Onun kitaplarını okurken yalnızca sanat üzerine düşünmedim; insanı, toplumu, emeği, yoksulluğu, iktidarı, doğayı ve gazeteciliği yeniden anlamaya çalıştım. Bugün geriye dönüp baktığımda, gazetecilik mesleğinde ilerleyişimde, olayları değerlendirme biçimimde ve dünyaya karşı geliştirdiğim entelektüel merakta John Berger’ın önemli bir etkisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
John Berger 5 Kasım 1926’da doğdu. 5 Kasım 2026’da yüz yaşına bastı. 2017 yılında aramızdan ayrılmış olsa da düşünceleri hâlâ hayatımızın içinde. Hatta bana sorarsanız, bugün onu okumak için geçmişe göre çok daha fazla nedenimiz var. Çünkü Berger, yalnızca sanat eserlerine nasıl bakacağımızı değil, insanlara, olaylara ve dünyanın kendisine nasıl bakmamız gerektiğini de anlatan bir düşünürdü.
“Görmek, sözcüklerden önce gelir.” Berger’ın Görme Biçimleri kitabında karşılaştığım bu cümle, yıllar içinde benim için bir sanat kuramı önermesinden çok daha fazlasına dönüştü. Gazetecilik yaparken gördüğümüz şeyle bize gösterilmek istenen şey arasındaki farkı anlamak, olayların görünen yüzüyle yetinmemek, bir haberin arkasındaki insanı ve toplumsal ilişkileri araştırmak, galiba biraz da bu düşüncenin etkisiydi. Çünkü gazetecilik yalnızca olup biteni aktarmak değildir; olup bitenin nedenini, kimin hayatını değiştirdiğini, kimin çıkarına olduğunu ve hangi gerçeklerin görünmez kılındığını sorgulamaktır.
Berger’ın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri, bakmanın masum bir eylem olmadığıydı.
“Bakmak bir seçim eylemidir.” Bu cümle, gazetecilik mesleğinin de tam merkezinde duruyor. Neye bakacağımız, neyi haber yapacağımız, hangi insanın hikâyesini anlatacağımız, hangi olayın üzerinde duracağımız aslında bir tercih meselesidir. Bir kentin susuzluğunu yalnızca barajların doluluk oranlarıyla anlatmakla, o susuzluğun tarlasını kuruttuğu üreticiyi, musluğundan su akmayan aileyi, geleceğinden kaygı duyan çocuğu anlatmak arasında büyük fark vardır. Bir çevre felaketini yalnızca teknik verilerle değerlendirmekle, o felaketin bir yaşam biçimini, bir kültürü, bir ekosistemi nasıl yok ettiğini göstermek arasında da öyle.
Berger, sanatın ve görüntülerin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgularken aslında gazeteciliğin de temel sorularından birini ortaya koyuyordu… Kimin hikâyesini anlatıyoruz, kimin hikâyesini dışarıda bırakıyoruz?
Onun Görme Biçimleri ile açtığı düşünsel kapıdan geçerken, sanatın yalnızca estetik bir mesele olmadığını, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin de bir parçası olduğunu öğrendim. Bir tablonun karşısında durmak, bir fotoğrafı incelemek, bir insanın yüzüne bakmak; bunların hepsi tarih, kültür, sınıf ve iktidarla ilişkilidir. Berger, sanat tarihinin içine sıkışmış bilgiyi hayatın içine taşıyordu. Benim için bu yaklaşım, gazetecilikten kültüre, gastronomiden çevreye uzanan yazıların düşünsel zeminlerinden biri oldu.
Çünkü bir yemeğin hikâyesini anlatırken de aynı soruyla karşı karşıyayız. Yalnızca tabağa mı bakacağız, yoksa o tabağın arkasındaki toprağı, üreticiyi, emeği, biyolojik çeşitliliği ve kültürü de görecek miyiz? Bir zeytinyağını yalnızca bir ürün olarak mı değerlendireceğiz, yoksa binlerce yıllık bir Akdeniz kültürünün, bir ağacın, bir coğrafyanın ve insan emeğinin hikâyesi olarak mı? Berger’ın bakışını gastronomi dünyasına taşıdığınızda, yemek de bir tüketim nesnesi olmaktan çıkar, insanın doğayla ve geçmişiyle kurduğu ilişkinin anlatısına dönüşür.
Berger’ın insanlara yaklaşımı da beni hep etkiledi. O, büyük kahramanların, iktidar sahiplerinin ve tarihe yön verenlerin hikâyeleriyle yetinmiyordu. Sıradan insanların hayatlarına, köylülerin, işçilerin, göçmenlerin, yaşlıların ve görünmez kılınanların dünyasına bakıyordu. Onların hikâyelerini küçümsemeden, romantikleştirmeden, kendi gerçeklikleri içinde anlatmaya çalışıyordu.

“Hikâye anlatmak icat etmekle başlamaz; dinlemekle başlar.” Bir gazeteci için bundan daha önemli bir cümle olabilir mi? İnsanları dinlemeden, onların hayatlarına dokunmadan, söylediklerinin arkasındaki sessizliği anlamaya çalışmadan gazetecilik yapılabilir mi? Berger’ın bu yaklaşımı, haberciliğin yalnızca bilgi toplama işi olmadığını, aynı zamanda insanın hayatına karşı bir sorumluluk taşıdığını hatırlatıyor. Benim gazetecilik anlayışımda da insanın hikâyesine kulak vermek, olayın merkezine insanı yerleştirmek ve görünmeyeni görünür kılmak hep önemli oldu.
Berger’ın düşüncesinde geçmiş de özel bir yere sahipti. “Tarih, her zaman bir şimdi ile onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar” demişti. Geçmiş, bugünü anlamanın ve geleceği kurmanın bir aracı. Kültür, mutfak, kentler, gelenekler ve toplumsal hafıza üzerine yazarken bu düşüncenin izlerini taşıdığımı düşünüyorum. Bir geleneğin yalnızca ne olduğunu değil, neden ortaya çıktığını, hangi tarihsel koşullarda biçimlendiğini ve bugün ne anlam taşıdığını sorgulamak, geçmişle bugünü birbirine bağlamak demektir.
Berger’ın bir başka özelliği de umut konusunda geliştirdiği yaklaşım. Dünyanın bütün eşitsizliklerini, savaşlarını, adaletsizliklerini ve insanın insana yaptığı kötülükleri görüyordu. Fakat bu gerçekler karşısında düşünsel bir teslimiyete kapılmıyordu. “Umut bir güvence biçimi değildir; bir enerji biçimidir.”
Bu cümleyi özellikle seviyorum. Çünkü umut, her şeyin iyi olacağına inanmak değildir. Umut, kötü giden şeyleri değiştirmek için mücadele etmeyi sürdürmektir. Çevre gazeteciliğinde, doğanın tahribatına karşı yazarken, kültürel mirasın korunmasını savunurken, üreticinin emeğini ve yerel değerleri anlatırken bu düşünceyi kendime yakın buluyorum. Dünyanın değişmesi için önce onu olduğu gibi kabul etmemek gerekiyor.
İnsanlara, olaylara, kentlere, doğaya ve kültüre bakarken kullandığım düşünsel araçların bir bölümünü Berger’dan aldım. Onun sayesinde bir görüntünün arkasındaki hikâyeyi, bir olayın arkasındaki insanı, bir nesnenin arkasındaki emeği daha fazla sorgulamaya çalıştım. Elbette her düşünür gibi Berger’ı da eleştirel okumak, onun söylediklerini kendi deneyimlerimizle yeniden değerlendirmek gerekir. Ama bazı düşünürler vardır ki, onlarla aynı fikirde olmadığınız zamanlarda bile size düşünmenin yeni yollarını açarlar.
John Berger benim için böyle bir yazardı.
Bugün yüz yaşında olsaydı, muhtemelen yine bir tablonun karşısında durur, bir köylünün ellerine bakar, bir göçmenin hikâyesini dinler, dünyanın nereye gittiğini sorgulardı. Belki de en çok, insanın giderek daha fazla görüntü tüketip daha az şey gördüğü, daha çok konuşup daha az dinlediği bu çağın üzerine düşünürdü.
Ve bugün onun yüzüncü yaşını kutlarken, kendime de bir kez daha şu soruyu soruyorum: Gerçekten görüyor muyum, yoksa bana gösterilenle mi yetiniyorum? John Berger’ın yüzüncü doğum yılında, bu sorunun hâlâ en değerli sorulardan biri olduğuna inanıyorum.