997’de ulaştı. Petrol parası doğrudan Bağdat’ın serbestçe kullanabileceği bir hesaba aktarılmıyor, Birleşmiş Milletlerin denetimindeki bir hesap üzerinden yönetiliyordu.
Böylece yaptırımlar bütünüyle kalkmadan halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışılıyordu. Ancak Saddam’ın iktidarı da yerinde duruyordu. Ekonomik baskı, güvenlik örgütlerini kendiliğinden dağıtmamış; halkın yoksullaşması, yönetime açıkça itiraz edebilmesini sağlamamıştı.
Denver, 20 Haziran 1997
Amerikan Başkanı Bill Clinton ile Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, kapalı görüşmelerinde Irak’ı konuşuyordu. Sonradan gizliliği kaldırılan tutanakta Clinton, silah denetçilerinin engellendiğini anlatıyor ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin harekete geçmesini istiyordu. Rusya’nın veto kullanmamasını sağlamaya çalışıyordu.
Yeltsin, Irak’ın davranışlarını kınayan bir uyarıya destek verebileceklerini söyledi. Fakat yeni yaptırımlar konusunda Rus tarafı aynı görüşte değildi. Rusya Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, yeni yaptırım içeren bir kararı destekleyemeyeceklerini belirtti.
Clinton, tartışılan önlemin silah programlarıyla bağlantılı kişilere yönelik sınırlı bir seyahat yaptırımı olduğunu vurguladı. Denetimler kusursuz olmasa da Irak’ın silah çalışmalarını yavaşlatabilirdi. Washington’ın Saddam’ı denetim ve baskı altında tutma politikası, büyük devletler arasında sürekli pazarlık gerektiriyordu.
Washington, 1998
Yaptırımların bedeli, Amerika’da da tartışılıyordu. Irak’taki Birleşmiş Milletler insani yardım çalışmalarını yönetmiş olan Denis Halliday, görevinden ayrıldıktan sonra Washington’da konuştu. 6 Ekim’de Kongrede düzenlenen gayri resmî bir toplantıda, yaptırımların siviller üzerindeki etkisini anlattı.
Inter Press Service haber ajansı, Halliday’in eleştirilerini aktarırken 44 Temsilciler Meclisi üyesinin Clinton’a yaptırımları yeniden değerlendirmesi çağrısında bulunduğunu da bildiriyordu. Buna karşılık başka siyasetçiler ve gazete yorumcuları, Clinton’ı Saddam’a yeterince sert davranmamakla suçluyordu. Amerikan tartışmasının bir tarafında Iraklı sivillerin yaşadıkları, diğer tarafında Saddam’ın baskı karşısında geri adım atmadığı düşüncesi vardı.
31 Ekim’de Clinton, Irak Kurtuluş Yasası’nı imzaladı. Saddam yönetiminin iktidardan uzaklaştırılmasına yönelik çabaları desteklemek, yasayla Amerikan politikasının açık hedefi olarak belirlendi. Muhalif gruplara yardımın yolu genişletildi; fakat yasa, Irak’ı işgal etmek için genel bir askerî yetki vermiyordu.
Bağdat–Washington, Aralık 1998
Silah denetimleri konusundaki kriz yeniden ağırlaştı. Irak’ın iş birliğine ilişkin olumsuz denetim raporunun ve denetçilerin güvenlik gerekçesiyle ülkeden çekilmesinin ardından, 16 Aralık’ta Amerikan ve İngiliz kuvvetleri Çöl Tilkisi Harekâtı’nı başlattı. Dört gün süren saldırılarda askerî tesisler, güvenlik kurumları ve silah programlarıyla ilişkili olduğu değerlendirilen hedefler vuruldu.
Washington, Irak’ın silah geliştirme kapasitesini zayıflatmayı amaçladığını açıklıyordu. Saddam yönetimi ise saldırıları, ülkenin egemenliğine karşı yürütülen düşmanlığın devamı olarak sunuyordu. Irak basınında yönetimin kararlarını bağımsız biçimde sorgulayacak bir alan bulunmuyordu.
Amerikan kamuoyunda harekâta destek yüksekti; sonucun ne olacağı konusunda ise aynı güven yoktu. Gallup’ın saldırıların başladığı akşam yaptığı araştırmada yüzde 74 harekâtı destekliyordu. Buna karşılık önemli sonuçlar elde edileceğini düşünenler yarıdan azdı. Saddam yine yerinde kalmıştı; Birleşmiş Milletlerin silah denetimleri ise ancak 2002’de yeniden başlayabilecekti.
Necef–Basra, 1999
Irak’ta sessizlik, muhalefetin ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Şii din adamı Muhammed Sadık es-Sadr, cuma vaazları ve kitlesel namazlarla geniş bir çevreye ulaşmıştı. Başlangıçta yönetimin faaliyetlerine alan tanıdığı bu isim, zamanla devletin politikalarından uzaklaşmış, tutuklu din adamlarının durumunu gündeme getirmişti.
19 Şubat’ta es-Sadr ve iki oğlu Necef’te öldürüldü. Muhalifler yönetimi sorumlu tuttu. Cinayetin ardından Bağdat’ın Şii mahallelerinde ve güney kentlerinde protestolar ve çatışmalar yaşandı; martta Basra’da silahlı gruplar devlet binalarına ve Baas bürolarına saldırdı.
Güvenlik güçleri geniş çaplı tutuklamalar yaptı. İnsan Hakları İzleme Örgütünün sonradan topladığı tanıklıklar ve incelediği infaz listeleri, ayaklanmanın ardından gözaltına alınan çok sayıda erkeğin yargısız olarak öldürüldüğünü gösteriyordu. Bu baskıların ayrıntıları, hayatta kalanların ve kayıp yakınlarının tanıklıklarıyla ülke dışına ulaşabildi; yönetimin devrilmesinden sonra bulunan belgeler ve mezarlar da yaşananların açığa çıkarılmasına katkı sağladı.
On yılın sonuna yaklaşılırken Saddam hâlâ cumhurbaşkanıydı. Yaptırımlar ülkeyi yıpratmış, dışarıdan gelen askerî baskı onu devirememiş, içerideki itirazlar ise ağır cezalarla bastırılmıştı. Iraklıların çektiği sıkıntıyla iktidarın dayanma gücü aynı yönde değişmiyordu: Toplum yoksullaşırken, onu yöneten güvenlik düzeni ayakta kalıyordu.
…devam edecek