Fransa'da yarın, 13 Ekim Salı günü, öğrencilerin yeniden sokağa çıkması bekleniyor. Son günlerde lise ve üniversitelerde başlayan protestoların yeni bir gösteri ve grev dalgasına dönüşmesi için çağrılar yapılıyor; eğitim çalışanlarının ve sendikaların da destek verdiği bu seferberliğin nasıl bir boyuta ulaşacağı ise henüz belli değil. Ancak ortada görmezden gelinemeyecek bir gerçek var… Fransa'da eğitim koşullarına ilişkin somut taleplerle başlayan öğrenci hareketi, artık ülkenin siyasal düzenini, toplumsal eşitsizliklerini ve genç kuşakların geleceğe ilişkin umutlarını tartışmaya açan daha geniş bir meselenin parçası haline geliyor.

Fransız sokaklarından geçen hafta gelen görüntüler sarsıcıydı… Ateşe verilen otomobiller, barikatlara dönüştürülen çöp yığınları, kundaklanan okullar ve polisle göstericiler arasında yaşanan şiddetli çatışmalar… Üstelik bu görüntüler, Paris'te Papa için toplanan, barışçıl kalabalıkların bir araya geldiği etkinliklerin üzerinden yalnızca birkaç gün geçmişken ortaya çıktı. Sanki ülke bir anda, hiçbir neden yokken, toplumsal bir patlamanın içine sürüklenmiş gibiydi. Oysa Fransa'nın sokakları bize başka bir şey söylüyor. Toplumsal öfke bir gecede doğmaz; bazen yıllarca birikir, bazen bir okulun bakımsız duvarında, bazen kalabalık bir sınıfta, bazen de geleceğine inanmakta zorlanan bir gencin gözlerinde kendine bir çıkış yolu arar.

Fransa söz konusu olduğunda sokak gösterileri ve grevler, ülkenin siyasal kültürünün neredeyse ayrılmaz bir parçası olarak görülür. Fransızların en küçük anlaşmazlıkta bile sokağa döküleceği yolundaki espri, biraz abartılı olsa da bütünüyle temelsiz değildir. Fakat bugünkü olayları yalnızca Fransızların protesto etme alışkanlığıyla açıklamak, ülkenin derin tarihsel ve toplumsal çelişkilerini görmezden gelmek olur. Çünkü yarın yeniden sokağa çıkması beklenen gençlerin öfkesi, sadece bir gösteri geleneğinin tekrarı değil; eğitim sisteminin yetersizliklerine, fırsat eşitsizliğine ve kendilerini karar alma süreçlerinin dışında hisseden kuşakların birikmiş hoşnutsuzluğuna da dayanıyor.

Fransa'nın halk ayaklanmalarıyla dolu tarihi Orta Çağ'a kadar uzanıyor. 1356'da Poitiers Savaşı'nda İngilizlere karşı alınan ağır yenilginin ardından siyasal ve ekonomik bir krize sürüklenen ülkede, soyluların vergi taleplerine ve feodal baskılara öfkelenen köylüler 1358'de ayaklandı. Tarihe Grande Jacquerie, yani Büyük Jacquerie adıyla geçen bu isyan kısa sürede geniş bir alana yayıldı. Soyluların şatoları basıldı, mülkler tahrip edildi ve insanlar öldürüldü; ancak hareket, soyluların örgütlü askerî gücü karşısında kanlı biçimde bastırıldı. Tarihsel tahminlere göre on binlerce köylü yaşamını yitirdi. O günden bugüne Fransız tarihinde tekrar tekrar karşımıza çıkan soru da işte budur: Bir toplumun dışına itilenler, seslerini duyuramadıklarında hangi yollarla görünür hale gelirler ve bu öfke hangi noktada bir değişim talebi olmaktan çıkıp yıkıcı bir şiddete dönüşür?

Bu sorunun günümüzdeki karşılıklarından biri, 2018'de Fransa'yı sarsan Sarı Yelekliler hareketiydi. Akaryakıt vergilerine karşı başlayan protestolar, kısa sürede kırsal bölgelerde yaşayanların, işçilerin, küçük esnafın ve alt orta sınıfların Paris merkezli siyasal ve ekonomik düzene duyduğu tepkinin ifadesine dönüştü. Sarı fosforlu yelekler, sürücülerin araçlarında bulundurmak zorunda oldukları sıradan bir güvenlik malzemesiydi; fakat sokakta, görünmez sayılan insanların artık görünür olma talebini temsil etmeye başladı. İnsanlar yalnızca daha ucuz yakıt istemiyorlardı; hayat pahalılığı karşısında ezilmemeyi, kararların alınmasında söz sahibi olmayı ve ülkenin ekonomik büyümesinin nimetlerinden adil bir pay almayı talep ediyorlardı.

Bugün öğrencilerin taleplerinde de benzer bir damar var. Başlangıçta Créteil ve Saint-Denis gibi Paris'in dışındaki dezavantajlı bölgelerde bulunan liselerde yükselen tepkiler, bakımsız okul binalarına, aşırı kalabalık sınıflara ve öğretmen yetersizliğine odaklanıyordu. Bunlar ideolojik sloganlardan önce gelen, gündelik hayatın içinden doğan taleplerdi. Bir öğrencinin sağlıklı bir binada eğitim görmek istemesi, öğretmenini bulabilmesi, kalabalığın içinde kaybolmadan öğrenebilmesi ve geleceğini belirleyecek bir eğitime erişebilmesi, herhangi bir siyasi partinin tekelinde olmayan temel bir yurttaşlık hakkıdır. Yoksul bir banliyöde doğmuş olmak, bir gencin eğitim hakkının daha düşük nitelikte olmasını gerektirmemelidir.

Ne var ki Fransa'da yaşananlar, haklı taleplerle başlayan bir hareketin nasıl kolayca başka yönlere sürüklenebileceğini de gösteriyor.

Sosyal medyanın hızlandırdığı çağrılar, siyasi aktörlerin müdahaleleri ve bazı eylemlere şiddet yanlısı grupların katılması, eğitim koşullarının iyileştirilmesi talebini zaman zaman arka plana itti. Otomobillerin yakılması, kamu binalarının tahrip edilmesi ve insanlara yönelik saldırılar, öğrencilerin asıl sorunlarını çözmediği gibi onların sesinin duyulmasını da zorlaştırıyor. Bir okulun yakılması, daha iyi eğitim isteyen gençlerin mücadelesini güçlendirmez; tam tersine, en çok o okulda öğrenim gören çocuklara ve zaten yetersiz hizmet alan mahallelere zarar verir.

İşte bu nedenle 13 Ekim önemli. Yarınki gösteriler, hareketin başlangıçtaki eğitim talepleri çevresinde yeniden toparlanıp toparlanamayacağını, sendikaların desteğiyle daha geniş bir toplumsal itiraza dönüşüp dönüşemeyeceğini ve şiddetin protestonun önüne geçip geçmeyeceğini gösterecek. Ancak gösterilerin yeniden başlaması, otomatik olarak yeni bir şiddet dalgasının yaşanacağı anlamına gelmiyor. Demokratik bir toplumda sokağa çıkmak, grev yapmak ve hükümetin politikalarını eleştirmek meşru siyasal haklardır; şiddeti bu haklarla özdeşleştirmek ise hem protestoculara hem de demokratik yaşama haksızlık olur.

Fransa'nın hafızasında 1968 Mayıs'ının ayrı bir yeri var. Nanterre Üniversitesi'nde başlayan öğrenci protestoları Paris'in Latin Mahallesi'ne ve diğer üniversite kentlerine yayılmış, barikatlar kurulmuş, polisle çatışmalar yaşanmıştı. Ardından milyonlarca işçinin greve gitmesiyle ülke neredeyse durma noktasına gelmişti. Öğrenciler üniversiteyi, otoriteyi ve gündelik hayatın katı kurallarını sorgularken işçiler ücret, çalışma koşulları ve işyerindeki hakları için mücadele ediyordu. Talepleri aynı değildi; ancak farklı toplumsal kesimlerin hoşnutsuzluğu aynı tarihsel anda buluşunca, Fransa'nın siyasal ve toplumsal düzeni ciddi bir sarsıntı yaşadı.

Resim

1968 Mayıs'ı, dönemin Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün temsil ettiği siyasal otoriteye olduğu kadar, kapitalizmin gündelik hayat üzerindeki egemenliğine ve hiyerarşik toplumsal düzene karşı da bir başkaldırıydı. Öğrencilerin sloganları, mevcut kurumların yalnızca reforme edilmesini değil, yaşamın nasıl düzenlendiğinin de sorgulanmasını istiyordu. Fakat hareket bir devrimle sonuçlanmadı; devlet yıkılmadı, iç savaş çıkmadı. Buna karşılık üniversitelerde, fabrikalarda ve sokaklarda özgürlük, demokrasi, çalışma hayatı ve toplumsal ilişkiler üzerine yoğun tartışmalar yürütüldü. 1789 Fransız Devrimi'nin sans-culotte'larından 1830 ve 1848 devrimlerine, oradan 1871 Paris Komünü'ne uzanan tarihsel miras, genç kuşakların hayal dünyasında yeniden canlandı.

Bugün barikatlar ve pankartlar, bir ölçüde bu mirasın simgelerini yeniden üretiyor. Ancak 1968'in romantik imgelerini bugünün olaylarına doğrudan taşımak yanıltıcı olur. O dönemin hareketleri de kendi içinde çelişkiler taşıyordu; işçilerle öğrencilerin talepleri her zaman örtüşmüyordu ve devrimci sloganların ardında farklı gelecek tasarımları bulunuyordu. Bugün de benzer bir dikkat gerekiyor. Eğitim hakkını savunan öğrencilerle şiddeti bir eylem biçimi olarak benimseyen grupları aynı kefeye koymak, olayları anlamayı kolaylaştırmaz; aksine, toplumsal itirazın hangi koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl başka yönlere sürüklenebildiğini gizler.

Bir başka önemli mesele de kimlik ve aidiyet. Günümüzdeki bazı gösterilerde Cezayir ve Fas bayraklarının görülmesi, Filistin'e destek veren sembollerin öne çıkması, protestoların eğitim sisteminin sınırlarını aşan bir toplumsal gerilime temas ettiğini gösteriyor. Fransa, özellikle göçmen kökenli ailelerin yoğun yaşadığı banliyölerde, genç kuşakların yurttaşlık ve aidiyet duygusuyla ilgili sorunlarını uzun zamandır tartışıyor. Fransa'da doğmuş, Fransız okullarında eğitim görmüş ve Fransız toplumunun içinde büyümüş gençlerin bir bölümünün kendilerini ülkenin eşit üyeleri olarak hissetmemesi, yalnızca kültürel farklılıklarla açıklanamaz. Ayrımcılık, ekonomik eşitsizlik, mekânsal ayrışma ve kamusal hizmetlerdeki yetersizlikler de bu duygunun oluşmasında rol oynayabilir.

Bazı Fransız yorumcuların gündeme getirdiği “medeniyetsizleşme” tartışması da bu bağlamda önem kazanıyor. Jérôme Fourquet ve klinik psikolog Ruben Rabinovitch, Homo Occidentalis: Que sommes-nous devenus? adlı kitaplarında, Batı toplumlarında öz denetimin ve ortak yaşamın kurallarına bağlılığın zayıfladığı bir dönüşüm yaşandığını ileri sürüyor. Sosyolog Norbert Elias'ın uygarlık süreci üzerine çalışmalarını hatırlatan bu yaklaşım, antisosyal davranışların ve şiddetin daha görünür hale gelmesini toplumsal bir değişimin işareti olarak yorumluyor. Bununla birlikte “medeniyetsizleşme” ya da sağ siyasette sık kullanılan ensauvagement, yani “vahşileşme” kavramları, yaşananları açıklayan tartışmasız sonuçlar olarak görülmemeli. Şiddeti yalnızca ahlaki çöküşe bağlamak, yoksulluk, eşitsizlik, eğitimdeki başarısızlık ve siyasal temsil krizini görünmez kılabilir.

Fransa'nın önündeki sınav, yarın kaç kişinin sokağa çıkacağından ibaret değil. Asıl mesele, bu gösterilerin başlangıçtaki talepleri ne ölçüde gündemde tutacağı, hükümetin eğitim sistemindeki eksikliklere nasıl yanıt vereceği ve siyasal kurumların kendilerini dışlanmış hisseden gençlerle yeniden bağ kurup kuramayacağıdır. Sokaklar bazen bir toplumun değişim isteğini görünür kılar; bazen de ortak yaşamın zeminindeki çatlakları açığa çıkarır. Bu iki ihtimal arasındaki farkı belirleyen, yalnızca göstericilerin davranışları değil, iktidarın ve toplumun itiraza nasıl karşılık verdiğidir.

Yarın Fransa sokaklarında yeniden barikatlar kurulabilir, pankartlar açılabilir, grevler hayatı yavaşlatabilir; bunların hangisinin gerçekleşeceğini şimdiden kesin olarak söylemek mümkün değil.

Fransa'nın tarihi bize her isyanın devrim, her barikatın özgürlük, her yıkımın da değişim anlamına gelmediğini gösteriyor. 1789'un hayaletiyle 1968'in romantizmi arasında sıkışıp kalmak yerine, bugünün gençlerinin ne söylediğini duymak gerekiyor. Çünkü bir toplumun gerçek gücü, sokaklarını ne kadar hızlı susturabildiğiyle değil, o sokaklarda biriken öfkenin nedenlerini ne kadar dürüstçe araştırabildiğiyle ölçülür. Yarın Fransa'da asıl sınanacak olan yalnızca öğrenci hareketi değil, demokrasinin kendi gençlerine kulak verme kapasitesidir.