“İki tane Cemil var.”
Bunu bu yazı söylemiyor. Cemil Tugay söylüyor. Temmuz 2025’te, kapının önüne koyduğu işçileri geri alırken kendi ağzıyla kurdu bu ayrımı: “Bir tanesi sizlerle aynı mahallelerde büyümüş bir Cemil. Bir de tüm İzmir’in umutla başkan olarak görevlendirdiği bir Başkan Cemil var.”
Ayrım ona ait. Soru bize kalıyor: Beştepe’nin basamaklarını bu iki Cemil’den hangisi çıktı?
30 Eylül günü Beştepe’de kapalı kapılar ardında yapılan görüşme, sıradan bir belediye başkanı–cumhurbaşkanı teması değildi. Görüşmenin fotoğrafı Erdoğan’ın hesabından paylaşıldı; Tugay ise kabulü, İzmir’in projelerini anlattığı bir ziyaret olarak duyurdu. Görüşmenin ardından AKP’ye geçiş senaryoları ne Külliye’den ne de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden tek bir cümleyle çürütüldü. Kulisler rozet için 7 Ekim’i gösteriyor; Tugay bunu doğrulamadı. Ama siyasal hafıza teşhisi bugünden koyar. Aylardır fısıltıdan uğultuya dönen transfer iddiaları, iktidar kurmaylarıyla sıklaşan temaslar, CHP’den kopuş, Yeni Parti durağını hızla teğet geçiş, Hak-İş ile kurulan samimi münasebetler ve “geçmem” demeyen, yalnızca ayrıntıya tutunan cılız yalanlamalar... Hepsi aynı menzile akıyordu.
Beştepe basamaklarını tırmanan kişi, sadece bugünün Cemil Tugay’ı değildi. Yanında Karşıyaka Belediye Başkanlığı bagajını, kurultayda Özgür Özel’in safında aldığı erken pozisyonu, Tunç Soyer’in tasfiyesiyle açılan alanı, Saraçhane’de Ekrem İmamoğlu’yla çekilen fotoğrafları, kapı önüne koyup sonra “lütuf gibi” geri aldığı işçileri ve en mühimi İzmir sandığından çıkan 1 milyon 292 bin seçmenin iradesini taşıdı.
Mesele bir belediye başkanının saf değiştirmesinden ibaret değil. Asıl düğüm şurada: Bu siyasal metamorfozu doğal bir kariyer hamlesi sayan zihniyeti Tugay nasıl kurdu, o stratejiyle İzmir’in zirvesine nasıl tırmandı?
Yükselen Güneşi Erken Gören
Tugay’ın kariyerindeki büyük ivme, Karşıyaka Belediye Başkanlığıyla başladı. Bu yükselişin bir de onu yukarı taşıyanlar açısından hikâyesi var. Ümit Yaldız’ın SonSöz TV’de aktardığına göre, Tugay’ın Karşıyaka adaylığı Mustafa Özuslu ve Rıfat Nalbantoğlu üzerinden Tunç Soyer’in önüne geldi. Soyer’in desteğini, Kılıçdaroğlu’nun onayı izledi.
2023 CHP Kurultayı’nın koridorlarında ikinci adımı attı. İzmir’deki yerel iktidar Kemal Kılıçdaroğlu’nun gölgesinden çıkmaya cesaret edemezken, Tugay rotayı erkenden değişimcilere kıran az sayıdaki aktörden biri oldu. Başka şansı da yoktu zaten: mevcut CHP yönetimi onu bir daha aday göstermeyeceğini beyan etmişti. Kumar, kaybedecek şeyi kalmamış birinin kumarıydı. Tuttu; Özel genel başkanlık koltuğuna oturdu. Hemen ardından Tugay’ın Büyükşehir adaylığı ilan edildi.
Bu adaylığın anatomisini bizzat kendisi itiraf etmişti: Özel’den randevu almış, adaylığı düşündüğünü söylemiş, “Uygun görmezseniz başvurmam” diyerek mutlak biatını sunmuştu. Dahası, Kılıçdaroğlu kazansaydı Karşıyaka için dahi dosya vermeyeceğini açıkça söylemişti.
Bu süreçte ne İzmir için üretilmiş bir vizyon, ne kentin sokaklarından yükselen bir dip dalgası, ne de bir siyasal iddia vardı. Yalnızca güç merkezinin koordinatlarını doğru zamanda kestiren bir pragmatizm vardı. Özel yönetimi bütün yatırımını Kılıçdaroğlu’na yapan Soyer’i çizdi, Tugay’ı sahaya sürdü. 31 Mart 2024’te sandıktan yüzde 48,97 ile çıktı Tugay; Hamza Dağ yüzde 37’de kaldı. O gün ona oy veren 1 milyon 292 bin yurttaş pusulada bir şahsı değil; iktidara direnen bir kentin varoluş mücadelesini, CHP’nin tarihsel refleksini oylamıştı. Tugay’a verilen mazbata, istediği dükkâna devredebileceği şahsi mülkü değildi. Bu emaneti taşımanın tek güvencesi, Tugay’ın kendi sözüydü.
Kararların Kısa Ömrü ve Günah Keçileri
Büyükşehir koltuğundaki ilk aylar, personelle cebelleşmekle ve bir bürokrat tasfiye şenliğiyle geçti. Göreve getirilenler birkaç ay sonra kapının önüne kondu. Ramazan Tezcan örneği bu savrulmanın aynasıdır. İmamoğlu’na yakın Reform Enstitüsü havuzundan büyük umutlarla İzmir’e çağrılan, Ağustos 2024’te Genel Sekreterlik koltuğuna oturtulan Tezcan, dokuz ay sonra “İstifa et, yoksa kovarım” restiyle karşılaştı. Belediye birimlerinde, ESHOT’ta, iştiraklerde baş döndürücü bir sirkülasyon yaşandı. İZELMAN’da kendi atadığı Umut Tekin’in yerine getirdiği genel müdürü, koltuğu bile ısınmadan görevden aldı. İZBETON’da şirketi kaostan düze çıkartan Hüseyin Sezer de gönderildi.
Bu isimleri seçen, atayan, şehre takdim eden irade hep aynıydı. Ancak başarısızlığın, krizin, tıkanıklığın faturası istisnasız atananlara kesildi. Başkan her yeni günde sütten çıkmış ak kaşık gibi sıfırdan başlıyordu; dünkü kararın maliyetini kovulan bürokratın omzuna bırakıyordu. Tugay’ın kararlarındaki o mutlak kesinlik, sonuçlarındaki trajik kısalıkla tezat içindeydi. Karardan dönmek hata olarak görülmüyordu; her yeni tasarruf, bir öncekini kolektif hafızadan silen bir temizleme mekanizması gibi işletiliyordu. Bu faturanın bazen mecaz olmadığını Hüseyin Sezer örneği gösteriyor. İZBETON’un başına getirilen, sonra görevden alınan Sezer, bugün İZBETON’la bağlantılı bir ihale soruşturmasında tutuklu. Onu atayan irade koltuğunda oturuyor, kulislere göre de yeni bir rozete hazırlanıyor.
İşçiyi Kovan Cemil, Müjde Veren Cemil
Başta andığımız o söz, 2025 işçi krizinin ortasında söylendi. Sendikaya “zamdan feragat etmezseniz 1030 kişi gider” resti çekildi. Yüzlerce emekçi kapının önüne kondu. Sokak ısındı, eylemler büyüdü. Onuncu gün geri adım atıldı; işçiler geri alındı, belediye bu dönüşü adeta bir lütuf, bir “müjde” olarak pazarladı. Dönüş koşulsuz da değildi: Eylül’deki zam Ocak’a ertelendi, iki prim maddesi sözleşmeden çıkarıldı.
Anlaşmanın ardından, konuşmanın devamında hangisinin gerçek olduğunu da söyledi: “Aslında gerçekte ikinci Cemil’in içindeki gerçek Cemil birinci Cemil.” Ardından işçilerden hakkını helal etmelerini istedi. Bu anlatıda sert karar “Başkan Cemil”e düşüyor, merhamet “mahallede büyüyen Cemil”e. Yetki Tugay’da kalıyor, sorumluluk ikiye bölünüyor. İmza ise aynı elden çıkıyordu.
Borges, “Borges ve Ben” öyküsünde kendi içinde ikiye bölünen bir yazarı anlatır: biri sokakta yürür, öbürü kitaplarını yazar. Borges’in yazarı bölünmeye katlanır; Tugay ise bölünmeyi sığınak olarak kullanır. Üstelik bu tek seferlik bir söz de değil. 8 Nisan 2026’da Meslek Fabrikası önünde aynı kalıbı yeniden kurdu: “Benim iki kimliğim var. Biri belediye başkanı, diğeri İzmirli Cemil Tugay”. İşçiyi kovan Cemil ile geri alıp bayram havası estiren Cemil aynı etten kemikten insandı. Özel’in gölgesinde yürüyen Cemil ile aylar sonra onun telefonlarını açmayan Cemil; İmamoğlu için nutuk atan Cemil ile Beştepe’de kabul edilen Cemil aynı beden içindeydi. Bölünen kişi değil, sadece sorumluluğun retoriğiydi. Her virajda sahneye yeni bir Cemil sürülüyor, eski kararın vebali sahneden çekilen o “öteki Cemil”in üstüne yıkılıyordu. Kişi sabit kalıyor, anlatıcı değişiyordu.
Saraçhane Rüzgârından Saray Koridorlarına
İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı yürüyüşünde en öndeydi Cemil Tugay. 19 Mart sonrasında Saraçhane’ye koşmuş, İzmir sokaklarında “Bir Ekrem’i alırsanız arkasından bin Ekrem gelir” sloganları atmıştı.
Fakat iktidar baskısının dozu arttıkça, gür ses hızla sönümlendi. İmamoğlu’yla yan yana görünmenin maliyeti ağırlaşınca, yerini bir anda “belediyecilik rasyonalitesine”, Ankara’dan beklenen kredi onaylarına, bakanlık imzalarına bıraktı. İstanbul ekolünden getirilen bürokratları bir bir eledi; siyasi kavganın bayraktarlığını apar topar askıya aldı. İlk gün meydanda bağırmak kolaydı, baskı kronikleştiğinde mevziyi korumak ise erdem istiyordu. Tugay birincisini vitrin için yaptı, ikincisinin doğurabileceği bedeli ödemeye yanaşmadı.
Aynı döngü Özel ile ilişkisinde de tekrarlandı. 18 Haziran 2026’daki CHP istifasından altı gün sonra, “Özgür Özel’in kuracağı partiden başka hiçbir adrese gitmem, asla” dedi. O “asla”, birkaç haftalık bir ömre sahipti. Yeni Parti kurulduğunda Özel’in telefonlarına yanıt vermedi. “İzmir’e hizmet için bağımsız kalmalıyım” hikâyesini tedavüle soktu.
Arşivin Aynası
Bugün iktidarın kapı eşiğinde duran Cemil Tugay’ın karşısına dikilen tanık, yine kendi geçmişidir.
Yakın bir geçmişte, Enver Aysever’in ekranında ya da mikrofonların önünde transfer iddialarını tepkiyle reddediyordu Cemil Tugay. İhtimalleri elinin tersiyle iterken, siyaseti salt bir kariyer alanı değil, ailevi ve ahlaki bir haysiyet meselesi gibi sunuyordu: “AK Parti’ye geçeceğim iddiaları asılsız; annem evlatlıktan reddeder, eşim beni boşar!” Partisinden ayrılıp iktidar safına geçen belediye başkanlarını —başta Aydın örneği olmak üzere— en sert dille mahkûm etmiş, ahlaki çıtayı bizzat koymuştu: “Partisinden istifa eden belediye başkanı, belediye başkanlığından da istifa etmelidir. Çünkü bu halk bizi şahsımıza değil, partimize oy vererek seçti. CHP’den bağımı koparırsam, koltuğu da bırakırım!”
O gün öyle konuşan Cemil Tugay; halkın iradesini, ailesinin haysiyetini, partinin emanetini kutsayan bir ahlak abidesiydi. Peki ya bugün? Karşımızda, partisinden ayrıldığında koltuğu bırakmayan, Aydın için istediği siyasi namusu sıra kendi koltuğuna gelince “İzmir’e hizmet” kılıfıyla unutturmaya çalışan bir politikacı var. Hangisi gerçek? Tugay bunu işçilerin önünde kendisi söylemişti: Gerçek Cemil, mahallede büyüyen Cemil’di. Peki mikrofon başında ahlak dersi veren de o muydu, Beştepe’ye çıkan da?
Bekleme Odası Olarak Bağımsızlık
Bağımsızlık, hiçbir zaman bir duruş olmadı Tugay için. CHP’den çıkıp iktidar limanına yanaşana kadar oturduğu konforlu bir bekleme odasıydı. Bir yanda eski yol arkadaşlarının telefonları meşgule atılırken, diğer yanda Hazine ve Maliye Bakanı’nın kapısını AKP heyeti eşliğinde çalıyordu. Murat Kurum’la Körfez turları, AKP İl Başkanı Bilal Saygılı ile rutinleşen mesailer, Erdoğan’ı protokolün en ön safında karşılama hevesi...
Ardından Hak-İş sahnesi geldi. Sendika temsilcisinin “Yetkiyi alırsanız memnun olurum” cümlesini kamuoyuna taşıması tesadüf gibi durmuyordu. CHP gelenekleriyle seçilen bir başkanın, iktidarla özdeş bir sendikaya belediye kapılarını aralama arzusu, yaklaşan yeni rozetin habercisi gibi okundu. CHP’den ayrıldıktan sonra patlayan transfer dedikodularında bu yüzden hiçbir zaman “Asla AKP’ye geçmem” demedi; yalnızca “O tarihte geçmedim, o gün form doldurmadım” diyerek arka kapıyı ardına kadar açık tuttu. Son günlerde tablo bir adım daha netleşti. Tugay, Atatürkçü Düşünce Derneği Karşıyaka Şubesi'ndeki üyeliğini sonlandırdı. Sosyal medyada bir kullanıcı ona, AKP'ye geçerse belediye işçilerini çıkarıp çıkarmayacağını sordu. Yanıtı şuydu: "…işini yapan hiçbir kimseye hiçbir şey olmaz." Sorunun "AKP'ye geçerseniz" kısmına tek kelime etmedi. Üstelik "işini yapan" şartı, bir zamanlar "zamdan feragat etmezseniz 1030 kişi gider" diyen kişiden geliyordu.
Daraltılmış yalanlamalar, genişletilmiş bir kaçış alanını saklamak içindi.
Son Perde Geçmişi Yeniden Yazar
Siyasette çıkarın adı çoğu zaman “hizmet” olur, korkunun adı “itidal”, teslimiyetin adı ise “uyum”.
Tugay o rozeti yakasına takarsa muhtemelen İzmir’e gelecek kamu yatırımlarından, kenti ideolojik kavgalara kurban etmeme yüceliğinden dem vuracak. Yine iki Cemil yaratacak: Biri partisinden ayrılmak zorunda kalan kırgın siyasetçi, diğeri kentine fedakârlık yapan hizmet aşığı başkan.
Siyasetin de hayatın da acımasız bir kuralı vardır: Son hamle, geçmişteki tüm hamlelerin niyetini baştan aşağı yeniden yazar.
O son hamle yapılırsa, kurultayda Özel’e verilen erken destek artık bir ilke değil, bir ikbal avcılığı olarak okunur. Saraçhane kürsüsündeki duruş, davaya sadakat değil, o gün güçlü olana yaranma telaşına dönüşür. “Özel’in kuracağı partiden başka hiçbir adrese gitmem, asla” sözü, günü kurtarmak için edilmiş bir lafa indirgenir.
Aday belirleme mekanizmalarının kusurları vardır; tartışılabilir, tartışılmalıdır da. Burada onu yükseltenlerin de cevaplaması gereken sorular var. Karşıyaka’dan Büyükşehir’e uzanan yolda Tugay’da ne gördüler? Yönetme becerisini hangi sonuçlarla ölçtüler, siyasi bağlılığına hangi davranışlarına bakarak güvendiler? Adaya kefil olmak, seçmenden onun için güven istemektir. Ama hiçbir kusurlu mekanizma, bir siyasetçiyi kendi sözünden muaf kılmaz. Cemil Tugay’ın rotası, başkasının değil, kendi kararlarının toplamıdır.
Seçmenin sandıktaki iradesini bavula koyup karşı partiye taşıma cüretini gösteren siyasetçi, bir düzenin kurbanı ya da kazası değildir. Bu rotanın her virajında farklı seçenekler vardı; her seferinde seçimi yapan Tugay’dı.
Sahneye kaç Cemil sürülürse sürülsün, altındaki imza tek: Cemil Tugay.