Dün (5 Ekim) açıklanan Nobel Tıp Ödülü’nün bu yıl optogenetik alanındaki çalışmaları nedeniyle Karl Deisseroth, Peter Hegemann ve Georg Nagel’e verilmesini yalnızca bir bilimsel başarı haberi olarak okumak bana eksik geliyor. Hücreleri ışığa duyarlı hale getiren proteinler, sinir devreleri, genler ve beynin belirli bölgelerinin uyarılması ilk bakışta laboratuvarların karmaşık dünyasına ait, sıradan insanın gündelik hayatından uzak konular gibi görünebilir. Oysa bu ödülün arkasında, giderek hepimizi ilgilendiren çok daha büyük bir mesele var: İnsan ömrü uzuyor ama biz yaşlanmaya gerçekten hazır mıyız?

İnsanlık tarihinin en büyük başarılarından biri yaşam süresini uzatmak oldu. Daha iyi beslenme, aşılar, antibiyotikler, cerrahi, halk sağlığı uygulamaları ve tıptaki olağanüstü gelişmeler sayesinde insanlar geçmişe kıyasla çok daha uzun yaşayabiliyor. Ancak bu başarı beraberinde tuhaf bir paradoks da getirdi. Kalbi daha uzun süre çalıştırabiliyor, birçok kanseri daha erken yakalayabiliyor, bazı organları değiştirebiliyor ve çok sayıda hastalığı kontrol altında tutabiliyoruz; buna karşılık beynin yaşlanması konusunda hâlâ çok daha fazla sorumuz bulunuyor. Dolayısıyla artık yalnızca “Kaç yıl yaşayacağım?” diye sormuyoruz; “Kaç yıl kendi hayatımı hatırlayarak yaşayacağım, çocuklarımı ve dostlarımı tanıyabilecek miyim, kendi kararlarımı kendim verebilecek miyim?” soruları da giderek daha fazla önem kazanıyor.
Alzheimer korkusu tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü modern insan için mesele yalnızca ölümden mümkün olduğunca uzak durmak değil, yaşamın içindeki “ben” duygusunu koruyabilmek. İnsanlar yaşlandıklarında yalnızca bedenlerinin yavaşlamasından değil, anılarının silinmesinden, kendi evlerinde yabancılaşmaktan, sevdiklerini tanıyamamaktan ve giderek kendi hayatlarının öznesi olmaktan çıkmaktan korkuyor. Bu nedenle Alzheimer, çağımızın yalnızca en önemli sağlık sorunlarından biri değil, aynı zamanda uzun yaşam fikrinin karşı karşıya kaldığı en büyük paradokslardan biri haline geliyor.
Optogenetik işte bu nedenle, ilk bakışta göründüğünden çok daha önemli. Peter Hegemann ve Georg Nagel’in hücreleri ışığa duyarlı hale getiren kanalrhodopsin proteinini keşfetmeleri ve Karl Deisseroth’un bu mekanizmayı kullanarak belirli sinir hücrelerini ışık aracılığıyla harekete geçirebilmesi, bilim insanlarına beynin karmaşık yapısını daha hassas biçimde inceleme imkânı verdi. Öğrenme, korku, bağımlılık, hareket, anılar ve duygular gibi süreçlerin arkasındaki sinir devrelerini anlamaya yönelik araştırmalar böylece yeni bir aşamaya taşındı. Nobel Komitesi’nin optogenetiğin beyin hakkındaki anlayışımızı kökten değiştirdiğine ilişkin değerlendirmesini anlamlı kılan da bu.
Elbette burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Optogenetik bugün Alzheimer’ın tedavisi anlamına gelmiyor ve bu çalışmaları bir “mucize tedavi” gibi sunmak bilimin kendisine haksızlık olur. Yöntem, öncelikle beynin ve sinir devrelerinin nasıl çalıştığını anlamamızı sağlayan güçlü bir araştırma aracı. Bununla birlikte Parkinson ve epilepsi gibi nörolojik hastalıkların yanı sıra bazı duyusal ve psikiyatrik hastalıkların mekanizmalarını anlamada ve gelecekte yeni tedavi yöntemleri geliştirmede önemli kapılar açabilir. Bilimin gerçek ilerleyişi zaten çoğu zaman böyle gerçekleşiyor: Önce bir mekanizma keşfediliyor, sonra hücrelerin nasıl davrandığı anlaşılmaya çalışılıyor, ardından hastalıkların altında yatan süreçler daha iyi çözümleniyor ve ancak uzun yıllar sonra bunların bazıları tedaviye dönüşebiliyor.

Tam da burada Alzheimer korkusunun kapitalizmle buluştuğu noktaya geliyoruz. Çünkü yaşlanma artık yalnızca biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda devasa bir ekonomik kategori. İnsanlar daha uzun yaşadıkça ilaçlardan bakım hizmetlerine, besin desteklerinden sağlık teknolojilerine, genetik testlerden estetik uygulamalara kadar genişleyen bir “yaşlılık ekonomisi” ortaya çıkıyor. İnsanlara yalnızca hastalıkların tedavisi değil, yaşlanmayı geciktirme, genç kalma, zihni keskin tutma, hafızayı güçlendirme ve mümkünse ölümün kendisini biraz daha ileriye atma vaatleri de sunuluyor. Yaşlanma doğal bir biyolojik süreç olmaktan çıkarılıp giderek tüketicinin çözmesi gereken kişisel bir probleme dönüştürülüyor.
Bilime burada itiraz etmek mümkün değil; hatta tam tersine, bilimin ilerlemesinden yana olmak gerekiyor. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bilimin ürettiği umudun piyasanın ürettiği korkuyla birbirine karıştırılmaması. Bilim “Henüz bilmiyoruz” diyebilir, belirsizliği kabul edebilir ve yıllarca süren araştırmalar yapabilir. Piyasanın dili ise çoğu zaman belirsizliği sevmez; çünkü belirsizlik satılması zor bir üründür. Bunun yerine “Beyninizi koruyun”, “Belleğinizi güçlendirin”, “Yaşlanmayı yavaşlatın”, “Daha genç kalın” gibi mesajlarla insanın en temel korkularından birine, yani zamanın geri döndürülemezliğine seslenir.
Bu nedenle günümüzün “uzun yaşam” takıntısını da biraz sorgulamak gerekiyor. İnsan ömrünün uzaması elbette başlı başına büyük bir kazanım; fakat uzun yaşam ile iyi yaşam aynı şey değil. Doksan yaşına kadar yaşayıp son yirmi yılını yalnızlık, hareketsizlik, sosyal dışlanma ve ağır bakım ihtiyacı içinde geçirmek ile daha kısa bir ömrü bağımsız, üretken, merak eden, seven, dostlarıyla sofraya oturan ve toplumun içinde kalarak geçirmek arasında yalnızca istatistiksel değil, insani açıdan da büyük bir fark var. Tıbbın başarısını yalnızca doğumdan ölüme kadar geçen yılların sayısıyla ölçmek bu nedenle giderek yetersiz kalıyor. Asıl soru, o yılların ne kadarının sağlıklı, bağımsız ve anlamlı geçirildiği.
Üstelik yaşlanma yalnızca bireyin biyolojisiyle açıklanabilecek bir mesele de değil. Nasıl beslendiğimiz, ne kadar hareket ettiğimiz, uykumuz, sosyal ilişkilerimiz, yaşadığımız çevrenin niteliği, kentlerin yürünebilir olup olmadığı, parklara ve kamusal alanlara erişimimiz, yalnızlık düzeyimiz ve ekonomik koşullarımız yaşlanma biçimimizi doğrudan etkiliyor. Bir insanın beynini ve bedenini sağlıklı tutması yalnızca satın alabileceği bir ilaç ya da takviye ürününün meselesi değil. Bazen iyi bir mahalle, yürünebilir bir sokak, arkadaşlarla paylaşılan bir masa veya düzenli bir sosyal hayat, sağlık politikasının en az bir ilaç kadar önemli parçaları olabiliyor.
Benim gastronomi dünyasından baktığım yer de tam olarak burası. İyi yaşlanmayı yalnızca kalori, protein, vitamin ve besin takviyesi üzerinden konuşmak büyük bir eksiklik. Yemek aynı zamanda sosyal bir eylem. Sofra, insanın başka insanlarla bağ kurduğu, konuştuğu, güldüğü, tartıştığı ve hatıralarını paylaştığı bir alan. Özellikle Akdeniz kültüründe yemeğin yalnızca karın doyurmak değil, hayatı birlikte kurmak anlamına gelmesi tesadüf değil. Belki de beynin yaşlanmasını konuşurken yalnızca hangi molekülün hangi sinir hücresini etkilediğini değil, insanların hayatlarının nasıl yaşandığını da konuşmamız gerekiyor.
Ama aynı anda başka bir şeyi de unutmamak gerekiyor: İnsan ömrünü uzatmak tıbbın görevi olabilir; o ömrün gerçekten yaşamaya değer olması ise yalnızca tıbbın işi değildir.
Belki de 21. yüzyılın asıl sorusu “Nasıl daha uzun yaşarız?” olmayacak. Daha zor ve daha insani bir soru bizi bekliyor: Daha uzun yaşadığımız yılları nasıl gerçekten hayat olarak yaşayacağız?