Manisa’yı çok sevmemin nedenlerinden biri de, kente girişte karşıma çıkan Atatürk anıtıdır. Bu anıtta iki Egeli figür, Büyük Atatürk’e bir zeytin dalı uzatır. Bu görüntüde yalnızca barışın evrensel simgesini değil, Ege’nin iki yakasında yaşanan ortak tarihin ve geleceğe dair umudun da ifadesini görüyorum. Çünkü bu coğrafya, yüzyıllar boyunca kültürlerin buluşmasına tanıklık ettiği kadar savaşların, göçlerin ve büyük acıların da yükünü taşıdı.

Yunusemre Belediyesi’nin ev sahipliğinde, “Köklerimiz Girit’te, Geleceğimiz Cumhuriyet’te” sloganıyla düzenlenen Giritliler Kültür Festivali, işte bu nedenle benim için sıradan bir kültür etkinliğinden çok daha fazlasıydı. Ben de bir üçüncü kuşak mübadilim. Ailemin geçmişinde Ege’nin iki yakasını birbirine bağlayan, ama aynı zamanda birbirinden koparan o büyük tarihsel kırılmanın izleri var. Mübadele, insanların yalnızca evlerini değil, alışkanlıklarını, komşularını, anılarını ve bir ömür boyunca ait oldukları dünyayı geride bırakmalarıydı. Bir tarih kitabında birkaç satırla anlatılabilecek bu büyük olayın ardında, kuşaklar boyunca taşınan sayısız insan hikâyesi bulunuyor.

Peki, geçmişin acısını hatırlamak zorunda mıyız? Elbette! Ancak hatırlamakla düşmanlığı sürdürmek aynı şey değil. Benim kuşağımın ve bizden önceki kuşakların yeni nesillere bırakması gereken mesajı şöyle ifade ediyorum… Sen unut, ben aklımda tutarım. Acıları, kayıpları ve yerinden edilmeleri unutmayalım ki torunlarımız aynı acıları yeniden yaşamasın; fakat geçmişin yaralarını yeni düşmanlıkların gerekçesi haline de getirmeyelim. Biz hafızamızı koruyalım, onlar barış içinde yaşasın.

Manisa’daki festivalde Mert Rüstem’in koleksiyonundan sunulan “Mübadele Öncesi Girit” sergisi, adanın kaybolan dünyasına açılan bir pencereydi. Halk oyunları ekiplerinin gösterileri, Girit ezgileri ve Ayvalık Giritliler Derneği Mübadele Korosu’nun türküleri, kültürel belleğin hâlâ yaşadığını gösterdi. Çünkü kültür, geçmişten kalan bir hatıra değil, bugün de yaşatılması gereken ortak bir mirastır.

Bu mirasın en lezzetli duraklarından biri de mutfak elbette. Gastronomi uzmanı, şef ve yazar Maria Ekmekçioğlu ile birlikte Girit mutfağının hikâyesini konuştuğumuz atölyede Maria’nın hazırladığı kuzu etli arapsaçı, yani Giritlilerin marata dediği yemek, Ege’nin ot kültürünü ve geleneksel mutfak bilgisini bir tabakta buluşturdu. Girit mutfağı bize yalnızca lezzetleri değil, mevsimleri tanımayı, doğanın sunduklarını değerlendirmeyi ve bilgiyi kuşaktan kuşağa aktarmayı da anlatıyor. Slow Food gönüllüsü olarak biliyorum ki yerel mutfağı korumak, aynı zamanda biyolojik çeşitliliği, küçük üreticiyi ve kültürel hafızayı korumaktır. Üstelik aynı sofraya oturmak, birbirinin yemeğini tatmak ve bir tarifin hikâyesini dinlemek, farklı kültürler arasında empati kurmanın en güzel yollarından biridir.

Festivalin “Köklerimiz Girit’te, Geleceğimiz Cumhuriyet’te” sloganını bu açıdan da anlamlı buluyorum. Köklerimizi bilmek, geçmişe mahkûm olmak değil; nereden geldiğimizi anlayarak geleceği daha bilinçli kurmaktır. Cumhuriyet’in bize sunduğu ortak gelecek fikri, farklı kültürel geçmişlerden gelen insanların eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayabilmesiyle anlam kazanır.

Manisa’nın girişindeki o anıta yeniden dönelim. İki Egeli figür, Atatürk’e bir zeytin dalı uzatıyor. Zeytin, Ege’nin toprağında binlerce yıldır kök salıyor; savaşlara, göçlere ve değişen sınırlara rağmen yaşamayı sürdürüyor. Belki de bize en çok bunu öğretiyor: Kök salmak için başkasının kökünü sökmek gerekmez.

Ben geçmişimi unutmuyorum. Girit’i, Midilli’yi, mübadeleyle yerinden edilen insanları ve onların Anadolu’da yeniden kurdukları hayatları hatırlıyorum. Ama bu hafızayı yeni kuşaklara düşmanlık olarak değil, barışın sorumluluğu olarak aktarmak istiyorum.

Sen unut, ben aklımda tutarım. Biz hatırlayalım ki çocuklarımız ve torunlarımız aynı acıları yaşamak zorunda kalmasın. Çünkü barış yalnızca anlaşmalarla değil, toplumların hafızasında, kültürlerin birbirine gösterdiği saygıda ve insanların birbirine uzattığı sofralarda kurulur.

Bu festivale emek verenlere Başkan Yardımcısı Hakan Gürtunca’nın şahsında teşekkür borcumuz olduğunu da belirtelim.