Kum saati çalışıyor. Ekranda bir tarih: 7 Ekim 2026.

AKP’nin İzmir filmi bir vaade açılıyor. Kamera kirli bir yüzeyin üzerinden çöp yığınlarından oluşan bir tepeye yaklaşıyor; çöpler aniden çiçeklenmeye başlıyor, yamaçlar yeşeriyor, güneş açıyor ve fonda İzmir Marşı yükseliyor.

Kadrajda kimse yok. Oysa o çöpün içinde batan biri var.

Kamera onu göstermiyor ama adını herkes biliyor.

Kurtarıcı

İktidar İzmir’i küçümserken İzmir’e sahip olmak istiyor. Şehri çöp dağı olarak gösteriyor, sonra aynı şehrin marşıyla zafer kutluyor. Yıllarca “Gâvur İzmir” diye dışlanan kentin iradesi, bu kez çöp görüntüsünün içine gömülüyor.

Filmin neyi temizleyeceğini söylemediğine dikkat edin. Körfezin balçığı mı, Harmandalı mı; yoksa şehrin yaşam biçimi, cumhuriyetçi inadı ve siyasi tercihi mi? Çözümün mahiyeti belirsiz; ortada yalnızca bir takvim var: 7 Ekim. İzmir’in kendi kurtuluş günü 9 Eylül’dür. Film, o tarihten tam bir ay sonrasına yeni bir fetih tarihi yazıyor ve bunu kentin kendi marşıyla süslüyor.

Isaiah Berlin İki Özgürlük Kavramı’nda, insanın gerçekte ne isteyeceğini kendisinden daha iyi bildiğini iddia eden otoriteyi en büyük tehlike sayar: Bir kez “Senin gerçek çıkarın bu” denmeye başlandı mı, kişinin kendi özgür iradesi hükümsüz kılınır. Film tam olarak bu mantıkla işliyor. İzmir’in iradesini çiğnediklerini düşünmüyorlar; İzmir’i kendi iradesinden kurtardıklarını iddia ediyorlar. Yıllardır “yanlış” oy veren şehrin nihayet doğru ellere teslim edilmesi gerektiğine inanıyorlar.

Fetheden kendini işgalci değil kurtarıcı sayar; fethedilenin söz hakkı da bu sahte iyilik iddiasıyla elinden alınır.

Kadrajda Olmayanlar

Film kusursuz ikili bir kurgu sunuyor: Önce çöp, sonra çiçek. Oysa kadrajın dışında bırakılanlar saymakla bitmiyor.

Geciktirilen metrolar yok. Halkapınar–Otogar hattı merkezi yönetimin projesi; fakat yaklaşık 21 milyar liralık iş için 2026 yatırım programında ayrılan yıllık ödenek sadece 3 bin lira. Aynı Bakanlık Konya’da belediyeyle el ele verip tramvay inşa ederken, İzmir’e layık görülen bu sembolik harçlık kadrajda yok. Körfez temizliği yok. Mayıs 2016’da dönemin Bakanı Harmandalı için “yer sorunu çözüldü” müjdesini vermişti; aradan on yıl geçti, çöp yerinde duruyor. Menderes’teki modern atık tesisi için Bakanlığın Ağustos 2023’te olumlu görüşünü bir gecede geri çekmesi, ilçedeki AKP teşkilatının tesise karşı direniş örgütlemesi yok. Mayıs 2026’da Tugay’ın iki yıldır Cumhurbaşkanlığı masasında imza beklediğini açıkladığı bir milyar dolarlık dış kredi yok.

Belediyenin yönetim zaafları ve ihmalleri de bu tablonun içindedir elbette; hesabı sorulmalıdır. Fakat film faillerin hesabını sormuyor; hangi faili hesaptan muaf tutacağını ilan ediyor. İzmir bu ablukanın hiçbir aşamasında teslim olmadı, tercihini değiştirmedi. Film işte o direniş ısrarını çöp diye yaftalıyor.

Batan

Peki o çöpün içinde batan kim?

Cemil Tugay.

İki buçuk yıldır yönettiği şehri çöp dağı olarak gösteren partiye katılması bekleniyor. Onu karşılamak için hazırlanan film, önce kendi başkanlığını yerin dibine batırıyor; sonra yakasına iliştirilecek rozetle şehri kurtaracağını vaat ediyor. Aynı kişi, aynı şehir, aynı yönetim dönemi... Değişen yalnızca bir rozet.

Orwell’in 1984’ünde Nefret Haftası mitingi sürerken hatibin eline küçük bir kâğıt iliştirilir. Konuşmacı sesini, öfkesini, cümlesinin kuruluşunu zerre değiştirmeden bir saniye önceki düşmanın yerine yenisini koyar; meydandaki kitle eski pankartları anında parçalar. Burada da aynı düzeltme işletiliyor: Dün çöpün ve krizin baş sorumlusu ilan edilen yönetici, bugün çiçeklerin müjdecisi yapılıyor.

Tugay’ın elindeki tek meşru sermaye kendi sözüydü. Bir milyon 292 bin yurttaş ona CHP adayı olarak oy verdi. O yetki, vaktiyle kendisinin de söylediği gibi bir emanetti; kişisel bir mülk değildi. Parti değiştirmek yasal bir haktır; fakat sandıktaki emanet, bir başkanın yeni partisine taşıyabileceği bir ganimet değildir.

Müjdenin Bedeli

2024’te Hatay’da ne denmişti: “Merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, o şehre herhangi bir şey gelmez.” Bir cumhurbaşkanı kamu kaynağını açıkça bir sadakat şartına bağlamıştı. İzmir klibi, o sözün sinematografik özetidir: Kapılar açılacak, ama rozet şartıyla.

Bu kurgunun İzmirliye söylediği açıktır: Yıllardır beklediğiniz kamu hizmetine kavuşabilmeniz için sandıktaki iradenizin hiçbir hükmünün kalmaması gerekir.

Bu yalnızca Tugay’ın kişisel savrulması da değil. İktidar İzmir Büyükşehir’i sandıkta alamadı: 2014’te Binali Yıldırım’ı, 2019’da Nihat Zeybekci’yi, 2024’te Hamza Dağ’ı aday gösterdiler; üçünde de kaybettiler. Şimdi sandıkta bükemedikleri iradeye, seçilmiş kişiyi devşirerek arka kapıdan girmeye çalışıyorlar.

Rozetle açılacak her kapıda Tugay’a aynı soru sorulacak: Bu onaylar dün neden verilmiyordu, bugün değişen ne? Ve karşılığında sen ne verdin?

İzmirli metrosunun bitmesini, körfezin temizlenmesini, çöpün kalkmasını elbette istiyor. Bunun bedelini ödediği vergilerle zaten kuruşu kuruşuna karşıladı. Hiçbir yurttaş kendi parasıyla yapılan kamu hizmeti için siyasi biat borçlanmaz.

Tören Salonu

31 Mart 2024’te sandığa giden bir milyon üç yüz bin seçmen o salonda olmayacak. Hiçbiri Tugay’a, oylarını iktidarın kürsüsüne taşıma vekâleti vermedi.

Çiçeklerin açacağı söylenen o tepede İzmir’in teslimiyetini aramayın.

Orada batan; kentin iradesi değil, o iradeyi korumaya söz vermiş bir siyasetçinin kendi sözüdür.