Bir kız yürüyor…

Sabah henüz tam açılmamış. Şehrin camlarında geceden kalma puslu bir karanlık var, köşedeki sokak lambası daha sönmemiş. Kızın gideceği yer belli, varacağı dakika belli. Birazdan bantlar dönecek, makineler gürültüyle uyanacak. Günün ilk ışığı tül perdelere vurduğunda, onun elleri çoktan çalışıyor olacak.

Alpay’ın aramızdan ayrıldığını duyduğumda aklıma ilk o geldi: Fabrika Kızı.

Bir şarkıcının ardından, yüzünü hiç görmediğimiz bir işçi kadını düşünmek… Sesini yitirdiğimiz bir adamı, o sesle hayatımıza ilişmiş bir imgede aramak. Onu hatırlamak için sabahın ayazında durağa doğru adımlarını sıklaştıran herhangi bir kadını görmek yetiyor.

“Fabrika Kızı” başlıyor. Şehir uyanıyor.

* * *

Alpay’ın sesinde, kelimelerin acele etmeden yerleştiği geniş, ferah bir açıklık vardı. Cümleyi telaşa vermez, bazı hecelerde bilerek oyalanır, sonra sessizce yoluna devam ederdi. Anlattığı kederin kendi başından geçtiğine inanırdınız. Daha şaşırtıcısı, kendinizin adlandıramadığı bir sızıyı ilk kez onun telaffuzunda duyardınız. O sesin eski bir terbiyesi vardı: Türkçenin seslerini birbirine çarptırmadan, duyguyu gösterişe kurban etmeden söyleme becerisi.

Bu terbiyenin kökünde, 1935'te Ankara’da başlayan bir hayat vardı. Hukuk fakültesi amfileri, bir de futbol. Kendi anlatımıyla milli takıma kadar uzanan bir hevesi, babasının bir sözüyle bırakmıştı. Yıllar sonra bile bunu bir iç çekişle anlatmıştı. Sonra kulüpler, orkestralar, başka dillerin rüzgârı geldi. İspanyolca söyledi, Fransızca ve İtalyan şarkıların kıvrımlarından geçti. Sesinin ufkunda hep Akdenizli, uzak şehirler vardı. Türkiye’nin kulağını dünyaya açtığı yıllardı. Pikaba yeni konmuş bir 45'lik, bir kuşağın anne babasından başka türlü sevme ve başka türlü kederlenme isteği demekti. Bugün birbirine karşıt sayılan türler onun sesinde aynı masaya oturabiliyordu.

Peki bu adamın, dört dilde şarkı söyleyen, limanlara bakan bu sesin fabrikayla ne işi vardı?

1970'te bu repertuvara, limanların hiçbirine benzemeyen bir sokak girdi. Ne uzak bir şehir vardı o şarkıda, ne Akdeniz’in bir akşamı. Sabahın köründe, tütün kokan bir kapıya yürüyen bir kız vardı yalnızca. Sözü ve müziği Bora Ayanoğlu’na aitti; Cibali Tütün Fabrikası’nın tütün tozu yutmuş kadınlarından esinlenmişti. Alpay’ın o yıl doldurduğu plak, hikâyeyi memleketin bütün ahşap pencerelerinden içeri taşıdı.Ayanoğlu’nun anlattığına göre, o yıllarda bir 45'lik bin, bin beş yüz arası satarken bu plak otuz bin sattı. Naim Dilmener’in tanımıyla, işçi sınıfını Türkçe popa sokan ilk şarkıydı.

Aşk şarkılarının arasına, mesai saati girmişti artık.

* * *

Bir kadının güzelliğine bakarken parmaklarındaki nasırı ve omuzlarındaki yorgunluğu da görüyorduk. Gidişini izlerken nasıl bir hayata mahkûm olduğunu biliyorduk.

Ama bu “biz”i bir an durdurmak gerek. Şarkıyı anlatan göz, sevgilinin ya da yoldan geçenin gözü. Kızı gören, kızın olmadığı bir yerden bakıyor. Ben de bu yazının başında aynısını yaptım. Yüzünü görmediğim bir kadını pencereden izledim. Bakışın bir konumu var. Bu konum çoğu zaman sabah ayazında durakta bekleyenin değil, sıcak bir odada plağı dinleyenin konumu.

Şarkının gücü bir ideoloji dikte etmemesindeydi. Birini fark ettiriyordu. Her sabah aynı saatte önümüzden geçen, otobüste yorgunluktan omzu omzumuza çarpan, yüzüne bakmayı unuttuğumuz bir kadını. Sonradan bu şarkıyı bir sınıf şarkısı olarak sahiplenenler, 15-16 Haziran’ın havasıyla okuyanlar oldu. Ama şarkının kendisi bir bildiri değildi, bir fark edişti.

Ve o kızlar bir gün konuştu:

Samsun Tütün Fabrikası’nda çalışan kadın işçiler, Alpay ve Ayanoğlu’na yüzlerce imzayı sığdırabilmek için tuvalet kâğıdı rulolarına yazıp bir teşekkür mektubu gönderdiler. İncecik, açıldıkça uzayan bir kâğıt. Gün boyu makine tıkırtısında aşınan ellerin, bu kez var olduklarını söylemek için bir kâğıda eğilmesi. Şarkının yüzünü hiç görmediğimiz kızı, ilk kez çoğul ve kendi imzasıyla konuşuyordu.

Bir yorumcunun bu dünyadaki yerine daha sahici bir terazi bulunabilir mi?

Elbette o şarkıya bugün baktığımızda bir sızı daha var. Şarkının o kıza vaat ettiği tek kurtuluş, dönemin çizdiği sınırlar içinde bir ev, bir evlilik ve bir erkeğin şefkatiydi. Bugün kadın hareketi o kız için daha fazlasını istiyor: Kendi sesini, kendi kaderini, kimsenin merhametine muhtaç olmadan kuracağı özgür bir sabahı. Şarkıyı yarım asır sonra hâlâ dinliyorsak, biraz da onun eksik bıraktığı yerlere içimizden itiraz edebildiğimiz için dinliyoruz.

Biz değiştik. Bantların yerini yavaş yavaş robotlar, kayıt dışı atölyeler aldı, sömürünün biçimleri değişti. Ama sabahın altısında servis bekleyen kadının yediği ayaz eskisi gibi.

* * *

O ses, yıllar sonra başka gençlerin adlarını da taşıdı.

22 Mart 2019, Zorlu PSM. Alpay sahnede, seksen üç yaşında. Arkasındaki dev ekranda Deniz Gezmiş’in, Yusuf Aslan’ın, Hüseyin İnan’ın ve Gezi’de ölenlerin yüzleri beliriyor. “Ellerinde Güllerle”yi onlara adıyor. Salonda bir alkış fırtınası. Haftalar sonra, hakkında soruşturma açıldığı duyuldu.

Şarkının hesabı soruluyordu.

Alpay geri adım atmadı. O gece her konserinde yaptığını yapmıştı. Yurttaş olmanın devleti eleştirme hakkını da barındırdığını söyledi, eğilip bükülmeden. Onca yıldan, onca plaktan sonra yalnızca sevilen şarkılarını söyleyip alkışları cebine koyarak evine çekilebilirdi. Yapmadı. Hatırlamanın suç sayıldığı bir zamanda, hatırladığını herkes duysun istedi.

Ankara’da sokak ortasında vurulan Ethem Sarısülük için de bir ağıt yakmıştı. Bir annenin bir daha duyamayacağı sesi geri getiremeyeceğini biliyordu elbette. Ama o çocuğun adının unutulmasına razı gelmedi.

“Fabrika Kızı”nı söyleyen gencecik adamla, seksen üç yaşında soruşturmaya göğüs geren adamı yan yana koyuyorum. Birinin önünde henüz açılmamış uzun bir ömür, ötekinin ardında bir asıra yaklaşan, dimdik duran bir ömür. Arada İspanyolca 45'likler, Attila İlhan şiirleri, açık hava konserleri. Ve sabah karanlığında işe giden isimsiz bir kadından fotoğrafları duvarlarda kalmış gençlere uzanan bir duyarlılık, hiç gevşemeyen bir dikkat.

Alpay’ın sesindeki terbiyeden söz etmiştim. O terbiyenin içinde bir sağlamlık da var. Türkçe'nin hecelerini incitmeden tartan bir adam, sırası geldiğinde kimlerin adını anması gerektiğini bildiğini de gösterdi.

* * *

Ve “Eylül’de Gel”.

“Fabrika Kızı”nı bir başkasının sabahı gibi dinlerim. “Eylül’de Gel”i ise kendi akşamım gibi. Ne zaman çalsa içimde bana ait olmayan ama dinledikçe benim kıldığım bir güz açılır. Şarkıların tekinsiz bir gücü var. Kendi çocukluğunuzda ya da gençliğinizde dinlememiş olsanız bile, bir şarkı sizin geçmişiniz olabiliyor. Sizden önce sevilmiş bir kadını özleyebiliyor, yaşamadığınız bir ayrılığın hüznüyle pencere kenarına oturabiliyorsunuz.

Bir şarkıcının ömrü, hiç tanımadığı insanların evlerinde tamamlanır. Hangi masada kadehlerin onunla kalktığını, hangi karanlık odada bir ayrılığın onun sesiyle yaşandığını asla bilemez. Arkasında bir ses bırakır ve çekilir. Biz o sesin etrafında büyür, yaşlanır ve eksiliriz.

Şimdi dönüp “Fabrika Kızı”nı yeniden başlatıyorum.

Bir süre ölümün gölgesiyle dinleyeceğiz onu. 1970'in o duru sesiyle, bugün doksan bir yaşında aramızdan ayrılan yaşlı adam arasındaki yarım asırlık mesafeye bakacağız. Birkaç dakikalık bir manyetik bantta bir insan hayatının nasıl bu kadar taze kalabildiğine şaşarak.

Sonra şarkı beni yine o kıza götürecek. Sabahın ayazına. Kızın telaşlı adımlarına. Başkaları için henüz başlamamış güne.

Alpay orada duruyor işte, sönmemiş sokak lambasının altında.

Kız uzaklaşıyor.

Sesi biraz daha açıyorum…