Washington’un Yanlış Hesabı
1988 — Bağdat
Silahlar sustuğunda geriye sessizlik kalmadı. Borç kaldı. İran-Irak Savaşı sekiz yıl sürmüştü. Irak savaştan çıkmıştı ama savaş Irak’tan çıkmamıştı. İnsan kaybı büyüktü; ülkenin kaynakları yıllarca cepheye akmış, petrol tesisleri ve altyapı zarar görmüştü. Saddam Hüseyin savaşı Irak’ın zaferi olarak anlatıyordu. Fakat zaferin faturası masadaydı.
Irak’ın özellikle Kuveyt ve Suudi Arabistan’a büyük borçları vardı. Bağdat, İran’a karşı yalnız Irak’ı değil Körfez monarşilerini de savunduğunu ileri sürüyor, savaş yıllarında verilen paraların sıradan ticari borçlar gibi görülmemesini istiyordu.
Kuveyt aynı hesaba aynı yerden bakmıyordu. Tankların motoru susturulabilirdi. Borcun hesabı susturulamıyordu. Saddam’ın önündeki ekonomik dosyanın merkezinde petrol vardı. Irak’ın yeniden yapılanması, borçlarını ödemesi ve devasa ordusunu ayakta tutabilmesi petrol gelirine bağlıydı.
Bağdat, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni OPEC kotalarını aşarak petrol fiyatlarını aşağı çekmekle suçluyordu. Kuveyt’le bir başka anlaşmazlık da Rumeyla petrol sahası çevresinde yoğunlaşıyordu. Petrol, borç ve sınır artık üç ayrı sorun değildi. Aynı krizin üç yüzüydü.
Washington’da ise Saddam’a başka bir dosyadan bakılıyordu. George H. W. Bush yönetimi, rejimin baskıcı niteliğine ve İran-Irak Savaşı sırasında kimyasal silah kullanmış olmasına rağmen Irak’la ekonomik ve diplomatik ilişkileri bütünüyle koparmak istemiyordu. Amerikan hesabı, ilişkileri sürdürmenin Bağdat’ın davranışlarını değiştirmede bir araç olabileceği yönündeydi.
1983’te Donald Rumsfeld’i Saddam’ın karşısındaki koltuğa oturtan jeopolitik hesap tamamen ortadan kalkmamıştı. Washington ile Bağdat hâlâ konuşuyordu. Sorun, birbirlerine söyledikleriyle karşı tarafın duyduğunun aynı olup olmadığıydı.
17 Temmuz 1990 — Bağdat
Saddam, 1968 Baas Devrimi’nin yıldönümünde kürsüye çıktığında dili sertleşmişti. Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin petrol politikalarını Irak’a ekonomik zarar veren bir tutum olarak gösterdi. Washington konuşmayı okuyordu. Ama Washington’ın elinde yalnız Saddam’ın sözleri yoktu. Irak birliklerinin Kuveyt sınırına doğru hareket ettiği de görülüyordu.
Amerikan yönetiminin mesajı iki parçalıydı: Washington Irak ile Kuveyt arasındaki sınır anlaşmazlığının esası konusunda taraf olmadığını söylüyor, fakat anlaşmazlıkların tehdit veya güç kullanılarak çözülmesine karşı çıkıyordu. Diplomasinin tehlikeli tarafı bazen burada başlar. Bir devlet iki cümle söyler. Karşısındaki bunlardan yalnız birini duyar. Bağdat hangisini duyuyordu? Bunu kesin olarak bilmiyoruz. Fakat birkaç gün sonra iki mesaj aynı odada buluşacaktı.
25 Temmuz 1990 — Bağdat
Amerika Birleşik Devletleri’nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie, Saddam Hüseyin’in karşısına oturdu. Bu görüşme yıllar sonra Körfez krizinin en tartışmalı diplomatik görüşmelerinden birine dönüşecekti. Çünkü aynı odadan iki ayrı siyasi hafıza çıkacaktı.
Saddam uzun konuştu. İran’la savaşın Irak’a yüklediği bedelden, petrol fiyatlarından, Kuveyt’ten ve Amerika’yla ilişkilerden söz etti. Glaspie ise Bush yönetiminin Irak’la daha iyi ilişkiler istediğini anlattı. Sonra Kuveyt’e geldiler. Irak yönetiminin daha sonra yayımladığı görüşme tutanağında Glaspie’nin Amerika’nın “Arap-Arap anlaşmazlıkları”, örneğin Irak-Kuveyt sınırı konusunda görüşü olmadığını söylediği görülüyordu. İşte yıllarca tartışılacak cümle buydu. Fakat bu cümleyi Saddam’a verilmiş bir işgal izni olarak okumak, belgenin söyleyebileceğinden fazlasını söylemek olur.
Glaspie’nin görüşmeden sonra Washington’a gönderdiği Amerikan telgrafı ise görüşmenin başka bir boyutunu gösteriyordu. Glaspie, Saddam’a anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi gerektiği mesajını verdiğini bildiriyordu. Washington’ın bölgeye gönderdiği diğer mesajlar da güç kullanımına karşı olduğunu gösteriyordu. Yine de görüşmenin başka bir gerçeği vardı. Washington Saddam’ın askerlerini görüyordu ama niyetinin sınırını göremiyordu. Saddam da Washington’ın sınırını görmeye çalışıyordu.
Irak tutanağında ise Saddam, Kuveytlilerle yapılacak görüşme sonuçlanmadan harekete geçmeyeceği yönünde güvence veriyor; çözüm bulunamazsa Irak’ın kendi “ölümünü” kabul etmeyeceğini de ekliyordu. İlk cümle güvenceydi. İkincisi kapıyı açık bırakıyordu.
Glaspie görüşmeden sonra Washington’a gizli telgrafını gönderdi. Amerikan kayıtlarından görüldüğü kadarıyla Saddam’ın bütün Kuveyt’i işgal etmeye karar verdiği sonucuna varılmamıştı. Sekiz gün sonra bunun ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktı. Washington Saddam’ın niyetini yanlış okuyordu. Saddam’ın Washington’ın vereceği tepkiyi ne kadar doğru okuduğu ise henüz belli değildi.
31 Temmuz 1990 — Cidde
Irak ve Kuveyt heyetleri Suudi Arabistan’da masaya oturdular. Masada petrol vardı. Borç vardı. Sınır vardı. Anlaşma yoktu. Görüşmeler sonuçsuz kaldı. Irak ordusu ise sınırda bekliyordu.
1 Ağustos gecesi
Saddam’ın işgal emrini verdiği son saatlere ilişkin eksiksiz bir toplantı tutanağı elimizde olmadığı için o odada söylenmiş olabilecek sözleri onun ağzından yazamayız. Elimizde sadece karar var. Ve kararın ardından gelen tanklar.
2 Ağustos 1990 — Kuveyt
Gece henüz bitmemişti. Irak birlikleri sınırı geçti. Cumhuriyet Muhafızları güneye ilerledi; Kuveyt’in askerî direnci kısa sürede aşıldı ve Irak kuvvetleri ülkenin büyük bölümünün kontrolünü ele geçirdi.
Sekiz gün önce Saddam, April Glaspie’yle konuşmuştu. Kuveytlilerle görüşülecekti. Görüşülmüştü. Çözüm çıkmamıştı. Şimdi Irak ordusu Kuveyt’teydi. Aynı gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 660 sayılı kararı kabul etti. Irak’ın işgali kınandı ve birliklerinin derhal ve koşulsuz biçimde 1 Ağustos’taki mevzilerine çekilmesi istendi. Fakat o sabah Washington’da daha ilginç bir şey oluyordu. Kapılar kapanıyordu.
2 Ağustos 1990 — Washington
George H. W. Bush danışmanlarını Beyaz Saray’ın Cabinet Room’unda topladı. Masada Amerikan ulusal güvenlik ve dış politika mekanizmasının en güçlü isimleri vardı. Başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft, Beyaz Saray’ın dış politika ve güvenlik stratejisinin merkezindeki isimdi. Savunma Bakanı Dick Cheney Pentagon’un başındaydı. General Colin Powell, Genelkurmay Başkanı olarak Amerikan silahlı kuvvetlerinin en üst düzey askerî yetkilisiydi. General Norman Schwarzkopf ise ABD Merkez Komutanlığı’nın, yani Orta Doğu ve Körfez’deki Amerikan askerî operasyonlarından sorumlu komutanlığın başındaydı.
Masada ayrıca CIA Direktörü William Webster, Amerikan istihbaratının başındaki isim olarak bulunuyordu. Hazine Bakanı Nicholas Brady, Irak’a uygulanabilecek mali ve ekonomik yaptırımların merkezindeki yetkiliydi. Beyaz Saray Bütçe Direktörü Richard Darman ise yalnız bütçe rakamlarını konuşmak için orada değildi; Irak’ın Kuveyt’i ele geçirmesinin Amerika açısından uzun vadeli ekonomik ve stratejik sonuçlarını tartışan isimlerden biriydi. Toplantıda Başkan Yardımcısı Dan Quayle, Beyaz Saray Genel Sekreteri John Sununu, Adalet Bakanı Richard Thornburgh, Dışişleri Bakanlığı, CIA, Pentagon, Hazine ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başka üst düzey yetkilileri de bulunuyordu.
Yıllar sonra gizliliği kaldırılan toplantı tutanağı, Washington’ın o sabah ne kadar az şeyden emin olduğunu gösteriyor.
CIA Direktörü William Webster askerî tabloyu anlattı. Savunma Bakanı Dick Cheney ekonomik ve siyasi yaptırımların tek başına yeterli olup olmayacağını sorguladı. Richard Darman çok önemli bir ayrım yaptı. Suudi Arabistan savunulabilirdi. Kuveyt’i kurtarmak ise başka bir meseleydi. Darman, Kuveyt’i askerî güçle kurtarma seçeneğini o aşamada uygulanabilir görmediğini söylüyordu.
Genelkurmay Başkanı Colin Powell ve Merkez Komutanlığı Komutanı Norman Schwarzkopf askerî seçenekleri açtılar. Schwarzkopf gemilerden, uçaklardan, Tomahawk füzelerinden, Irak’ın komuta ve kontrol merkezlerinden, birliklerinden, kimyasal silah ve füze hedeflerinden söz etti. Bush onu dinledi. Sonra, yapılan hazırlığın boyutuna dikkat çekti. Washington henüz savaş kararı vermemişti. Ama savaş artık masanın üzerindeydi.
Toplantının sonlarına doğru Bush, Saddam’a karşı gizli operasyon seçeneklerinin de incelenmesini istedi. Dünyanın en güçlü devletlerinden biri o sabah ne yapabileceğini tartışıyordu. Fakat Saddam’ın ne yapacağını hâlâ bilmiyordu.
Bağdat ise ilk anda hızlı bir askerî başarı görüyordu. Saddam Kuveyt’ten çekilmedi. Irak yönetimi 8 Ağustos’ta Kuveyt’in Irak’la birleştiğini ilan etti. 28 Ağustos’ta ise Kuveyt’i Irak’ın on dokuzuncu vilayeti haline getirdi.
Washington’ın cevabı da hızla değişti. Birkaç gün içinde Amerikan askerlerinin Suudi Arabistan’a gönderilmesi planı somutlaştı. Dick Cheney Riyad’a gitti; Kral Fahd’ın onayıyla Amerikan kuvvetleri bölgeye yerleşmeye başladı. Kuveyt’in güneyindeki çöle Amerika geliyordu.
Saddam’ın krize bakışında askerî güç kadar psikoloji de vardı. Irak ve Kuveyt’te bulunan yabancıların bir bölümünün ülkeden ayrılmasına izin verilmedi; bazıları stratejik tesislerde tutuldu. Televizyon kameralarının karşısına Batılı aileler ve çocuklar çıkarıldı. Saddam’ın küçük İngiliz çocuk Stuart Lockwood’la görüntüleri Batı’da bambaşka okundu. Bağdat’ın vermek istediği görüntü ne olursa olsun, Londra ve Washington bu insanları serbestçe ayrılamayan yabancılar olarak görüyordu. İki taraf artık yalnız birbirinin ordusunu değil, birbirinin psikolojisini de sınamaya başlamıştı.
…devam edecek