Kimi yazarlar insanın içindeki iyiliği çekip çıkarmaya çalışır, kimileriyse gözlerimizi kaçırdığımız o karanlığı yüzümüze çarpar. Ryu Murakami kesinlikle ikinci gruptaydı.

Japon toplumunun cilalı yüzeyinin altındaki çürümeyi, modern hayatın ürettiği yalnızlığı, gençlerin öfkesini, şiddetin sıradanlaşmasını ve insanın kendi varlığına yabancılaşmasını anlatırken okurunu rahatlatmayı değil, huzursuz etmeyi seçti. Çünkü onun edebiyatında asıl mesele, karanlığın varlığı değil, o karanlığın hangi toplumsal koşullarda büyüdüğü ve neden giderek daha fazla insanın hayatına sızdığıydı.

Japon yazar, senarist ve yönetmen Ryu Murakami, 74 yaşında hayatını kaybetti. Şeffaf Mavi ve Emanet Dolabı Bebekleri romanlarıyla tanınan yazarın 17 Ekim'de evinde yaşamını yitirdiği, yayınevi Gentosha ile yazarın ofisinin 23 Ekim'de yaptığı ortak açıklamayla duyuruldu. Ölüm nedeni açıklanmadı; cenaze töreni ailesinin katıldığı özel bir törenle gerçekleştirildi.

Ryu Murakami denildiğinde ilk akla gelen eserlerden biri, 1976 yılında yayımlanan ve Japonya'da büyük yankı uyandıran Şeffaf Mavidir. Yazar henüz genç yaşlarında kaleme aldığı bu romanında, Amerikan askerî varlığının gölgesindeki Japonya'da yaşayan gençlerin uyuşturucu, cinsellik, şiddet ve anlamsızlıkla örülü dünyasına bakıyordu. Savaş sonrası ekonomik büyümenin, tüketim toplumunun ve Batı kültürünün etkisiyle dönüşen Japonya, dışarıdan bakıldığında modernleşmenin başarı öykülerinden biriydi; ancak Murakami'nin genç karakterleri bu başarı anlatısının içinde kendilerine bir yer bulamıyor, toplumsal düzenin sunduğu vaatlerle kendi hayatlarının gerçekliği arasındaki uçurumda savruluyordu.

Onun edebiyatını önemli kılan, gençlerin yıkıcı davranışlarını romantikleştirmemesi, onları kolayca ahlaki yargıların içine hapsetmemesiydi. Murakami, şiddeti yalnızca bireysel bir kötülük, uyuşturucuyu yalnızca kişisel bir tercih, yabancılaşmayı da gençliğe özgü geçici bir bunalım olarak ele almıyordu. Bireyin ruhsal dünyasıyla toplumun yapısı arasındaki ilişkiyi araştırıyor, insanın neden kendisine ve başkalarına zarar verebilecek bir noktaya sürüklendiğini anlamaya çalışıyordu. Bu nedenle onun kitaplarında rahatsız edici olan yalnızca anlatılanlar değil, anlatılanların arkasında sezilen toplumsal gerçeklikti.

Murakami'nin edebiyatını değerlendirirken Japonya'nın ekonomik mucizesini de hatırlamak gerekir. İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımından çıkan ülke, birkaç on yıl içinde dünyanın önde gelen ekonomik güçlerinden birine dönüştü. Teknoloji gelişti, kentler büyüdü, tüketim kültürü hayatın merkezine yerleşti, toplumsal refah ve başarı beklentileri yükseldi. Fakat ekonomik kalkınma, insanın bütün sorunlarını ortadan kaldırmadı. Aksine, başarıya ulaşma baskısı, toplumsal uyum zorunluluğu ve bireyin kendisinden beklenen rolleri yerine getirme mecburiyeti, görünmez çatlaklar oluşturdu. Murakami'nin karakterleri işte bu çatlakların içinde yaşıyordu.

Çünkü modern toplumun en büyük çelişkilerinden biri, insanlara sürekli daha fazlasını vaat ederken onların kendilerini giderek daha yalnız hissetmelerine yol açmasıdır. Daha fazla tüketmek, daha başarılı olmak, daha güçlü görünmek, daha çok şeye sahip olmak… Bütün bunlar insanın varoluşunu açıklamaya yetmediğinde geriye ne kalır? Murakami'nin dünyasında bu sorunun cevabı çoğu zaman huzurlu değildir. Bastırılmış öfke, anlamsızlık, şiddet ve yıkım, toplumsal hayatın dışına atılmış istisnalar gibi değil, onun içinde büyüyen ihtimaller olarak belirir.

Gecenin Dibi ise bu karanlık dünyayı daha geniş bir toplumsal ve simgesel düzleme taşır. Terk edilme, aidiyet, kimlik ve intikam duyguları etrafında gelişen roman, insanın başlangıçtaki yaralarının geleceğini nasıl biçimlendirebildiğini sorgular. Murakami burada yalnızca bireysel travmalarla ilgilenmez; insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin, toplumsal kurumların ve dışlanmanın da yıkıcı sonuçlar üretebileceğini gösterir. Onun romanlarında geçmiş, kapanmış bir defter değildir; karakterlerin peşini bırakmayan, bugünü biçimlendiren ve geleceği zehirleyebilen bir güçtür.

Ryu Murakami'nin adını anarken Haruki Murakami ile karıştırılmaması gerektiğini de hatırlatmakta yarar var. Aynı soyadını taşıyan bu iki Japon yazar, çağdaş edebiyatın birbirinden farklı iki dünyasını temsil eder. Haruki Murakami çoğu zaman düşler, bellek, müzik, yalnızlık ve gerçeklikle düş arasındaki geçirgen sınırlar üzerinden ilerlerken Ryu Murakami'nin bakışı daha doğrudan toplumsal yaralara, şiddete, bedenin karanlıklarına ve modern hayatın acımasız yüzüne yönelir. Elbette her iki yazarın da ortak temaları ve farklı eserlerinde değişen anlatım biçimleri vardır; ancak Ryu Murakami'yi özgün kılan, okurunu gündelik hayatın arkasındaki sert gerçeklikle karşı karşıya bırakma cesaretidir.

Peki, Ryu Murakami'nin anlattığı karanlık yalnızca Japonya'ya mı aitti? Bugün bu soruya olumlu yanıt vermek giderek zorlaşıyor. Dünyanın farklı ülkelerinde gençlerin geleceğe ilişkin umutları zayıflıyor, ekonomik eşitsizlikler derinleşiyor, sosyal ilişkiler dijital ekranların ardına çekiliyor, tüketim kültürü insanın değerini sahip olduklarıyla ölçmeye devam ediyor. Şiddet, kimi zaman bir eğlence biçimine dönüştürülüyor; öfke, toplumsal sorunların nedenlerini araştırmak yerine kolay hedeflere yönlendiriliyor; yalnızlık ise milyonlarca insanın ortak deneyimi olmasına rağmen çoğu zaman bireyin kendi başarısızlığıymış gibi sunuluyor.

Murakami'nin romanlarını bugün yeniden okumak, bütün bu gelişmeler arasında bir bağ kurma imkânı sunuyor. Elbette edebiyat bir toplumsal araştırmanın yerine geçmez; bir romanın karakterleri üzerinden bütün bir ülke ya da kuşak hakkında kesin hükümler verilemez. Fakat büyük edebiyat, istatistiklerin ve gündelik haberlerin tek başına anlatamadığı insan deneyimlerine yaklaşmamızı sağlar. Bir toplumun hangi değerleri yücelttiğini, hangi acıları görünmez kıldığını, kimleri dışarıda bıraktığını ve hangi sorulara cevap vermekten kaçındığını gösterebilir.

Ryu Murakami'nin ardından düşünmemiz gereken de belki budur: İnsanları yalnızca yaptıklarıyla yargılamak kolaydır; onları o noktaya getiren koşulları anlamak ise çok daha zordur. Şiddeti kınamak gerekir, elbette. Ancak şiddetin hangi yalnızlıkların, hangi eşitsizliklerin, hangi dışlanmışlıkların ve hangi toplumsal çelişkilerin içinden çıktığını sormadan, yalnızca sonuçlarla mücadele etmek çoğu zaman yetersiz kalır. Murakami'nin edebiyatı bu soruları rahatsız edici biçimde önümüze koyuyordu.

Bir yazarın ölümünün ardından eserlerini anmak, kitaplarını yeniden hatırlamak ve ona ilişkin birkaç güzel cümle kurmak alışıldık bir vefa biçimidir. Ancak bazı yazarların ardından yapılabilecek en anlamlı şey, onların rahatsız edici sorularını yeniden sormaktır. Ryu Murakami bize insanın karanlık tarafını gösterirken aslında toplumun kendi karanlığına bakmasını istiyordu. Onun romanlarında gördüğümüz şiddet, yabancılaşma ve öfke, yalnızca kurmaca dünyalara ait işaretler olarak kalmıyor; içinde yaşadığımız düzenin hangi insani ihtiyaçları karşılayamadığını düşünmemize de yol açıyor.