İran Savaşı, Geçim Krizi ve Trump İkilemi

Amerikalılar 3 Kasım’da Kongre ara seçimleri için sandık başına gidiyor. İkinci başkanlık döneminin ortasındaki Donald Trump açısından tablo kritik: Cumhuriyetçiler hem Temsilciler Meclisi’ndeki hem de Senato’daki çoğunluklarını kaybedebilir. Üstelik Demokratlar yalnızca geleneksel kalelerini korumakla kalmıyor; Kansas, Texas ve Alaska gibi muhafazakâr omurganın en sert olduğu eyaletlerde dahi Senato sandalyelerini zorluyor. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun el değiştirmesi, Beyaz Saray’ın Kongre’den bütçe ve yasa geçirmesini doğrudan tıkayacak. Senato’nun kaybedilmesi durumunda ise Trump’ın üst düzey kabine atamaları ve federal yargıç onayları fiilen kilitlenecek.

Kamuoyu yoklamaları Beyaz Saray açısından belirgin bir aşınmaya işaret ediyor. Reuters/Ipsos’un 22–26 Ekim tarihli ulusal araştırmasında sandığa gitmesi muhtemel seçmenlerin yüzde 53’ü Demokratları, yüzde 44’ü ise Cumhuriyetçileri destekliyor. Hem Emerson’ın sahadan topladığı veriler hem de CNN’in anket ortalamaları Demokratların 9 ila 10 puanlık bir üstünlük yakaladığını teyit ediyor. Trump’ın genel görev performansını onaylayanların oranı yüzde 32’ye gerilerken, hayat pahalılığıyla mücadelesini başarılı bulanların oranı ise yalnızca yüzde 20. Benzin, gıda, kira ve sağlık harcamalarındaki tırmanışa İran savaşının getirdiği doğrudan maliyetler eklenince, aile bütçelerindeki açık derinleşti. Demokratlar da kampanya stratejilerini tam bu kırılma hattına kurarak Cumhuriyetçi adayları Trump’ın ekonomi ve güvenlik faturasını üstlenmeye zorluyor.

Cumhuriyetçi Parti içinde aday profilini ve siyasi çizgiyi halen büyük ölçüde Trump şekillendiriyor. Ancak ekonomi ve savaş gerekçesiyle Beyaz Saray’dan kopan merkez seçmenin, bizzat Trump’ın referansıyla vitrine çıkan adaylara nasıl oy vereceği sorusu Cumhuriyetçi stratejistlerin en temel çıkmazı haline gelmiş durumda.

Kongre’de Güç Dengesi ve Matematik

Temsilciler Meclisi’nin 435 sandalyesinin tamamı yeniden oylanıyor; mecliste kontrolü sağlamak için 218 sandalye şart. Cumhuriyetçiler mevcut aritmetikte kıl payı bir çoğunluğa sahip. Demokratların bu kanadı ele geçirme ihtimali Senato’ya kıyasla çok daha yüksek görünse de ulusal anketlerdeki oy farkı sandalye dağılımına doğrudan yansımayabilir. Zira ABD’deki dar bölge seçim sistemi ve eyaletlerde seçim bölgelerinin sınırlarıyla partizanca oynanması, Cumhuriyetçilere yapısal bir avantaj sağlıyor. Buna rağmen seçim dinamiklerini izleyen bağımsız Cook Political Report, ekim ayı boyunca Demokratların lehine dönen seçim çevrelerinin sayısını artırdı ve son olarak 30 Ekim’de 12 bölgeye ilişkin tahminini muhalefet lehine güncelledi.

Senato cephesinde ise aritmetik daha çetin. Mevcut dengede Cumhuriyetçilerin 53, Demokratların 45, Demokratlarla ortak oy kullanan bağımsızların ise iki sandalyesi bulunuyor. Bu seçimde yenilenen 35 sandalyenin 22’si Cumhuriyetçilerin elinde. Demokratların ellerindekileri korurken Cumhuriyetçilerden en az dört sandalye koparıp 51’e ulaşması gerekiyor; çünkü 50-50’lik bir eşitlik tablosunda Senato Başkanı sıfatıyla oy kullanan Başkan Yardımcısı JD Vance ibreyi Cumhuriyetçilere çeviriyor. Cook analizine göre Alaska, Iowa, Kansas, Maine, Michigan, Ohio ve Texas yarışları tamamen bıçak sırtı. Demokratlar Michigan’da savunmada kalırken, diğer altı eyalette doğrudan Cumhuriyetçi kaleleri düşürmeye odaklanıyor.

Muhafazakâr Havzada Demokratların Pragmatik Dönüşü

Geleneksel olarak Cumhuriyetçi sayılan coğrafyalarda yarışan Demokrat adaylar, Washington merkezli kültürel ajandayı bir kenara bırakarak yerel ve somut geçim meselelerine yaslanıyor. Bu adaylar muhafazakâr tabandan kendi değer dünyasını terk etmesini talep etmiyor; aksine dini referanslar ve yerel geçim dinamikleri üzerinden tabana ideolojik çatışmadan uzak, pragmatik bir alternatif sunuyor.

Bu taktik dönüşümün en somut karşılığı Alaska’da görülüyor: Balıkçı bir aileden gelen Mary Peltola, Cumhuriyetçi Dan Sullivan karşısındaki kampanyasını büyük trol teknelerinin yerel balıkçılığa vurduğu darbe, yakıt fiyatları ve izole yerleşimlerin geçim darlığı üzerine kurarak yerel doku üzerinden doğrudan muhafazakâr oyları topluyor. Benzer bir pragmatizm Texas’ta çok daha radikal bir dille sahneleniyor; alışıldık sol retoriği bir kenara bırakan James Talarico, Hristiyan ahlakı ve İncil referanslarıyla konuşarak yoksulluğu, göçmen haklarını ve sermaye tekellerini hedef alıyor. Muhafazakârların diliyle konuşmayı başaran Talarico, CNN/SSRS ölçümlerinde Cumhuriyetçi Ken Paxton’ın 6 puan önüne geçmiş durumda. Kansas’ta ise ülkenin en büyük Metodist cemaatlerinden birinin kurucusu olan Adam Hamilton, Cumhuriyetçi Roger Marshall karşısında pahalı sağlık sistemini ve hane ekonomisini merkeze alarak CNN anketlerinde yüzde 49’a yüzde 45’lik bir üstünlük yakaladı.

Bu tablo Cumhuriyetçileri panikletmiş olacak ki parti, normalde garanti gördüğü Kansas, Iowa ve Alaska gibi eyaletlere bütçe ve lojistik kaydırmak zorunda kaldı. Trump, başlangıçta sadece telefon bağlantısıyla geçiştirmeyi planladığı Kansas ve Iowa mitinglerinin ciddiyetini fark edince programını değiştirerek seçimin son pazar gününü sahada bu iki eyalete ayırdı.

İran Savaşı Seçmenin Mutfağında

Dış politikanın Amerikan iç siyasetindeki etkisi nadiren bu denli görünür olmuştur. Michigan’da yarışan Demokrat Senato adayı Abdul El-Sayed’in hazırladığı reklam filmi, İran savaşına günde 1 milyar dolar harcandığı vurgusuyla açılıyor. Reklamda hemen ardından Michigan’ın çukurlarla dolu yolları, yetersiz okulları ve ödenemeyen sağlık faturaları gösterilerek şu soru yöneltiliyor: Bu kaynak neden Washington’ın çıkarttığı savaşlara değil de Michiganlının gündelik hayatına harcanmıyor?

Maine’de Troy Jackson kış aylarının yaklaştığını hatırlatarak hanelerin neredeyse yarısının ısınmak için kullandığı kalorifer yakıtının galonunun 6 doları aştığına dikkat çekiyor. Rakibi Susan Collins’i savaşa verdiği destek üzerinden sıkıştırırken; Collins, savaşı durdurmaya dönük tasarılarda Demokratlarla ortak hareket ettiğini söyleyerek savunma refleksine geçiyor. California’da Marni von Wilpert ise kamerasını doğrudan bir benzin istasyonuna kurarak rakibi Jim Desmond’ın savaşın başında söylediği "Acı çekmeden kazanç olmaz" sözünü, deposunu dolduramayan seçmene hatırlatıyor. Desmond ise, İran başlığına hiç girmeden von Wilpert’i yerel vergileri artırmakla itham eden reklamlarla karşılık veriyor.

Associated Press’in incelediği 65 televizyon reklamının 61’inde savaş doğrudan akaryakıt fiyatları ve mutfak enflasyonuyla ilişkilendiriliyor. Cumhuriyetçiler ise bu sahada tamamen sessiz. Cumhuriyetçi stratejist Ron Bonjean’ın da belirttiği gibi, savaş konusunu açmak doğrudan Demokratların kurguladığı mindere çıkmak anlamına geliyor. Nitekim Michigan’da Cumhuriyetçi Mike Rogers bile savunmaya geçerek savaşın bir an önce bitmesini istediğini söylemek zorunda kalıyor.

Siyaset bilimci Evren Balta’nın Twitter’da işaret ettiği gibi, Trump yeni savaşlar başlatmama ve çatışmalardan çekilme vaadiyle Beyaz Saray’a gelmişti. 2024’te Gazze krizinin Demokrat tabanda yarattığı tahribata benzer bir yıpranma, bugün İran savaşı üzerinden Trump ve Cumhuriyetçilerin üzerinde hissediliyor. Amerikalı seçmen, kendi ekonomik güvenliği erirken kaynakların sınır ötesi çatışmalara akıtılmasını kabullenmekte zorlanıyor. İran savaşı bu yönüyle yalnızca ağır bir bütçe yükü değil; Trump’ın "yeni savaşlar başlatmama" vaadinin de doğrudan sınavı. Bu söze güvenerek sandığa gitmiş muhafazakâr tabanın duyduğu hayal kırıklığının Cumhuriyetçi adayları cezalandırmaya mı, yoksa sandığı boykot ederek katılımı düşürmeye mi evrileceği, eyaletlerdeki dengeleri belirleyecek ana unsurlardan biri.

Kültür Savaşları ve Kutuplaşma Kalkanı

Demokratların ekonomi ve savaş eksenli kuşatmasına karşılık Cumhuriyetçiler kampanyayı kimlik siyasetine, vergilere, sınır güvenliğine ve asayişe çekiyor. Parti, özellikle trans bireylerle ilgili tartışmalar üzerinden Demokratları hedef alan reklamlara 183 milyon dolarlık devasa bir bütçe ayırdı. Amaç açık: Ekonomiden şikâyetçi olsa dahi kültürel ve dini değerler söz konusu olduğunda muhafazakâr refleksleri ağır basan seçmeni bu hat üzerinden mobilize etmek.

Buna karşın Demokratlar eylül başından ekim ortasına kadar doğrudan Trump’ın ismini ve icraatlarını hedef alan reklamlara 163 milyon dolar harcarken, Cumhuriyetçi cephenin Trump’ı öne çıkaran reklamlara ayırdığı tutar 11 milyon dolarda kaldı. Cumhuriyetçi kampanya yöneticileri yerel yarışlarda Trump figürünü görünmez kılarak hasarı sınırlamaya çalışıyor.

Sandık Davranışı ve Seçmen Sadakati

Trump’ın 2024 zaferinde genç erkekler, bağımsızlar ve özellikle Latin seçmenlerin desteği belirleyiciydi. Pew Araştırma Merkezi’nin ekim verileri bu koalisyonda ciddi bir çatlak olduğunu gösteriyor: 2024’te Trump’a oy veren Latin seçmenler arasında başkanın performansını onaylayanların oranı yüzde 93’ten yüzde 57’ye gerilemiş durumda. Ancak burada dikkat çekici bir ayrışma var; zira aynı grubun yüzde 65’i Temsilciler Meclisi yarışında halen Cumhuriyetçi adayları destekleyeceğini belirtiyor. Latin seçmenlerin genelinde ise Demokratlar yüzde 51, Cumhuriyetçiler yüzde 24 seviyesinde seyrediyor.

Trump’tan uzaklaşan tabanın Cumhuriyetçi adaylara bağlı kalması, yerel adayların merkeze mesafe koyabilme becerisi, yerleşik parti sadakati ve Demokratların sol söylemlerine duyulan geleneksel güvensizlikle açıklanıyor. Nitekim Cumhuriyetçi adaylara oy vereceğini belirten Latinlerin yüzde 46’sı tercihlerinde Trump’ın artık belirleyici bir faktör olmadığını vurguluyor. Dolayısıyla Trump figürüne duyulan tepki, otomatik olarak Demokratlara yönelen bir desteğe dönüşmüyor. Cumhuriyetçi kalelerde yarışı belirleyecek asıl eşik, Demokratların bu köklü parti sadakatini kırabilecek yerel adaylar çıkarabilme kapasitesi.

Florida Üniversitesi Election Lab verilerine göre 31 Ekim sabahı itibarıyla erken oy kullanan seçmen sayısı 50,5 milyonu aşarak 2022 ara seçimlerindeki toplam erken oy miktarının yaklaşık 5 milyon üzerine çıktı. Bu hareketlilik, iki tarafın da tabanını sandığa taşımada yüksek bir motivasyona ulaştığına ve genel katılım oranının yüksek seyredebileceğine işaret ediyor.

Seçimin Ertesi: Güç Dengesi ve 2028 Ufku

Temsilciler Meclisi’nin Demokratlara geçmesi, Trump yönetimini bütçe ve harcama kalemlerinde muhalefetle tavizkar müzakerelere zorlayacak; aynı zamanda Beyaz Saray kararlarına yönelik kapsamlı Kongre soruşturmalarının önünü açacak. Senato’nun da kaybedilmesi ise yargı ve bürokrasi atamalarını tamamen kitleyecek. Kongre ABD başkanının anayasal dış politika yetkilerini sıfırlayamasa da savaş harcamalarını kısarak veya onaylamayarak askeri müdahaleleri stratejik olarak sınırlandırabilir. Bu güç dengesi, İran savaşı, NATO’nun geleceği ve küresel ticaret tarifeleri üzerinden Ankara açısından da doğrudan sonuçlar doğuracak bir nitelik taşıyor.

Demokratlar açısından ise bu seçim bir taktik laboratuvarı. El-Sayed gibi sosyal demokratların, Talarico gibi inanç diliyle sosyal adaleti harmanlayan merkez isimlerin ve Peltola gibi yerel geçim derdine odaklanan pragmatistlerin alacağı sonuçlar, partinin 2028 başkanlık yarışına giderken nasıl bir siyasal söylem inşa edeceğini doğrudan etkileyecek.

Trump, Cumhuriyetçi Parti teşkilatları ve karar alma mekanizmaları üzerindeki mutlak hakimiyetini koruyor. Fakat Kansas’tan Texas’a kadar uzanan hatta yerel adayların kaderini, Trump’ın ekonomi ve savaş siyasetinden yorulan seçmenin sandıkta nasıl bir fatura keseceği belirleyecek.