İmamoğlu’nun savunması neyi anlatıyor, kime konuşuyor?
“Söz tüm duvarları aşar, duymak isteyene ulaşır.” Ekrem İmamoğlu, Millet Şahidimdir’in girişinde bu cümleyi yazıyor. Bunu yazan kişi temsil, siyaset ve söz hakkı elinden alınmış bir tutuklu. Kitap ve dört günlük savunma, bu girişime karşı elinde kalan az sayıdaki direnme aracından ikisi.
Dolayısıyla İmamoğlu yalnızca heyete konuşmuyor. Öğrenciye, emekliye, seçmene, muhalefet partilerine ve iktidara oy verenlere konuşuyor; kendi davasını onların oy hakkına, barınmasına ve geçim derdine bağlıyor. Savunma bu yüzden teknik bir hukuki cevaptan çok, geniş bir ortaklık teklifi olarak okunabilir.
Sandığın Ölçüsü: Değişebilmek
İmamoğlu’na göre milli iradenin ölçüsü şu: “Millet egemenliğinin gerçek ölçüsü, iktidarın nasıl seçildiği değildir. İktidarın millet tarafından değiştirilip değiştirilemediğidir.” Diploma iptali, belediye operasyonları, partiye müdahale ve tutuklamalar aynı amaca hizmet ediyor: Karşısında yarışabilecek rakip bırakmamak. Ona göre, seçeneklerin önceden elendiği bir seçim, siyasi hayatı rekabetçi otoriterlikten tam otoriterliğe doğru dönüştürüyor.
Bu mantık İmamoğlu’nu desteklemeyen kesimi de içine alıyor. Kendisini desteklemeseniz bile, yarın kendi seçme hakkınızı korumak için bu anlayışa karşı çıkabilirsiniz.Medyascope’ta Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide siyaset bilimci Edgar Şar bir ayrıntıya dikkat çekiyor: Yıllarca vesayete karşı sağın kullandığı “milli irade” kavramı, İmamoğlu’nun elinde iktidarın seçimle değişmesini engelleyen uygulamalara karşı bir araca dönüşüyor. İmamoğlu “millet” derken egemenliğin soyut sahibini düşündüğü kadar, pazarda konuştuğu, sarıldığı, geri döndüğünde kendisini bekleyeceğine inandığı insanları da düşünüyor.
Dosyadan Düzene, Düzenden İstanbul’a
“Bu dosya, bir düzenin ürünüdür. Bir sistemin ürünüdür.” Bu iddiayı kurarken İmamoğlu siyasi gelişmeleri sıralamakla kalmıyor, iddianamenin dayanağını da sorguluyor. Kitapta 22 Aralık 2025 tarihli bir belediye yazısını aktarıyor; yazıya göre belediyenin birimleri, bağlı kuruluşları ve iştirakleri onun döneminde kesinleşmiş bir kamu zararı bildirmemiş. Bu kayıtların suç örgütü ve yolsuzluk iddialarıyla nasıl bağdaştığını soruyor. Savcılığın denetim bulgularını değil tanık anlatımlarını esas aldığını söylüyor ve aradaki farkı siyasi amaçla yargılandığının göstergesi sayıyor.
“İstanbul Senin” uygulamasından veri sızdırıldığı suçlamasında da aynı yoldan gidiyor. Çalışma arkadaşlarının uygulamanın nasıl işlediğini anlattığını hatırlatıyor, savcılığın hangi verinin sızdırıldığını ya da hukuka aykırı kullanıldığını göstermediğini söylüyor. Savunmanın siyasi gücü iki işi birlikte yapmasında: Hem tek tek iddialara cevap veriyor hem de bu iddiaların hangi düzenin içinde doğduğunu sorguluyor.
Bakışını sonra geriye çeviriyor: Yassıada, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat. Menderes, Zorlu, Polatkan ve Demirtaş’ı aynı cümlelerde anarak farklı siyasi geleneklerden insanların baskıya birlikte itiraz edebileceği ortak bir hafıza öneriyor.
Düzenin karşısına koyduğu örnek İstanbul. Kreşler, yurtlar, kent lokantaları, askıda fatura, yeşil alanlar… Savunmada bu kadar yer tutuyorlar, çünkü İmamoğlu bütçenin kimin için kullanıldığını göstermek istiyor: “Milletin hakkını millete vermek!” İstanbul onun için iki soruya birden cevap veriyor: İktidar onu neden hedef alıyor ve o Türkiye’yi neden yönetebilir?
Birincisine, yerleşik çıkar ilişkilerine ve rant paylaşımına dokunduklarını söyleyerek cevap veriyor; ikincisine, İstanbul’da yaptıklarını göstererek. Katılımcı bütçeyi anlatırken kendisini şehrin sahibi olarak görmediğini, sahibin yurttaş olduğunu söylemesi de bu çizgiye uyuyor. Kamu parasının nereye harcanacağı konusunda yurttaşın da söz hakkı olmalı.
Devlet Kimin?
İmamoğlu devleti bütün yurttaşlara karşı sorumlu, ortak bir kurum olarak savunuyor: “Bir partinin değil, bir kişinin değil.” Tapu ve diploma örneği bunu gündelik hayata indiriyor. İnsan eğitimini, mesleğini, evini devletin verdiği belgelere güven temelinde kurar. İktidar siyasi mücadelede bu belgeleri hedef aldığında, zarar yalnızca bir siyasetçiye değil, belgeye güvenen herkese dokunuyor. İmamoğlu devletin kurumsal ciddiyetini önemseyenlere yönelik doğrudan bir çağrıda bulunuyor: Kurumları korumak istiyorsanız, onları yönetenlerin keyfî uygulamalarına itiraz etmelisiniz. Böylece devleti savunmak, muhalefetin gerekçelerinden birine dönüşüyor.
İmamoğlu ahlaki dilini ailesinden ve yetiştiği kültürden alıyor: “Beni ben yapan ailem.” Kul hakkı, helal kazanç, alın teri, mahcubiyet ve vefa gibi sözcükleri öne çıkarıyor. Bunları yalnızca muhafazakâr seçmene dönük bir taktikolarak görürsek, yaşadığı deneyimi ve öznelliğini dışarıda bırakabiliriz. İmamoğlu dayanma gücünü inancında, milletle ilişkisinde ve gelecekte yapabileceklerine duyduğu güvende arıyor. Ramazan günlerine denk gelen baskıları paylaşma ve barış değerleriyle karşılaştırması da itirazını kendi sözlüğünün içinden kurduğunu gösteriyor.
Salondan Sofraya
Savunmanın son günü İmamoğlu salonda başka bir tutuklu için konuşuyor: Melih Geçek’in yeniden tutuklanmasını heyete aktarıyor ve yargıçlardan dışarıdan gelen müdahalelere karşı durmalarını istiyor. Kendi hakkında karar bekleyen bir sanık, başkası için tavır istiyor.
Medyascope söyleşisinde Çakır salondan bir görüntü aktarıyor: İmamoğlu terini siliyor, evraklarını karıştırıyor, büyük ölçüde kâğıda bakmadan salonun farklı yönlerine dönerek konuşuyor. Tutukluluk koşullarına değinen “12 metrekare değil, 2 metrekareye soksanız hakkımı yedirmem” sözü de salonun dışına bir mesaj. Kendisi direniyor, destekçilerinin geri çekilmesini istemiyor. Şar savunmayı daha uzun bir mücadelenin hazırlığı olarak da okuyor: İmamoğlu, mevcut iktidar sürdükçe tahliye olamayacağını düşünerek konuşuyor olabilir. Kitapta kendisinin ve arkadaşlarının cezaevinde çalışmaya, ülkeyi yönetmeye hazırlanmaya devam ettiğini yazması bu okumayla uyuşuyor.
Savunma tek bir imgede toplanıyor: “Ve bu ülkenin sofrasında kimse misafir değildir, bunu unutmayın.” Misafir başkasının açtığı yere muhtaçtır, ev sahibi ise hem evin hem sofranın sahibidir. İmamoğlu ekmekten pay almayı da kararlarda söz sahibi olmayı da bu ev sahipliğine bağlıyor.
Ernesto Laclau “eşdeğerlik zinciri” dediği süreci böyle açıklar: Farklı dertleri olan insanlar karşılarında aynı iktidarı gördüklerinde, taleplerinden vazgeçmeden yan yana gelebilir. Barınma, geçim, eşitlik ve seçme hakkı her biri ayrı talep, her biri kendi farkını koruyor. İmamoğlu hepsinin önüne aynı engelin olduğunusöylüyor ve herkesi birbirinin hakkını savunmaya, muhalefet partilerini de birlikte hareket etmeye çağırıyor.
İktidara oy verenlere de sesleniyor İmamoğlu. Eleştirisini sadece yönetici çevreye yöneltiyor, gelecekte rakiplerinin de hukuk güvencesine sahip olacağını söylüyor: “Onlar hukuku silah yaptı, biz hukuku herkes için, onlar için de yeniden kalkan yapacağız.” Hesap sormaktan vazgeçmiyor; hesabı hukukun içinde, rakiplerine de güvence vererek sormayı vaat ediyor.
Sofrayı bu kadar geniş kurmak bir soruyu da beraberinde getiriyor: Sofranın güvencesi kim? Kitabın sonunda İmamoğlu “Silivri’den çıktığımız ilk saatlerde Türkiye kendine gelecek” diyor ve kendi tahliyesini ülkenin umuduna bağlıyor. Aynı metinlerde, kendisi ve yöneticileri tutukluyken de belediyenin hizmet üretmesini kurdukları kurumsal yapıyla açıklıyor. İki anlatı birbirini yalanlamıyor: Biri kurumların kişiden bağımsız işleyebildiğini, öteki umudun merkezinde liderin olduğunu gösteriyor.
Ama umut bir kişinin özgürlüğüne bu kadar sıkı bağlanırsa, o kişiyi yarın kim denetleyecek? Savunma bu soruya cevap vermiyor.Cevabı savunmadan sonra gelen siyaset verecek. Sözün duvarları aşıp aşmadığını da zaman ve siyasi mücadele gösterecek.
Not: Yazı, savunmanın siyasi söylemini inceliyor; suçlamaların hukuki geçerliliğini değerlendirmiyor.
Yazı, Ekrem İmamoğlu’nun Millet Şahidimdir kitabı ile 14–17 Ekim 2026 tarihli mahkeme savunmalarının dökümlerine dayanıyor. Edgar Şar–Ruşen Çakır’ın görüşleri Medyascope’taki video söyleşisinden aktarıldı. Laclau göndermesinin kaynağı: Ernesto Laclau (2007), Popülist Akıl Üzerine, Çev. Nur Betül Çelik, Ankara: Epos Yayınları.