Yeni Asır’daki Tugay söyleşisinin söylem analizi...

"Bu yazıda, Tugay’ın AK Parti’ye geçiş kararını nasıl savunduğunu inceliyorum. Söyleşiyi, seçmeni ikna etmek ve kendisini İzmir uğruna zor bir karar almış başkan olarak anlatmak için kurduğu bir hikâye olarak okuyorum. Açıklamalarını hem birbirleriyle hem de önceki sözleriyle karşılaştırıyorum; gerekçelerinin nerede çeliştiğine, hangi soruları cevapsız bıraktığına bakıyorum. Kapalı görüşmelerde ne yaşandığını veya asıl niyetinin ne olduğunu bildiğimi ileri sürmüyorum. Sorduğum soru şu: Tugay’ın anlattıkları, parti değiştirmesini ve verdiği sözden dönmesini açıklıyor mu? Tugay’ın söyleşisi uzun olduğundan “yakın okuma ve karşılaştırmalı söylem analizi” olarak adlandırabileceğim bu yazı da uzun oldu"

Cemil Tugay, Yeni Asır'da yayımlanan söyleşilerinde AK Parti'ye geçişini savunuyor. İzmir'in sorunlarını çözmek için hükümetin desteğine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Murat Kurum'un sıcak tavrından, Erdoğan'ın babacan yaklaşımından ve törende yanında durmasından etkilenmiş. Bu ilgiyi, İzmir'e verilecek desteğin güvencesi sayıyor. Tepkileri kent için katlandığı bedel olarak görüyor, eleştirenleri haksızlıkla suçluyor, İzmirlilerden de sonuçlara bakmalarını istiyor.

Seçmenin sorusu ise çok basit. Özel'in kuracağı partiye katılacağını söyleyen Tugay neden AK Parti'ye geçti? Hükümetle bağımsızken de çalışılabileceğini kendisi de kabul ediyorsa, hizmet için parti üyeliği neden gerekti? Söyleşide bu sorulara somut bir cevap yok. Ağustos 2025'te AKP'ye geçme ihtimalini “milyonda bir bile” görmediğini söylemişti. Ocakta aynı iddiaları yalanlarken geçerse annesinin kendisini evlatlıktan reddedeceğini, eşinin boşayacağını anlatmış, “AKP'ye geçsem öncelikle yakın çevremdekiler yüzüme bakmaz” demişti. Söyleşi boyunca Tugay'ın iyi niyetini, güvenini ve çektiği sıkıntıyı okuyoruz. Sözünden neden döndüğünü anlayamıyoruz.

1. Gazete baştan taraf

Yeni Asır söyleşiyi sunarken kararı "tarihî", niyeti "samimi" diye niteliyor. İkinci günkü bölümde Tugay’ın "kırılan kalbinden" söz ediyor. Daha ilk satırlarda hüküm verilmiş oluyor: Başkan iyi niyetli, tepki gösterenler yanlış anlamış, Tugay’ı incitmiş. Yeni Asır okuru sorgulamaya değil, anlamaya hazırlanıyor.

Sorular da bu çizgiyi izliyor. Erdoğan'ın törende yanında beklemesi ona nasıl hissettirmiş? Tugay gurur duyduğunu, İzmir'e destek verileceğinden emin olduğunu söylüyor. Sorulması gereken soru gelmiyor: Birinin sizin yanınızda durmasının İzmir'e ne faydası olacak?

Gazeteciler "AK Parti'ye geçmem" sözünü de hatırlatıyor. Tugay "O dönem öyle düşünüyordum" diyor, Yeni Parti'de içine sinmeyen şeyler olduğunu ekliyor. Ne olduğu sorulmuyor. Yaşam tarzı konusunda da böyle. Tugay İzmirlilerin hayatına müdahale edilmeyeceğini söylüyor, ama mesela belediyenin kendi tesislerinde içki servisinin sürüp süremeyeceği sorulmuyor. Genel bir güvence veriliyor, somut bir uygulamayla sınanmıyor.

2. Teklif ne zaman, nasıl geldi?

Tugay süreci şöyle anlatıyor: Kurum "Keşke sen AK Parti'ye gelsen de daha uyumlu çalışsak" demiş. "O gün Bakan Murat Kurum'un bana olan sıcak ve dostane tavrından çok etkilendim" diyor. Sonra konu Cumhurbaşkanı'na iletilmiş, o da böyle bir şeyi istemiş. Tugay "Epeyce bir düşündüm" diyor.

AK Parti İzmir İl Başkanı Bilal Saygılı ise daha eski bir hikâye anlatıyor: "Yaklaşık bir buçuk yıl boyunca ilmik ilmik, nakış nakış işleyerek" Tugay'la temas sürdürmüşler. Teklif yaptıklarını ve konuyu Erdoğan'a ilettiklerini de söylüyor. Teklifin tarihini vermiyor, dolayısıyla hangi aralıkta transfer konuşulduğunu bilmiyoruz. Ama bir buçuk yıl boyunca ne konuştuklarını merak ediyoruz.

İki anlatı arasında boşluk var. Saygılı uzun bir çalışmadan söz ediyor, Tugay kendisini etkileyen bir görüşmeden. Saygılı'yla ne zaman görüşmeye başladı, teklife ilk ne cevap verdi? İzmir için hangi kaynaklar konuşuldu, ne söz verildi? Tugay'ın anlatımında bunların yerini Kurum'un sıcaklığı alıyor. Böylece parti değiştirme teklifi dostça bir yardım önerisine dönüşüyor. İzmir adına verilen bir kararın gerekçesi, Tugay’a gösterilen yakınlık oluyor.

3. Üç yol vardı, Tugay ikisini gösteriyor

Tugay, Kurum'a bağımsızken de birlikte çalışıp çalışamayacaklarını sormuş. Cevabı şöyle aktarıyor: "Öyle de olur ama siyasetin doğası gereği AK Parti'yle olursan daha da başarılı işler yaparsın."

Bakan bağımsız bir başkanla çalışılabileceğini kabul ediyor, parti üyeliğinin neden daha fazla başarı getireceğini ise izah etmiyor. Tugay bir seçeneği atlayarak önüne iki yol koyuyor: "Ya iki buçuk sene daha mevcut şartlar içerisinde elimden geleni yapacağım ama muhtemelen verdiğimiz sözleri yerine getiremeyeceğiz. Ya da AK Parti hükümeti, İzmir'e yardımcı olacaksa onlarla birlikte çalışayım." Üçüncü yol, yani bağımsız kalıp hükümetle çalışmak, listede yok.

Retorik kuramcısı Kenneth Burke dilin oluşturduğu algı filtrelerinden bahseder. Örneğin, aynı protestoyu “hak arama mücadelesi” veya “kamu düzenini bozan olay” diye adlandırmak, dikkatimizi farklı yönlere taşır. İlkinde taleplere ve haklara, ikincisinde düzenin bozulmasına odaklanırız. Bir olaya verdiğimiz ad, bakışımızı bir yöne çekip diğerlerini gölgede bırakır. "AK Parti'ye katılmak" bir siyasal bağlılık kararıdır. "Hükümetle çalışmak" ise hizmet tercihi gibi durur ve kimse karşı çıkmak istemez. Tugay ikinci adı seçince, itiraz edenler hizmete karşı çıkmış görünüyor. Oysa kamuoyunun itirazı Ankara'yla çalışılmasına değil, parti değiştirilmesine.

Tugay'ın haklı gibi görülebileceği bir nokta var. Belediyeler borçlanma izni, yatırım onayı ve kaynak için merkeze bağımlı; kapıların partili başkanlara daha kolay açıldığını düşünenler de az değil. Tugay da buna inanıyorsa açıkça söylemeliydi: "Bu düzende destek partiye göre dağılıyor, ben de partili oldum." Söylemiyor. Söylese, 15 Mart 2024'te "rant kapısı" diye eleştirdiği tutumu fiilen kabul etmiş olurdu.

Tugay itirazları bir de şöyle savuşturuyor: AK Parti 24 yıldır hükümet ve İzmir'i valisiyle, kaymakamıyla, emniyetiyle zaten hükümet yönetiyor. Bu cevap, itirazı başka bir yere çekiyor. İzmirlinin derdi hükümet kurumlarının kentte bulunması değil, seçtiği başkanın iktidar partisine geçmesi. Üstelik bu argüman Tugay'ın kendi gerekçesini de zayıflatıyor. Devlet bu kadar kurumla zaten oradaysa, destek için parti değiştirmenin lüzumu neydi?

4. Eski sözler, yeni güven

Tugay devraldığı belediyeyi "plansız, programsız, adeta kadrosuz" diye anlatıyor. Kentsel dönüşümü İzmir'in en önemli sorunu olarak görüyor ve en büyük korkusunun diri fayların üzerinde yaşamak olduğunu söylüyor. Bu çerçeveye göre geçişe itiraz edenler, kentin güvenliğini umursamayanlar oluyor.

Ama deprem riski, hükümetin İzmir'e destek vermesini gerektirir. Başkanın parti değiştirmesini değil. Bu desteği almak için parti değiştirmek gerekiyorsa, insanların güvenliğinin siyasi angajmana bağlandığı anlamına gelmiyor mu? Tugay'ın kararı böyle bir koşulu kabul ettiğini gösteriyor.

Üstelik kendisi daha önce tam tersini söylüyordu. 15 Mart 2024'teki paylaşımında "çeşitli bahanelerle İzmir'e yatırım yapmayı erteleyen merkezi hükümetin şehrimizi bir rant kapısı olarak görmesinin" her zaman karşısında olacaklarını yazmış, sosyal demokrat belediyeciliğin öz kaynaklarla hizmet verebildiğini söylemişti. T24 söyleşisinde ise şunu sormuştu: "Sadece tek bir kişiye sorarak icraat yapan bir partide bunlar nasıl olabilir? Dünya görüşümüzle uyuşmaz." Şimdi İzmir için aynı kişinin desteğine güveniyor ve gerekçesi şu: "Bugün beni orada yalnız bırakmayan Recep Tayyip Erdoğan'ın, önümüzdeki süreçte İzmir'i de yalnız bırakmayacağına eminim."

Sözcü'nün aktardığı bölümde Tugay, AK Parti’ye geçişten sonra değişecek tek şeyi şöyle tarif ediyor: Çok daha hızlı ve yoğun bir belediye hizmeti, şehre gelecek yatırımlar. Yatırım geçişle geliyorsa, destek zaten parti üyeliğine bağlanmış demek. Bağımsız kalsaydı bu yatırımlar gelmeyecek miydi sorusu ortada duruyor.

Hangi proje, ne kadar kaynak, ne zaman? Bu soruların yerine kişisel yakınlığını koyuyor Tugay. Tek adam yönetimine itirazı neden ortadan kalktı? Merkezi hükümetin yatırımları erteleme tutumu mu değişti? Erdoğan'ın kendisine iyi davranması bu itirazları nasıl giderdi? Bu soruların hiçbiri söyleşide sorulmuyor.

Tugay kendi dönemini de anlatıyor: Bütçeyi denkleştirmiş, kadroyu toparlamış. Ama kendi yönetiminin aksayan yanlarından, yapılmayan yatırımlardan, verilmeyen hizmetlerden söz etmiyor. Başarıyı kendisine yazıyor, eksikleri devraldığı koşullara, önceki belediye başkanlarına bağlıyor.

5. Verilmiş bir söz var

24 Haziran'da Tugay "Özel grubuyla hareket edeceğim ve kuracakları partide yer alacağım" demişti. Kurum’a dört aydır bağımsız çalıştığını söylüyor ve Özel'in partisine neden katılmadığını somut olarak anlatmıyor. "O dönem öyle düşünüyordum" cevabı da fikir değiştirme hakkını kullandığını gösteriyor, ama verdiği sözü ortadan kaldırmıyor. Yeni Parti'de içine sinmeyen şeylerin ne olduğunu da açıklamıyor. Orada neye itiraz etti, AK Parti'de neyi daha doğru buldu? Sözcü'nün aktardığı bölümde bir ipucu var: Yaşadığı süreçte Türkiye'deki kutuplaşma siyasetini fark ettiğini söylüyor. Geç de olsa bu durumu anlaması bir tür gerekçe olabilir ama hazirandaki sözden neden dönüldüğü sorusuna cevap vermiyor.

"Ben değişmedim" demesi de bu soruyu cevaplamıyor. Siyasete "kimsesizlerin kimsesi olmak için" girdiğini söylüyor, Atatürk'ün sözünü anıyor ve AK Parti'nin de bu mirasa sahip çıkabileceğini savunuyor. Burke buna "özdeşleşme" der: İnsanlar ortak değerleri vurgulayarak bağ kurar. Tugay da eski seçmenine şunu söylüyor: Adresim değişti ama sizin değerlerinize bağlıyım. Sözcü'nün aktardığı kısımda da aynı çizgide: Daha önceki değer yargılarının aynen sürdüğünü, vatanına ve milletine bağlı biri olduğunu söylüyor. Erdoğan'ın aynı sözü kullanmasını da AK Parti'nin Cumhuriyet'in mirasına sahip çıktığına kanıt sayıyor. Oysa bunu anlamak için söylenenlere değil, yapılanlara bakmak gerekiyor.

Değerleri hiç değişmediyse, daha önce yanlış bulduğu hatta ahlaki mesele olarak sunduğu parti değiştirmeyi şimdi doğru bulmasını nasıl açıklıyor? Sadece amacının iyi olduğunu söylüyor. Artık İzmir için yeni sözler veriyor ve kararına güvenilmesini istiyor. Önceki sözünden neden döndüğünü bilmeden yenisine neden güvenelim?

6. Özgürlükler: "Belediye neyi durdursun?"

Kordon'daki eğlence mekânları ve yaşam tarzına müdahale kaygısı sorulunca Tugay, yasağın merkezi hükümetten gelebileceğini söylüyor ve soruyor: "Belediye neyi durdursun?"

Bir belediye merkezin her kararını engelleyemez, doğru. Ama itiraz edebilir, kentlinin hakkını savunabilir. Belediyenin restoranlarında ve sosyal tesislerinde içki servisi devam edecek mi? Bu soruya kendi adına net cevap verebilir. Soran olmamış.

AK Partili belediyelerin yönettiği şehirlerde kısıtlama görmediğini söylüyor, kendisinin görmemesi böyle bir sorun olmadığını kanıtlamaz. Ayrı bir yerde, ne bakanlardan ne Cumhurbaşkanı'ndan ne yerel AK Partililerden “yasak getirelim” diye tek bir cümle duymadığını, böyle bir şeyin mümkün olmadığını söylüyor. Bu da bir gözlem, intiba; kanıt değil. Üstelik yasağın merkezden gelebileceğini kendisi kabul ettikten sonra "mümkün değil" demesi çelişkili duruyor. İnsanların kutuplaştırma siyasetiyle korkutulduğunu söylüyor. Böylece İzmirlinin yaşam biçimine müdahale endişesi siyasi amaçla yayılmış bir korkuya dönüşüyor. Kaygının nedenleri sorulmuyor, kaygısının yersiz olduğuna karar veriyor Tugay.

7. Oy kime verildi, utanması gereken kim?

Tugay İzmirlilere soruyor: "Ne yapmam için oy verdiniz?" Belediye başkanlığı yapmaya devam ettiğini, başka bir şey yapmaya çalışmadığını söylüyor. Oysa parti değiştirmek, belediyecilikten ayrı bir siyasi eylem. Ama İzmirli onu CHP adayı olarak seçti. Oy isterken yaptığı iktidar eleştirileri ve verdiği sözler ve İzmir’in yirmi beş yıllık siyasi tercihi de o seçimin parçasıydı. Seçmen, başkan seçerken kenti yönetsin diye 'karar yetkisi' verir; fakat sandıkta verdiği 'iradeyi' başka bir partiye devretme vekâleti vermez. Şato'daki toplantıdan sonra tepki gösterenlerin de geçişin mantığını anladığından emin olduğunu söylemiş Tugay. Nasıl gerekçe üretildiğini anlamak, kararı onaylamak demek değil. Kamuoyu iktidardan destek beklediğini anlayabilir ve yine de bunun parti değiştirmeyi haklı kılmadığını düşünebilir. Tugay’ın yöntemine sosyolojide nötralizasyon deniliyor. Sosyolog Sykes’e göre ihlal eden kuralı yok saymaz, daha yüksek bir sadakate, aileye, kente vs. başvurarak kuralı kendisi için geçersiz kılar.

Tugay kararı için "Çok düşündüm, risk aldım, ateşten gömlek giydim" diyor. Tepkiyi İzmir için göze aldığı bir fedakârlık olarak anlatıyor, sözüne güvenen seçmenin hayal kırıklığına ise hiç değinmiyor. Sonra eleştirenlere dönüyor: "Resmen bir linç kampanyası yürütülüyor. (…) Adeta 'vatan haini' ilan edildim; 'İzmir'i işgal ettiler' gibi laflar ediliyor. İnsan bu lafları ederken hakikaten utanır."

Hakarete itiraz etmekle siyasi eleştiriyi cevaplamış olmuyor. Sosyologlar Scott ve Lyman'ın "kınayanları kınama" dediği taktiği kullanıyor. "Sözünü neden tutmadın?" sorusuna, bir yer değiştirme yaparak "bana bunları söylemeye utanmıyor musunuz?" diye karşılık veriliyor. Tugay en ağır suçlamaları öne çıkararak popülist bir kaydırma yapıyor; böylece sözünden neden döndüğüne ilişkin itirazları arka plana itiyor, ön planda kendi mağduriyetini sunuyor. Kamuoyunu tepki gösterenleri kınamaya çağırıyor. Öfkeli seçmen, kararı sorguladığı için Tugay tarafından utanmak zorunda olan bir grup olarak tasvir ediliyor.

Son olarak Tugay, hemşerilerine “bizi sonuçlarımız üzerinden değerlendirin” çağrısı yapıyor. Ama Otogar metrosunun başlaması ya da Ankara'dan kaynak aktarılması, haziranda verilen sözden neden dönüldüğünü açıklamıyor. Üstelik bu yatırımlar zaten kentin hakkı ve iktidarın yükümlülüğü, bu durumu en iyi geçmiş zamandaki CHP’li Tugay biliyor. Yatırımları transferin kazanımı diye sunmak, kentin anayasal hakkını parti üyeliğiyle elde edilmiş bir lütuf, bir siyasi ganimet gibi göstermek oluyor.

Tugay bu söyleşide kendisine bir siyasi hikâye kuruyor. İzmir için destek arayan, Erdoğan’a güvenen ve kent uğruna tepkiyi göze alan başkan olarak meşrulaştırıyor kendisini. Bu hikâye, bundan sonra alacağı kararları savunmasına ve yeni politikasına da yarayacak. Hizmet geldikçe geçişini haklı göstermeye çalışacak, itirazları da hizmet uğruna ödediği bedel olarak anlatmayı deneyecek.