17 Eylül'de SPK, yedi portföy yönetim şirketinin kurduğu 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Fonlarda 455.758 tekil yatırımcı vardı. Ardından bazı şirketlerin faaliyetleri durduruldu, mal varlıkları donduruldu, gözaltılar başladı. Tasfiye edilen fonların toplam değeri yaklaşık 18 milyar dolar olarak aktarılıyor. Bu rakam fonların büyüklüğü, yatırımcıların kaybı değil.
Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin hisse işlemlerine dair iddiaları gündeme getirdi. Kaya görevlerinden istifa etti. Tartışma şimdi istifanın ne anlama geldiği üzerinden sürüyor.
Erdoğan kısa bir cümle kurdu: "Yorulan, yüksünen kenara çekilsin." Finans sisteminin sağlam olduğunu, halkın hakkını yiyenin kim olursa olsun hesap vereceğini söyledi. Bu anlatıda sistem sağlam, lider adil ve öfkeli. Kaya lideri yoran, nefsine yenik düşmüş, davaya zarar veren kişi. Erdoğan ise hesap soran kürsüsünde.
Özgür Özel ise Erdoğan’ın tam tersini söyledi: "Fatma Betül Sayan Kaya var. Orada da nefsine uymuş. 'Tayyip Bey de üzgün.' Öyle bir şey yok." Ardından fon yöneticilerinin Cumhurbaşkanlığı kurullarındaki, Merkez Bankası'ndaki ve AK Parti ekonomi kadrolarındaki görevlerini tek tek sıraladı."Tamamının atamasının altında aynı imza var."diyerek sorumluluğun merkezine Erdoğan’ı yerleştirdi. Özel, fonlardan kazanç sağlayanların yanı sıra o kazanca zemin hazırlayanlara bakılması gerektiğini söyledi. Ardından iddiasını açıkça ortaya koydu: “Fon skandalından çıkan gerçek AK Parti’nin saadet zinciri olduğudur.” Böylece tartışmayı Kaya ve diğer isimlerin işlemlerinden, bu işlemlere zemin hazırlayan atama ve denetim ilişkilerine taşıdı.
Sosyolog John B. Thompson'a göre skandalı başlatan, gizli kalması beklenen bir bilginin açığa çıkmasıdır. Ama asıl kavga skandal alenileştikten sonra başlar: Kamuoyu yaşananın ne anlama geldiğini ve sorumluluğun kime ait olduğunu tartışır. Taraflar yaşanan ihlale kamuoyunun hangi anlamı biçeceğini belirlemeye çalışır.
Bu kez farklı mı?
Türkiye'de her büyük krizin ardından muhalif çevreler iktidarın sonunun yaklaştığını düşündü. AB sürecinin kopuşu, 17-25 Aralık soruşturmaları, çözüm sürecinin çöküşü, ekonomik kriz, depremler hepsi iktidara siyasi bedel çıkardı, oy desteği aşındı. Ama beklenen büyük kopuş gelmedi. Kemal Can Medyascope’daki yeni bir yazısında “Bu iktidar bunca sarsıntıya nasıl dayandı?” diye soruyor.
AKP, kuruluşundan bu yana seçmene bozuk düzeni baştan sona değiştirme vaadi vermedi. Sistemin sunduğu imkânlardan daha geniş kesimlerin yararlanacağı mesajını verdi. Yardımlar, maaşlar, ihaleler ve iş bağlantıları bu ilişkinin parçaları oldu. Siyasetin gündelik karşılığı, kimin yönettiği kadar kaynağa ve fırsatlara kimin eriştiği sorusuna dönüştü. Fon krizinde bu soru, yöneticilerin kamu görevleri ve iktidar çevreleriyle ilişkileri üzerinden somutlaşıyor. Bu bağlar açığa çıktıkça seçmen, kaynakların hangi ölçüye göre dağıtıldığını sorgulayabilir: Kimler korunuyor, kimlerin önü daha kolay açılıyor?
Teflon değil, amortisör
Muhalif çevrelerin AKP için kullandığı "teflon" benzetmesi iktidara hiçbir şeyin yapışmadığını varsayar. Oysa krizler, kanıtlanmış yolsuzluk iddiaları dramatik değişim yaratmasa da zaman içinde oy desteğini düşürüyor ama parti aidiyeti ve liderin başarılı algısı bu düşüşü sınırlıyor. Etki oluyor yani ama amortisörler sarsıntıyı yumuşatıyor.
Yumuşatan üç alan var.
Birincisi bilgi ve kurumlar: Yargı ve medya üzerindeki denetim, bilginin seçmene ulaşmasını ve hesap sorulmasını zorlaştırıyor.
İkincisi maddi ilişkiler: Atamalar, ihaleler, yardımlar seçmeni ve çevreleri iktidar ağına bağlıyor, kriz yaşandığında da telafi beklentisi öfkeyi erteliyor.
Üçüncüsü kimlik: Parti aidiyeti ve liderle kurulan bağ, yolsuzluğu yanlış bulan seçmen bile oyunu kolay kolay değiştirmiyor. Erdoğan'ın fon krizindeki hamlesi bu üç alanda birden çalışıyor. Sorumluluğu birkaç kişiye indiriyor, hesap soracağını söylüyor, davaya zarar verenlerden söz ederek sadakati pekiştiriyor.
Bu hamle yeni değil, sadece hedefi yeni. 2013'te iktidara yönelik soruşturmalar dış operasyon ve darbe girişimi diye çerçevelendi. Ardından Mart 2014 yerel seçimlerinde AKP yüzde 43,16 oy aldı; Ağustos'ta Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi. Bu sonuçlar çerçevenin tek başına işe yaradığını göstermez ama iktidarın en zor döneminde seçmen nezdinde ayakta kaldığını gösterir. Bugün ise hedef dışarıda değil, içeride. İktidar çevresinden birkaç "kötü çocuk" olanlardan sorumlu. Bu anlatı, o kişilerin tek başına hareket ettiğine inanıldığı sürece tutar. Seçmen atamaları, denetimsizliği ve koruma ilişkilerini de aynı hikâyenin parçası saymaya başlarsa iflas eder .
Hazine'ye ödeme, yatırımcıya telafi mi?
Bu krizin ayrıca bir sınavı var, para. Başka yerde teyit edilmeyen pek de inandırıcı olmayan bir habere göre Kaya ve eşi yaklaşık 2,2 milyar lirayı Hazine'ye yatırdı. SPK Kanunu'nun 107/3. maddesi, belirli koşullarda piyasa dolandırıcılığıyla elde edilen menfaatin iki katının Hazine'ye ödenmesi halinde etkin pişmanlık hükümlerini öngörüyor. Ödemenin yapılıp yapılmadığı ve hangi kapsamda değerlendirildiği belli değil. Her hâlükârda Hazine'ye ödeme, yatırımcıya ödeme demek değil.
Yatırımcıların toplam kaybı belirsiz, bu nedenle neyin, ne kadarının kapatacağını bugünden söylemek mümkün değil. Asıl soru, kaybın kimin tarafından üstlenileceği: Şirket sahiplerinin mal varlıkları mı, ayrı bir tazminat mekanizması mı, devlet bütçesi mi? Erdoğan'ın "hakları koruyacağız" sözü bu yanıtla sınanacak. Zarar yatırımcının üstüne kalırsa "hesap soruyoruz" sözü inandırıcılığını yitirir. Bütçeden ödenirse başka bir öfke doğar: “Kazanırken iyiydi, zarar hepimizin vergileriyle mi karşılanacak?” Üçüncü seçenek imkansıza yakın. Sorumluların mal varlığı üzerinden, açık ve eşit kurallarla telafi yapılabilirse Erdoğan bunu ideal çözüm olarak sunabilir.
Üç senaryo
Öfke feda edilecek sınırlı sayıda kişide tükenir. Bu senaryoda Erdoğan, hesap soran lider konumunu korur. Soruşturma inandırıcı bulunur, yatırımcıların kaybının nasıl karşılanacağı açıklanır ve çözüm adil görülürse bazı seçmenler yaşananı birkaç kişinin suçu sayıp liderin hesap sorduğunu düşünebilir: “Bizden biri bizi kandırdı.” Sosyal medyadaki “onu yordular”, “nankör kardeşler” yorumları bu anlatının dilini gösteriyor. Soruşturma mevcut isimlerle sınırlı kalırsa “kötü çocuk” hikayesi sürebilir. Yeni isimler ya da belgeler atama ve denetim ilişkilerine uzanırsa anlatı çatlamaya başlar.
Sessiz çekilme. Seçmen iddialara inanır, adaletsizlik duyar, ama muhalefeti güvenilir bulmaz, lideri de suçlamaya yanaşmaz. İktisatçı Albert Hirschman, bir kurumun ya da düzenin kötüye gittiğini düşünenlerin üç tür tepki verebileceğini anlatır: Çıkış, yani ayrılmak; ses, yani itiraz etmek; sadakat, yani bağlı kalmayı sürdürmek. Sadakat, ayrılmayı geciktirebilir ve genellikle kişiyi içeriden itiraz etmeye yöneltebilir. Bu durumda seçmen partiden ayrılmaz ama sandıktan uzaklaşır. Kimliğini koruyup katılımını bırakır, yani sessiz bir çıkış yapar. Örneğin, Güney Afrika'da ANC'nin tarihsel meşruiyeti aşınırken hoşnutsuzluk muhalefete oy getirmedi, sandığa gitmeme olarak yansıdı. Türkiye’de bu durumun bir benzeri 2024 yerel seçimlerinde yaşandı, AKP’nin yüksek oy aldığı yerlerdeki seçmeninin bir bölümü partisinden kopmadan sandıktan uzaklaştı. Bugünkü öfke böyle bir yol bulabilir, iktidar seçmeninin bir kısmı sandıktan sessizce çekilebilir.
Öfke düzene yönelir. Seçmen kaybını "bir kişinin nefsiyle" değil, "kimler atandı, kimler denetlemedi" sorusuyla açıklamaya başlar. 'Fonlar büyürken SPK ve ekonomi bürokrasisi ne yapıyordu?' diyerek iktidar etrafındaki ağları sorgular. Özel'in sıraladığı görev ve atamalar doğrulandığı oranda bu soru somutlaşır. Siyasi yakınlık karşılığında kaynak dağıtıldığı iddiası ise ancak bu karşılıklılık kanıtlanırsa kurulabilir. Yine de bilginin açığa çıkması ve seçmenin öfkesi kendiliğinden siyasi sonuç üretmez. İsimleri açıklamak, belgeleri dolaşıma sokmak ve iktidarın çelişkisini göstermek başlangıçtır. Tepkinin siyasi baskıya dönüşmesi için seçmenin yaşanan krizle atama ve denetim ilişkileri arasında bağ kurması, itirazını duyurabileceği bir kanal bulması gerekir. Öfkenin düzene yönelmesi, bu bağın kurulması ve seçmenin önünde güvenilir bir çıkış yolu bulunmasıyla siyasi davranışa dönüşebilir
Yakın tarihimizde buna en yakın örnek 1999 depremi, 2001 ekonomik krizi ve 2002 seçimi. Seçmen yalnız o sırada iktidarda olanları değil, önceki iktidarlarda yer alan partileri de sorumlu tuttu. O zaman önlerinde mevcut sisteme karşı yeni bir seçenek olarak AKP çıkmıştı ve ona yöneldi.
Yeni isimler gelirse iktidar da çözülme olur mu?
Kaya’nın istifasının krizi kapatmaya yetmeyeceği anlaşılıyor. Soruşturma genişledikçe iktidarın başka isimleri de gözden çıkarması beklenebilir. Böylece öfke sınırlı sayıda kişiye yönelir; Erdoğan yakınındakilerin ihanetine uğramış hesap soran lider konumunda kalır. Yeni istifalar ve görevden almalar, iktidarın çözülmeye başladığının göstergesi olmayabilir. İktidar, krizin sorumluluğunu sınırlı sayıda kişiye yükleyerek siyasi zararı azaltmaya çalışacaktır.
Çözülme olduğu, suçlamaların atama ve denetim ilişkilerine, oradan da bu düzenin siyasi sorumluluğuna uzanmasıyla anlaşılır. Parti içinden isimler birbirini suçlamaya başladığında ekipler arası mücadele sürüyor demektir. Erdoğan’ın kararlarını, atamalarını ve sorumluluğunu açıkça tartışmaya açtıklarında ancak çatlak büyür. Yeni Şafak’ın Şimşek’i hedef alan yayınları, iktidar çevresindeki kavganın Erdoğan’ın merkezî rolüne dokunmadan da yürütülebildiğini gösteriyordu.
Macaristan’da af skandalı sonrasında iki üst düzey isim istifa etti; ardından iktidar çevresinden ayrılan Péter Magyar, içeriden bildiklerini kamuoyuna taşıyarak eleştiriyi genişletti. Türkiye için önemli olan aynı sonucun yaşanacağı beklentisi değil; krizin, yeni kurbanlarla sınırlı kalıp kalmayacağı ve içeriden gelen itirazların sistemi sorgulamaya başlayıp başlamayacağı. Siyasi çözülme, gözden çıkartılan kişi sayısının artışıyla değil, sorumluluğun yön değiştirmesiyle anlaşılır.
Üç soru
Bu kriz, iktidar seçmeninin önüne üç soru koyuyor: Kaybımın sorumlusu kim? Onlara sunulan imkânlar bana neden sunulmadı? Bütün bunlardan sonra Erdoğan’a yine oy verir miyim?
Erdoğan sorumluluğu birkaç kişiye yüklüyor; telafi vaadiyle adalet duygusunu, parti ve lider bağıyla desteği korumaya çalışıyor. Özel'in elinde böyle hazır bir formül yok; ona yalnızca kanıt ve inandırıcılık sunmak düşüyor. Saadet zincirini belgeleyebilirse ilk soruda sorumluluğu birkaç kişiden öteye taşır. Ayrıcalığı görünür kılabilirse ikinci soruyu seçmenin gündeminde tutar. Üçüncü soru ise onun değil, seçmenin kararı: Özel ancak bu kararın verilebileceği güvenilir adres olabilir.
Krizin siyasi sonucu, iktidar seçmeninin kaybın sorumluluğunu kime yüklediğine ve krize nasıl karşılık verdiğine bağlı olacak: Aidiyetini sürdürerek, itiraz ederek ya da sessizce uzaklaşarak.