Deniz Göktaş mahkemede hesabını yapmış: dört cümle, 88 gün, cümle başına 22 gün hücre. İnsan bu hesabın karşısında ne yapacağını bilemiyor, ciddiye alsa komik, gülse ciddi. Göktaş'ın başına gelenlerin özeti de aşağı yukarı bu. Bir stand-up gösterisinde söylenen sözler sahneden alınıp savcılığın önüne konmuş. Şakanın bağlamı, seyircinin beklentisi, ters köşesi, kahkahası ayıklanmış ve geriye dört cümle kalmış. Devlet de o dört cümleye bütün ciddiyetiyle bakmış.

İktidarlar mizahtan neden bu kadar rahatsız olur?

Bergson gülmeyi toplumsal bir jest sayardı. İnsan tek başına da güler ama kahkaha asıl başkalarının yanında anlam kazanır. Kişinin ciddiyetini bozar, katılaşmış tavrını yumuşatır, kendini olduğundan büyük görenin boyunu bir anlığına kısaltır. Otorite ise itaatle yetinmez, ciddiye alınmak ister. Üniforma, kürsü, protokol, makam odası, konvoy, hitap kalıpları ve törenler gücün etrafına bir saygı alanı çizer. O alana giren herkes sesini nasıl ayarlayacağını, kelimelerini nasıl seçeceğini, nerede duracağını bilir. Kahkaha oraya izin istemeden girer.

Bakhtin'in karnaval çözümlemesi bu durumları anlamamız için hâlâ geçerli. Ortaçağ karnavalında hiyerarşiler geçici olarak tersine dönerdi. Yüksek olan aşağı inerdi, kutsal dünyevileşirdi, kral soytarıya, soytarı krala dönüşebilirdi. Ertesi sabah düzen geri gelirdi ama geride bir şey kalırdı: Kralın da güldürülebileceği görülmüştü. Politik mizahın iktidarı rahatsız etmesinin nedeni onu tehdit etmesi olamaz, çoğu zaman öyle bir gücü yoktur zaten. Asıl mesele, iktidarın kendi hakkında kurduğu görüntünün bozulmasıdır. Eleştiriye cevap verilebilir, karşı argüman üretilebilir, eleştiren haksız ya da kötü niyetli ilan edilebilir. Kahkaha ise tekzip edilemez.

Göktaş'ın savunması bunu iyi gösteriyor. Gösterisini 197 kez, toplamda yüz binden fazla seyirciye oynadığını, alkış ve kahkahadan başka tepki almadığını söylüyor. Kürsüde de aynı dili sürdürüyor. Cümle başına 22 gün hesabını bir replik gibi ortaya koyuyor. Devlet onu şakasından çıkarıp ciddi bir sanığa çevirmeye uğraşırken o komedyen kalıyor, savunmanın kendisi savunulan şeye örnek oluyor.

James C. Scott iktidar ilişkilerinde iki ayrı konuşma türü görür. Biri güçlünün karşısındaki açık konuşmadır, insan orada kelimelerini tartar ve rolünü oynar. Öteki mutfakta, kahvede, tarlada, işyerinin arka odasında yapılır. Yöneticilerin taklit edildiği, onlara lakap takıldığı, fıkra anlatıldığı bu dile Scott "gizli transkript" adını verir. İnternet aradaki bu duvarı büyük ölçüde yıktı. Kahvede söylenen söz artık kaydediliyor, kesiliyor, milyonlara ulaşıyor. Stand-up salonu ise garip bir yerde duruyor. İnsanlar para verip geliyor ve gündelik hayatın ciddi dilini bir akşamlığına askıya almayı kabul ediyor. Küçük bir karnaval bu. Sonra birileri o karnavaldan dört cümle alıp dışarı çıkıyor.

Salondakiler sözün hangi beklentinin ardından, hangi tonla geldiğini bilir. Dosyada bunlar yoktur, yalnızca cümle vardır ve şaka ifade tutanağına dönüşür. Hukukla mizah arasındaki güçlük de burada. Hukuk cümleyi sabitlemek zorundadır, mizah ise cümlenin sabitlenememesinden beslenir. Söylenenle kastedilen arasındaki boşlukta çalışır, seyirciyi bir yere götürüp son anda başka yere bırakır. Göktaş da suçlamanın kimi yerde şakanın kastettiğinin tersini kendisine yüklediğini söylüyor. Kelebeği incelemek için kanatlarını sökmeye benziyor bu durum, elde parçalar kalıyor.

Hikâyenin en iyi sahnesi ilk duruşmadan önce yaşanmış olabilir. Göktaş'ın anlattığına göre tutuklanmadan önce adliyede Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürülmüş. Bunu "ters kelepçe yetmezmiş gibi Kılıçdaroğlu'yla da görüştürüldüm" diye özetliyor. Bir yanda birazdan cezaevine gidecek genç bir komedyen var. Öbür yanda uzun yıllar ana muhalefetin başında bulunmuş kendisine meşruiyet sağlamak isteyen bir siyasetçi, ortada da hayır cevabını kabul etmeyen görünmez bir organizasyon. Anekdotu değerli kılan Kılıçdaroğlu hakkında söylenenler değil, Göktaş'ın kendisine biçilen rolü geri çevirmesi. Tutuklanan muhalif sanatçıdan beklenenler bellidir: ziyaretler, dayanışma fotoğrafları, mağduriyetin siyasi temsile katılması. Böylece insan iktidarın açtığı dosyadan çıkıp başka bir anlatıya girer. Göktaş ikisine de mesafeli duruyor. Sistemin komik tarafı da bu. Herkesin bir rolü olduğundan o kadar emin ki, birinin rolü reddedebileceğini hesaba katmıyor. Karnavalın soytarısı yalnız kralın tacını düşürmez, muhalifmiş gibi yapan prensin cüppesini de çekiştirir.

Otoriterleşmeyi konuşurken çoğunlukla yasağı, cezayı, sansürü sayarız. Bunlar somut ve ölçülebilir şeylerdir. İktidarın daha gündelik bir arzusu ise anlamın denetimidir. Bir sözün nasıl anlaşılacağına, bir şakanın komik mi tehlikeli mi olduğuna, neye gülünebileceğine kim karar verecek? Gülme emirle olmaz. "Şimdi gül" diyebilirsiniz, kimse gülmez, "gülme" dersiniz, insan kendini tutamaz. Kahkaha bedensel bir itaatsizliktir, üstelik bulaşıcıdır. Biri güler, yanındaki güler, salon güler. İktidarın sevdiği tek tek muhatap ortadan kalkar, kalabalık oluşur. Birlikte gülenler yalnızca bir şakaya karşılık vermez, birbirlerinin güldüğünü de görür ve "ben böyle düşünüyorum"dan farklı bir şey öğrenir: Başkaları da gülüyor. İktidarı asıl huzursuz eden bu bilgidir.

Mahkemedeki hesaba dönersek, cümleyi zamana bölen bu işlem kendi başına bir şakaya benziyor, çünkü ölçülemeyecek iki şeyi birbirine oranlıyor. Yine de çıkan sayı bütün dosyadan daha kolay akılda kalıyor. Savcı dosyaya koyuyor, mahkeme inceliyor, polis gözaltına alıyor, cezaevinin kapısı kapanıyor. Bu koca mekanizmanın karşısında komedyenin elinde hâlâ sözler var ve o cümlenin başına düşen gün sayısıyla bile şaka yapabiliyor. İktidar insanı susturabilir, sahneyi kapatabilir, videoyu erişime engelleyebilir, sözü dosyaya çevirebilir. Bunların sonuçları gerçektir, romantikleştirilecek bir yanı yoktur. Ama insanların ne zaman güleceğine ve hangi araçlarla direneceğine iktidarlar karar veremez.