İktidar Tek Adamın Elinde Toplanınca
Bağdat, 1988
Eylül 1980’de Saddam’ın masasındaki tartışma, İran’ın ne kadar dayanabileceğiydi. Kısa sürede sonuç almayı umduğu savaş, sekiz yıl sonra sona erdi. 20 Ağustos 1988’de ateşkes yürürlüğe girdiğinde Saddam hâlâ cumhurbaşkanıydı; fakat Irak, borçları ve savaşın yaralarıyla baş başaydı.
Savaşın uzaması, Saddam’ın kararlarını bağımsız biçimde sorgulayacak kurumlar doğurmamıştı. Cumhurbaşkanı, kendisini denetlemesi gereken partiye, güvenlik örgütlerine ve kamuoyuna ulaşan haberlere de hükmediyordu. Yanlış bir karara itiraz etmek, kişinin yönetime bağlılığını sorgulatabiliyordu.
Bu düzen yalnızca korkuyla işlemiyordu. Devlet bazılarına iş, makam ve ekonomik ayrıcalık sağlıyor; karşı çıkanlara ise görevden alınma, tutuklanma veya daha ağır cezalarla karşılık verebiliyordu. Birinin servetini büyütmesine imkân veren iktidar, başka birinin yazısını, özgürlüğünü ve ailesinin güvenliğini belirliyordu.
Bağdat, 1988–1990
Saddam’ın çevresindeki çıkar ilişkilerini anlamak için yalnızca saraya bakmak yeterli değildi. Büyük işletmeleri satın almak, ithalat yapmak ve üretimi sürdürmek isteyen iş insanlarının da devletle ilişkisi belirleyiciydi. Dövize, ham maddeye ve yedek parçaya erişim büyük ölçüde yönetimin kararlarına bağlıydı.
Siyaset bilimci Kiren Aziz Chaudhry’nin 1991’de yayımladığı araştırma, bu bağın somut örneklerini veriyordu. Kârlı karma sektör işletmelerindeki hisseler, siyasi bağlılığı ödüllendirmek için kullanılıyordu. Özelleştirilen yetmiş fabrikanın on üçünü el-Bünniyye ailesi satın almıştı.
Bu satış, tek başına ailenin Saddam’ın bütün kararlarını desteklediğini kanıtlamasa da ekonomik gücün belirli ellerde yoğunlaşmasını gösteriyordu. İşletme sahibi olmak, devletten bağımsız olmak anlamına gelmiyordu. Fabrikanın çalışması için gerekli imkânları sağlayan yönetimle iyi ilişkileri sürdürmek gerekiyordu.
Böylece Saddam’ın iktidarının devamı, bazı çevreler açısından kazançlarının devamıyla birleşiyordu. Yönetime muhalefet etmek, gelirlerini ve ayrıcalıklı konumlarını tehlikeye atabilirdi. Bu, her iş insanının aynı nedenle sustuğunu göstermiyordu; fakat iktidara bağımlılığın ekonomik temelini açıklıyordu.
Washington, 1988–1989
Irak’taki siyasi baskılar, Amerikan Dışişleri Bakanlığının raporlarında öldürmeler, işkence ve kayıplar olarak yer alıyordu. Buna rağmen Washington, İran’a karşı denge unsuru olarak gördüğü Bağdat’la ilişkilerini koruma taraftarıydı.
Kürt sivillere karşı kimyasal silah kullanılması, Amerika’da yaptırım taleplerini güçlendirdi. Senatör Claiborne Pell’in öncülük ettiği girişim bu tepkiyi Kongre’ye taşıdı. Dışişleri Bakanı George Shultz da Iraklı yetkililere yönetimin tepkisini iletti; ancak Reagan yönetimi sonunda Kongre’nin zorunlu yaptırım getirmesine karşı çıktı.
Amerikalı gazeteciler, açıklamalarla uygulamalar arasındaki farkı gösteriyordu. Eylül 1988’de kuzey Irak’a götürülen muhabirler, sivil kullanım şartıyla satılan Amerikan yapımı helikopterlerin askerî renklerde ve askerî personelin kullanımında olduğunu gördü. Dışişleri Bakanlığı ise bunların çatışmada kullanıldığına dair kanıt bulunmadığını savundu.
İnsan hakları ihlalleri kayda geçiriliyor, fakat bu durum Bağdat’la ilişkinin temelini değiştirmiyordu. Bush yönetimi 1989’da Irak’ın Amerikan tarım ürünlerini satın almasını sağlayan kredi garantilerini artırdı. Bu imkân Irak’ın alımlarını kolaylaştırırken Amerikalı ihracatçıların satışlarını da destekliyordu.
Washington, 2 Ekim 1989
Başkan George H. W. Bush’un imzaladığı gizli ulusal güvenlik direktifi, bu tercihin gerekçesini açıkça ortaya koyuyordu. NSD 26 numaralı belgede Irak’la normal ilişkilerin Amerikan çıkarlarına ve bölgesel istikrara hizmet edeceği belirtiliyordu.
Önerilen yöntem, Bağdat’a ekonomik ve siyasi teşvikler sunarak davranışlarını değiştirmekti. Washington, ilişki üzerinden nüfuz kazanabileceğine inanıyordu. Belgede insan haklarının önemine değiniliyor; kimyasal veya biyolojik silahların hukuka aykırı kullanımının yaptırımlara yol açacağı bildiriliyordu.
Direktif, Amerikan şirketlerinin Irak’ın yeniden inşasına, özellikle enerji alanına katılmasının kolaylaştırılmasını da istiyordu. Dolayısıyla yakınlaşmanın hem stratejik hem ticari bir boyutu vardı.
Bu, Saddam’ın baskılarının bilinmediği anlamına gelmiyordu. Bilinenlere rağmen yakınlaşmanın sonuç vereceği hesap ediliyordu. Birkaç ay sonra Washington, bu hesabı yeniden değerlendirmek zorunda kalacaktı.
Bağdat–Kuveyt, 1990
Saddam, İran’la savaş sırasında Irak’a borç veren Kuveyt ve Birleşik Arap Emirliklerinden borçları silmelerini istiyordu. Irak’ın Körfez’deki Arap yönetimlerini İran’ın yayılmasına karşı koruduğunu savunuyor; verilen paraların ortak savunmanın karşılığı sayılmasını talep ediyordu.
Alacaklıları bu yorumu kabul etmedi. Saddam ayrıca iki ülkeyi OPEC üretim kotalarını aşarak petrol fiyatlarını düşürmekle suçluyordu. Düşen fiyatlar, borçlarını ödemek ve ülkesini yeniden kurmak için petrol gelirlerine ihtiyaç duyan Irak’ı sıkıştırıyordu.
Rumeyle petrol sahası da anlaşmazlığın içindeydi. Bağdat, Kuveyt’in Irak’a ait petrolü çektiğini ileri sürüyordu. Bu suçlamayı, bağımsız biçimde doğrulanmış bir hırsızlık olarak sunmak mümkün değildi.
Sınır ve denize erişim meselesi de gerilimi büyütüyordu. Kuveyt’e ait Bubiyan ve Verbe adaları, Irak limanlarına ulaşım açısından önemliydi. Borçların silinmesi, petrol üretiminin azaltılması ve sınır talepleri aynı krizde birleşti.
Bu anlaşmazlıklar savaşı kaçınılmaz kılmıyordu. Fakat Saddam askerî güçle istediği sonucu alabileceğine yeniden inandı. Kararlarını sınırlayabilecek bağımsız bir siyasi denetim de yoktu. 2 Ağustos 1990’da Irak ordusu Kuveyt’e girdi.
Washington, 2 Ağustos 1990
İşgal haberinin ardından Bush, danışmanlarıyla toplandı. Sonradan açıklanan tutanakta CIA Direktörü William Webster, Irak’ın ilerleyişini anlatıyordu. Masadakiler yaptırımları ve Suudi Arabistan’ın güvenliğini tartışıyordu.
Genelkurmay Başkanı Colin Powell, Suudi Arabistan’ın savunulmasıyla Kuveyt’in kurtarılmasının farklı askerî hazırlıklar gerektirdiğini açıkladı. Bütçe Direktörü Richard Darman, Kuveyt’i kurtarmanın uygulanabilirliğini sorguladı. Askerî seçenekler hazırlanmıştı; fakat müdahalenin kapsamı henüz kesinleşmemişti.
Bölgedeki Amerikan kuvvetlerinden sorumlu General Norman Schwarzkopf, Irak’ın zayıflıkları arasında aşırı merkezî yönetimini saydı. Komuta merkezlerinin vurulmasını öneriyordu. Saddam’ın içeride gücünü korumasına yardım eden merkezî yapı, dışarıdan askerî bir kırılganlık olarak değerlendiriliyordu.
Toplantının sonlarına doğru Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft, Webster’dan Saddam’a karşı gizli operasyon seçeneklerini incelemesini istedi. Bu, bir darbenin kararlaştırıldığını göstermiyordu. Fakat teşviklerle yakın tutulmaya çalışılan yöneticiye karşı artık gizli müdahale ihtimalleri de konuşuluyordu.
Washington–Körfez, Ağustos 1990–Ocak 1991
Bush yönetimi, Irak’a karşı çokuluslu bir askerî koalisyon oluşturdu. Suudi Arabistan’a Amerikan kuvvetleri yerleştirildi; farklı ülkelerin askerleri ve uçakları bölgeye gönderildi. Saddam artık yalnızca Kuveyt ordusuyla karşı karşıya değildi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi önce Irak’ın çekilmesini istedi ve ekonomik yaptırımlar getirdi. 29 Kasım’da kabul edilen 678 sayılı karar, Irak’a 15 Ocak 1991’e kadar süre tanıyor; çekilmemesi hâlinde kuvvet kullanılmasının önünü açıyordu.
Washington’un öncülüğündeki koalisyonun ilan edilen amacı Kuveyt’i işgalden kurtarmaktı. Bu amaç, Saddam’ın içerideki baskı düzenini sona erdirmekle aynı şey değildi. Askerî müdahalenin sınırları açısından bu ayrım belirleyiciydi.
Amerika, Ağustos 1990–Ocak 1991
Amerikan kamuoyu başından beri tek ses değildi. Gallup’ın 23–24 Ağustos 1990 araştırmasında katılanların yüzde 80’i, askerî harekâta hemen başlanması yerine yaptırımların sonucunun beklenmesini istiyordu. Kuveyt’in işgaline karşı çıkmak, mutlaka hemen savaşılmasını istemek anlamına gelmiyordu.
Aylar ilerledikçe tutum değişti. Ocak başında diplomasiye zaman verilmesini isteyenlerle askerî harekâtı destekleyenlerin oranı birbirine yaklaşmıştı. Hava saldırılarının başlamasından sonra, 17–18 Ocak araştırmasında katılanların yüzde 78’i askerî harekâtı onayladığını belirtti.
Buna rağmen savaş karşıtları sokaktaydı. UPI haber ajansı, 19 Ocak’ta Washington’da binlerce kişinin protestosunu haberleştirdi. Göstericiler Beyaz Saray yakınında toplandı, Kongre’ye doğru yürüdü; bazı kavşaklarda oturma eylemleri yapıldı.
Amerikan basınında yalnızca yönetimin açıklamaları yer almıyordu. Irak’taki ihlalleri haberleştiren gazeteciler de vardı, Washington’un savaşına karşı gösterileri duyuranlar da. Kamuoyundaki savaş desteği, muhalefetin bulunmadığı anlamına gelmiyordu.
Irak–Kuveyt, Ocak–Şubat 1991
Koalisyonun hava harekâtı, Bağdat saatiyle 17 Ocak’ta başladı. 24 Şubat’ta kara harekâtına geçildi. Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarıldı; 28 Şubat’ta koalisyonun taarruz harekâtını durdurmasıyla savaşın bu aşaması sona erdi. Resmî ateşkes koşulları daha sonra belirlenecekti.
Saddam cumhurbaşkanlığı makamında kaldı. Ordusunun yenilmesi, onu iktidarda tutan güvenlik örgütlerinin ve parti ağının ortadan kalkması anlamına gelmiyordu. Kısa süre sonra bu güç ülkenin içinde kullanılacaktı.
Güney ve kuzey Irak, Mart 1991
Güneyde asker kaçaklarının ve sivillerin katıldığı ayaklanmalar başladı; kuzeyde Kürt örgütleri harekete geçti. Tek bir merkezleri veya ortak programları yoktu. Ortak noktaları, Bağdat yönetimine karşı çıkmalarıydı.
Yönetimin bastırma harekâtında siviller de öldürüldü ve geniş çaplı gözaltılar yapıldı. Necef’te önde gelen Şii dinî otorite Ayetullah Ebu’l-Kasım el-Hûî gözaltına alındı. Çevresindeki aile üyeleri, öğrenciler ve din adamları tutuklandı; birçok kişinin akıbeti açıklanmadı.
Baskı yalnızca silahlı mücadeleye katılanlara ulaşmıyordu. Yönetimden bağımsız dinî ve toplumsal bağlar da hedef oluyordu.
Bağdat, 1991
Yönetimin içinden reform isteyenler de vardı. Martta başbakan yapılan eski Baas yöneticisi Saadun Hammadi, hukukun üstünlüğünü, basın özgürlüğünü ve çoğulculuğu savundu. Rejimi devirmeyi değil, reform yapılmasını istiyordu.
Eylülde başbakanlıktan ve Devrim Komuta Konseyinden uzaklaştırıldı. Gözlemciler bunu reform beklentileri açısından gerileme saydı. Kasımda cumhurbaşkanı danışmanlığına getirildi; tamamen tasfiye edilmemişti. Ancak görevini kaybetmesi de yeniden görevlendirilmesi de iktidarın kararlarına bağlıydı.
Bağdat, 1991–1992
Gazetecilerin görevi bu kararları halk adına sorgulamak olabilirdi. Saddam’ın düzeninde basından beklenen, yönetimin anlatısını yaymasıydı. Bağımsız haber verme imkânı daraldıkça halkın hesap sorma yolları da daralıyordu.
Yazar ve gazeteci Aziz es-Seyyid Casim, resmî basın için de çalışmıştı. Buna rağmen 1991’de gözaltına alındıktan sonra kendisinden haber alınamadı. Geçmişte yönetime hizmet etmiş olmak, kalıcı güvence sağlamıyordu.
Basın üzerindeki denetim aile içinde de yoğunlaştı. Saddam’ın büyük oğlu Uday’ın Babil gazetesi 1991’de yayımlanmaya başladı; Uday, 1992’de Irak Gazeteciler Birliğinin başına geçti. Meslek örgütü, gazetecileri gözetleyen ve ödüllerle ayrıcalıklar dağıtan bir araca dönüşüyordu.
Devlet televizyonunun eski yöneticilerinden ve el-Cumhuriye gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Saad el-Bezzaz, 1992’de ülkeyi terk etti. Sonradan verdiği tanıklıkta, gazetecilerin yazı yazmaktan kaçınmak için hastalık bahanesine sığındıklarını anlattı.
Saddam’ın çevresinde kalanların hepsi aynı nedenle kalmıyordu. İnananlar, çıkar sağlayanlar ve korkanlar vardı. Fakat ekonomik imkânlar siyasi yakınlığa bağlandığında, gazeteler eleştiriyi taşıyamadığında ve reform isteyen bir başbakan bile görevini koruyamadığında, yanlış kararları durdurabilecek yollar kapanıyordu.
Washington’da ise aynı Saddam önce ilişki kurularak etkilenebilecek bir yönetici, sonra askerî olarak durdurulması gereken bir tehdit sayılmıştı. Açıklanan belgeler, bu değişimde Iraklıların özgürlüğünden çok petrolün, müttefiklerin güvenliğinin ve bölgesel güç dengesinin belirleyici olduğunu gösteriyordu.
İki savaştan sonra Saddam hâlâ iktidardaydı. Ambargo altındaki ülkede kaynaklara kimin ulaşacağı daha da önemli hâle gelecekti. Bu kaynakların çevresindeki mücadele, sonunda kendi ailesinin içine uzanacaktı.
…devam edecek
BAŞLICA KAYNAKLAR
- Kiren Aziz Chaudhry, “On the Way to Market”, Middle East Report, Mayıs–Haziran 1991. Ekonomik ayrıcalıklar ve yönetimle bağlantılı iş çevreleri.
- Human Rights Watch, World Report 1989, “Iraq”; World Report 1992, “Iraq and Occupied Kuwait”. Amerikan kredi ve yaptırım politikaları, 1991’deki baskılar ve reform tartışmaları.
- Sınır Tanımayan Gazeteciler, “The Iraqi Media: 25 Years of Relentless Repression”, 2003. Uday’ın basındaki rolü ve gazetecilerin tanıklıkları.
- George H. W. Bush yönetiminin sonradan açıklanan belgeleri: NSD 26, “U.S. Policy Toward the Persian Gulf”, 2 Ekim 1989; Ulusal Güvenlik Konseyi toplantı tutanağı, 2 Ağustos 1990.