İhanetin Gölgesinde: Saddam’ın kuşatılmış iktidarı

Bağdat, 23 Şubat 1996

Saddam Hüseyin’in iki damadı, Hüseyin Kâmil el-Mecid ile kardeşi Saddam Kâmil el-Mecid öldürülmüştü. Altı ay önce eşleriyle birlikte Ürdün’e kaçan iki kardeş, Irak’a döndükten yalnızca üç gün sonra hayatlarını kaybetmişti. Bağdat yönetimi, onların aile üyeleriyle girdikleri silahlı çatışmada öldürüldüğünü açıklıyordu. Fakat bu açıklama, ölümlerin üzerindeki siyasi kuşkuları ortadan kaldırmıyordu. Çünkü Hüseyin Kâmil, Saddam’ın yalnızca damadı değildi. Irak’ın gizli silah programlarında üst düzey görevler üstlenmiş, askerî ve güvenlik düzeninin merkezinde bulunmuş, rejimin en hassas sırlarına erişmiş bir isimdi. Ürdün’e kaçması, Saddam’ın en yakın çevresinden gelen ağır bir kopuştu.

İki kardeşe Irak’a dönmeden önce af güvencesi verilmişti. Ancak Bağdat’a ulaşmalarından sonra eşlerinden ayrılmış, ailelerinin bulunduğu yere gönderilmişlerdi. Ardından silahlı çatışma ve ölüm haberleri gelmişti. Saddam’ın bu ölümlerdeki doğrudan rolüne ilişkin farklı anlatımlar bulunuyordu. Kesin olan, rejimin en üst düzey isimlerinden birinin kaçışının aile bağlarını da siyasi bir güvenlik meselesine dönüştürmüş olmasıydı.

Saddam’ın kızları Raghad ve Rana eşlerini, çocukları babalarını kaybetmişti. Bir zamanlar Irak’ın en güçlü ailesinin içinde yaşayan iki kadın için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Aile içinde yapılan konuşmaların güvenilir bir kaydı bulunmuyor. Saddam’ın kızlarına ne söylediğini veya onların babalarına hangi sözlerle karşılık verdiğini kesin olarak bilmiyoruz. Ancak yıllar sonra iki kız kardeş, o dönemin hayatlarında yarattığı kırılmayı kameralar önünde anlatacaktı.

Amman, 1 Ağustos 2003
CNN muhabiri Jane Arraf, Saddam Hüseyin’in iki kızıyla görüşmek için Ürdün’ün başkentindeydi. Raghad ve Rana, dokuz çocuklarıyla birlikte Irak’tan ayrılmış, Ürdün Kralı II. Abdullah’ın himayesine sığınmıştı. Görüşme, kraliyet ailesinin kendilerine sağladığı güvenli ortamda gerçekleştiriliyordu. İki kadın uzun süredir kamuoyunun karşısına çıkmamıştı. Arraf’ın daha sonra anlattığına göre, röportaj vermeye başlangıçta pek istekli değillerdi.

Saddam’ın iktidarı yaklaşık dört ay önce sona ermişti. Oğulları Uday ve Kusay, 22 Temmuz’da Musul’da Amerikan askerleriyle girdikleri çatışmada öldürülmüştü. Eski cumhurbaşkanının nerede olduğu bilinmiyordu. Raghad ile Rana’nın arkasında artık babalarının emirlerini uygulayan bir devlet yoktu. Ellerinde kalan, ailelerine ilişkin hatıraları ve onun hayatta olup olmadığına dair belirsizlikti.

Jane Arraf, konuşmayı geçmişteki aile hayatlarına getirdi.

“Eşleriniz 1996’da öldürüldü. 1995’te Ürdün’e gelişinizden önce Irak’ta normal bir hayat sürdüğünüzü düşünüyor muydunuz?”

Raghad soruyu yeniden duymak istedi. “Efendim?”

Arraf açıklık getirdi: “1995’te yaşadıklarınızdan önce Irak’taki hayatınızı normal buluyor muydunuz?”

“1995’ten öncesini mi kastediyorsunuz?”

“Evet.”

“Evet, normal bir hayattı. Bir bakıma normal bir hayattı.”

Arraf soruyu sürdürdü: “Mutlu muydunuz?”

Raghad’ın cevabı kısaydı: “Evet, mutluyduk.”

Bu kez Rana konuştu. Onun cevabı daha uzundu. Irak’ta olduklarını, eşleriyle, kardeşleriyle, anneleriyle ve babalarıyla bir arada yaşadıklarını anlattı. Ailelerinin birbirine bağlı olduğunu söyledi. Kendi gözlerinde başkalarına örnek olabilecek bir aile hayatları vardı.

Sonra cümlesini tamamladı: “Ama 1995’ten sonra her şey değişti.”

Rana’nın sözleri, iki kadının hayatında bir dönemin kapanışını anlatıyordu. Fakat onların normal ve mutlu olarak hatırladığı yıllar, Irak’taki herkes için aynı anlama gelmiyordu. Saddam’ın kızları aile sofralarını, kardeşlerini ve babalarının sevgisini hatırlarken, başka aileler aynı yılları siyasi tutuklamalar, kayıplar ve savaşlarla hatırlıyordu. Aynı ülkenin içinde birbirinden bütünüyle farklı hayatlar yaşanmıştı.

Jane Arraf, iki kadının babalarıyla ilişkisine döndü. “Babanız için endişeleniyor musunuz? Ona ne olacağını düşünüyor musunuz?”

Raghad cevap verdi: “Elbette. Her kız çocuğunun babası için hissedeceği şey budur. Bir de benim durumumu düşünün.”

Rana, tercüman aracılığıyla konuştu. Babasını ve ailesini çok sevdiğini, onun güvende olması için dua ettiğini anlattı.

Arraf, Saddam’ın devlet başkanlığından ayrı bir kimliğini öğrenmek istiyordu. “Nasıl bir babaydı?”

Raghad tereddüt etmeden cevap verdi: “Çok iyi bir babaydı. Sevgi doluydu. Büyük bir kalbi vardı. Kızlarını, oğullarını, torunlarını severdi. Çok iyi bir babaydı.”

Rana da aynı görüşü paylaştığını söyledi. Babalarının kendileriyle yakından ilgilendiğini, sorunlarını ona anlattıklarını, kendileri için yalnızca bir baba değil, aynı zamanda bir arkadaş olduğunu belirtti.

Jane Arraf’ın karşısındaki iki kadın, dünyanın Saddam Hüseyin hakkında bildiklerinden farklı bir insanı anlatıyordu. Onların sözleri, babalarının devlet başkanı olarak aldığı kararları açıklamıyordu. Ancak aile bağlarının siyasi suçlamalar ve ölümcül hesaplaşmalar karşısında bile nasıl devam edebildiğini gösteriyordu.

Arraf, bu iki görüntü arasındaki çelişkiyi görmezden gelmedi. Saddam’ın sevgi dolu bir baba olarak anlatılmasıyla, kızlarının eşlerinin ölümünden sorumlu olduğu yönündeki iddiaların nasıl bağdaştırılabileceğini sordu.

“Onun hakkında çizdiğiniz bu görüntüyü, yaptığı bazı şeylerle nasıl bağdaştırıyorsunuz? Örneğin, eşleriniz Saddam ve Hüseyin Kâmil’in ölümünden doğrudan sorumlu olduğuna inanılıyor. Bunu nasıl bağdaştırıyorsunuz?”

Raghad’ın cevabı, sorunun aile içinde hâlâ ne kadar hassas olduğunu ortaya koyuyordu. “İzninizle, büyük bir baskı altındayız. Yaralarımız zaten yeterince derin. Böyle bir tartışmayı başlatmak istemiyorum. Özellikle de babam şu anda karmaşık bir durumda. İki kızından böyle bir şey beklemiyor. İzninizle bu soruyu cevaplamayacağım.”

Bu cevap, eşlerinin öldürülmesinin iki kadın üzerindeki etkisinin ortadan kalkmadığını gösteriyordu. Raghad, babasını açıkça suçlamıyor, fakat yaşananları da reddetmiyordu. Soruyu yanıtlamamayı tercih ediyordu. Bu suskunluk, aile içindeki hesaplaşmanın bütünüyle kapanmadığını düşündürüyordu.

Görüşmenin sonunda Arraf, iki kadına babalarına bir mesaj göndermek isteyip istemediklerini sordu.

Raghad cevap verdi: “Seni seviyorum ve özlüyorum. Bir baba olarak, bundan fazlası değil.”

Bu son ifade, röportajın en dikkat çekici sözlerinden biriydi. Raghad, babasına duyduğu sevgiyi onun siyasi kimliğinden açıkça ayırıyordu. Irak’ın eski cumhurbaşkanına değil, kendi babasına sesleniyordu. Bu ayrım, Saddam’ın ailesinin yaşadığı trajediyi anlamak açısından önemliydi. Bir insanın devlet başkanı olarak taşıdığı sorumluluklarla ailesi içindeki ilişkileri aynı değildi. Raghad’ın babasına duyduğu sevgi, onun yönetimi sırasında yaşanan suçları ortadan kaldırmıyordu. Ancak o suçlar da bir kızın babasına duyduğu sevginin varlığını inkâr etmeyi gerektirmiyordu.

Rana ise duygularını kelimelerle anlatmakta zorlandığını söyledi: “Ona karşı hissettiklerimi, sevgimi kelimelerle anlatmak çok zor. Onu her an düşünüyorum. Tanrı’nın onu korumasını ve güvende tutmasını diliyorum.”

Röportajın ardından Jane Arraf, CNN yayınlarında iki kadının babalarıyla ilişkisini değerlendirdi. Arraf’a göre eşlerinin öldürülmesinden sonra Raghad ve Rana’nın babalarıyla ilişkilerinde ciddi bir gerilim yaşanmıştı. Ancak zamanla yeniden yakınlaşmışlardı. Raghad, babasının içinde bulunduğu güç koşullarda onunla çatışmayı sürdürmek istemediğini belirtmişti.

Arraf’ın değerlendirmesi, Saddam ailesinin kapalı dünyasına ilişkin önemli bir ayrıntı sunuyordu. Bir zamanlar Irak’ın en güçlü ailesine mensup olan iki kadın, artık başka bir ülkede, çocuklarıyla birlikte geleceklerini düşünüyordu. Babaları iktidarını kaybetmiş, kardeşleri öldürülmüş, eşleri ise yıllar önce hayatlarını kaybetmişti. Siyasi iktidarın çevresinde kurulan aile düzeni, iktidarın çöküşüyle birlikte dağılmıştı.

Ancak 1996’da Bağdat’ın kapalı kapıları ardında yaşananlar, yalnız Saddam’ın ailesini ilgilendirmiyordu. Aynı yıl Washington, Irak ordusunun içinden gelecek bir müdahaleyle Saddam’ın iktidarına son verme ihtimalini değerlendiriyordu. Saddam’ın damatlarının ölümünden birkaç ay sonra, bu kez kendi generalleriyle arasındaki güven ilişkisi sınanacaktı.

Bağdat, Haziran 1996

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), Irak ordusunun içindeki bazı subaylarla bağlantı kurmuştu. Plan, Saddam Hüseyin’in kendi askerî çevresinden gerçekleştirilecek bir darbeyle devrilmesine dayanıyordu. Amerikan tarafı, Saddam’ın iktidarını sürdürmesini sağlayan askerî ve güvenlik düzeninin içinden destek bulabileceğini düşünüyordu.

Fakat Bağdat’ta Saddam’ın istihbarat örgütleri de çalışıyordu.

PBS FRONTLINE’ın yıllar sonra yayımladığı The Survival of Saddam ve Gunning for Saddam araştırmalarında, bu girişimin nasıl ortaya çıkarıldığı ayrıntılarıyla anlatıldı. Belgeselin aktardığına göre CIA, bağlantı kurduğu Iraklı subaylara doğrudan iletişim sağlayabilecek özel cep telefonları vermişti. Böylece Bağdat’taki subaylarla Amerikan istihbaratı arasında güvenli bir haberleşme hattı oluşturulması amaçlanıyordu.

Ancak Saddam’ın güvenlik görevlileri darbe hazırlığının içine sızmıştı.

Iraklı istihbarat görevlileri, Bağdat’ın çeşitli bölgelerinde operasyonlar düzenledi. Darbeyle bağlantılı olduğu düşünülen subayların evlerine baskınlar yapıldı. Çok sayıda asker tutuklandı. PBS’nin araştırmasında yüzlerce subayın işkence gördüğü ve öldürüldüğü anlatılıyordu. Bu sayıya ilişkin bağımsız doğrulamanın sınırları bulunsa da girişimin ağır bir tasfiyeyle sonuçlandığı açıktı.

Operasyon sırasında CIA ile bağlantı kurmak için kullanılan telefonlar da ele geçirildi.

PBS FRONTLINE’ın aktardığına göre Iraklı bir istihbarat görevlisi, bu telefonlardan birini kullanarak Amerikan tarafını aradı.

Telefonun diğer ucunda bir Amerikan görevlisi vardı.

Iraklı görevlinin ilettiği mesaj kısa ve sertti: “Adamlarınız öldü. Eşyalarınızı toplayıp evinize dönün.”

Bu konuşmanın bağımsız ses kaydı yayımlanmış değildir. Sözler, PBS’nin araştırmasında anlatıldığı biçimiyle aktarılmaktadır. Ancak telefon olayı, darbe girişiminin nasıl sonuçlandığını gösteren çarpıcı bir ayrıntıdır. Washington, Saddam’ın yakın çevresinden gelecek bir müdahaleye umut bağlamıştı. Bağdat’ın güvenlik örgütleri ise bu bağlantıları ortaya çıkarmış, girişimi başarısızlığa uğratmıştı.

PBS belgeselinde CIA’in eski Yakın Doğu Bölümü yöneticilerinden Frank Anderson, başarısızlığın ardından yapılan değerlendirmede daha temel bir soruna işaret ediyordu: “Tiranların tarihini görmezden geldik.”

Anderson, totaliter bir sistemin tepesinde bulunan kişinin çoğu zaman ölümüne kadar orada kalabildiğini hatırlatıyordu. Bu sözler, Amerikan istihbaratının Irak’ın iç siyasi yapısına ilişkin beklentilerinin ne kadar iyimser olabileceğini gösteriyordu.

Aynı belgeselde Iraklı muhalif Ahmed Çelebi, Saddam’ın siyasi komploları yönetme yeteneğinin CIA tarafından hafife alındığını savunuyordu. Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz ise Amerikan istihbaratının Irak ordusunun iç yapısını yeterince tanımadığını ileri sürüyordu.

“Ordudaki subayları tanımıyorlar. Nasıl askerî darbe yapabilirler? Kimi tanıyorlar?”

Tarık Aziz’in bu sözleri, Saddam yönetiminin girişimi nasıl değerlendirdiğini ortaya koyuyordu. Bağdat’a göre Washington, Irak ordusunun iç ilişkilerini ve rejimin güvenlik mekanizmalarını yeterince anlamamıştı.

Saddam’ın istihbarat örgütleri yalnızca dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı çalışmıyordu. Ordunun içindeki hareketleri, üst düzey komutanların ilişkilerini ve olası darbe hazırlıklarını da izliyordu. Bu sistem, Saddam’ın iktidarını korumasına yardımcı oluyordu. Ancak aynı zamanda askerî kurumların kendi içinde bağımsız karar almasını zorlaştırıyor, komutanların siyasi otoriteye yönelik eleştirilerini tehlikeli hale getiriyordu.

Darbe korkusuyla güçlendirilen güvenlik mekanizmaları, Saddam’ın kişisel otoritesini sağlamlaştırırken devlet kurumlarının kendi kararlarını sorgulama kapasitesini de sınırlıyordu. Bir komutanın siyasi lidere duyduğu sadakat ile mesleki sorumluluğu arasında çatışma doğduğunda, hangi davranışın daha güvenli olacağı giderek belirginleşiyordu. Sadakat, askerî liyakatin ve bağımsız değerlendirmenin önüne geçebiliyordu.

1996’daki darbe girişimi başarısız olmuştu. Saddam iktidarda kalmıştı. Fakat Washington’ın Irak politikasında Saddam’ın geleceği artık daha açık biçimde tartışılıyordu. Amerikan yönetimi için sorun yalnız Irak’ın silah programları değildi. Saddam’ın uluslararası yükümlülüklere uymaya zorlanıp zorlanamayacağı ve onun yönetimi devam ettiği sürece bölgesel güvenliğin nasıl sağlanacağı da gündemdeydi.

İki yıl sonra, bu tartışmaların önemli bir bölümü Washington ile Londra arasındaki gizli bir telefon görüşmesinde yeniden gündeme gelecekti.

Washington–Viyana, 11 Aralık 1998
Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nde saat 13.00’tü. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton, İngiltere Başbakanı Tony Blair ile telefon görüşmesi yapıyordu. Blair, Avrupa Birliği zirvesi için Viyana’daydı. Görüşme yaklaşık on beş dakika sürecekti. Görüşme kaydında adı geçen görevliler arasında Bonnie Glick, Sean Tarver, Joel Schrader, David Higgins, Jim Smith ve Roger Merletti bulunuyordu.

O gün hazırlanan resmî görüşme tutanağı çok gizli olarak sınıflandırılmıştı. Yıllar sonra, 14 Ekim 2015’te belgenin gizliliği kısmen kaldırılacaktı. Böylece iki liderin Irak’a yönelik askerî harekâtı nasıl değerlendirdiği, resmî kayıtta yer alan konuşmalar aracılığıyla görülebilecekti.

Clinton telefonu açtı. “Merhaba.”

Blair cevap verdi: “Merhaba Bill.”

“Merhaba Tony. Nasılsın?”

“İyiyim. Viyana’da Avrupa Birliği zirvesindeyim.”

Clinton, Irak meselesine geçmeden önce sıradan bir soru sordu: “Viyana soğuk mu?”

Blair cevap verdi: “İnanılmaz derecede soğuk. Ama güzel bir şehir.”

Görüşmenin bu kısa başlangıcında, iki liderin birkaç dakika sonra Irak’a yönelik bombardımanın zamanlamasını tartışacağına ilişkin hiçbir şey yoktu. Ancak Clinton hemen asıl konuya geçti.

“Bu hafta sonu Orta Doğu’ya gitmeden önce seninle Irak ve İrlanda konularını görüşmek istedim.”

Clinton, 15 Kasım’da Irak’a yönelik askerî harekâtı ertelediklerini hatırlattı. Saddam Hüseyin, Birleşmiş Milletler silah denetçileriyle iş birliği yapacağına söz vermişti. Washington, bu sözün yerine getirilip getirilmeyeceğini görmek istemişti.

“Şimdiye kadar sonuçlar karışık,” dedi Clinton.

Denetçilerin bazı faaliyetlerini sürdürebildiğini, ancak Baas Partisi genel merkezine girişlerinin engellendiğini anlattı.

Blair dinliyordu. “Evet.”

Clinton devam etti: “İstedikleri on belgeden yalnızca birini alabildiler. Irak, denetimleri gereğinden fazla zorlaştırıyor.”

Ardından Saddam’ın niyetinden emin olmadığını söyledi. Irak yönetimi, yaptırımların gözden geçirilmesi konusunda taviz mi elde etmeye çalışıyordu? Yoksa Washington’ın yılın bu döneminde askerî harekâta girişemeyeceğini mi düşünüyordu?

Clinton, yeni bir denetim engellenirse ve UNSCOM Başkanı Richard Butler Irak’ın yükümlülüklerini yerine getirmediğini bildirirse, kasım ayında durdurulan askerî harekâtı başlatmaya eğilimli olduğunu açıkladı.

Ancak başkanın önünde bir zaman sorunu vardı. Ramazan yaklaşıyordu. Clinton, yaklaşan dinî dönemi askerî planlamanın önemli bir sınırı olarak görüyordu. Amerikan yönetimi, Müslümanların kutsal ayında Irak’ı bombalamanın siyasi ve diplomatik sonuçlarından kaçınmak istiyordu.

“Onların inancına saygımızdan dolayı Ramazan sırasında vuramayız,” dedi Clinton.

Konuşmanın bu bölümündeki bazı ifadeler, yıllar sonra açıklanan belgede hâlâ gizli tutulmuştu. Ancak Clinton’ın askerî harekât için zamanın daraldığını düşündüğü açıktı. Irak’ın yeni bir denetimi engellemesi durumunda harekete geçmek istiyordu. Fakat operasyonun Ramazan başlamadan önce tamamlanması gerekiyordu.

Clinton, Amerikan askerî hazırlıklarına ilişkin bir ayrıntı daha verdi. Kuvvetlerin kısa sürede harekete geçirilebileceğini, hazırlık ve intikal sürecinin daha önce düşünülenden hızlı yürütülebileceğini anlattı. Yirmi dört saatlik bir süreden söz ediyordu.

Başkan, Saddam’ın Amerikan kuvvetlerinin harekete geçmek için daha uzun süreye ihtiyaç duyacağını sanıyor olabileceğini belirtti. Böyle bir hesap hatası, Bağdat’ın karşı karşıya kalabileceği risklerden biriydi.

Blair, konuşmayı doğrudan operasyonun zamanlamasına getirdi. “Peki harekâta başlarsak ve sonra Ramazan başlarsa ne olacak? Ramazan gelecek cuma başlamıyor mu?”

Clinton cevap verdi: “Çarşamba günü başlarsak yeterli zamanımız var. Bana öyle olacağı konusunda güvence verdiler.”

Blair bir kez daha sordu: “Yani Ramazan başlamadan girip çıkabilir miyiz?”

Clinton’ın cevabı kesindi: “Evet, dört günümüz var. Bu fazlasıyla yeterli. Yapabiliriz.”

Bu kısa konuşma, gizli tutanağın en dikkat çekici bölümlerinden biriydi. İki lider artık yalnız Irak’ın silah denetçileriyle yaşadığı anlaşmazlığı değerlendirmiyordu. Askerî operasyonun hangi gün başlayabileceğini ve ne kadar sürede tamamlanabileceğini konuşuyordu.

Ancak ortada henüz kesinleşmiş bir karar yoktu. Blair, UNSCOM Başkanı Richard Butler’ın çalışmalarını sordu. “Butler yarın daha fazla yere giriş izni almaya mı çalışacak?”

Clinton cevap verdi: “İki günü daha var. Sonra ne söyleyecekse söyleyecek.”

Blair, denetçilerin raporunu öğrenmek istiyordu. “Ne söyleyeceğini biliyor muyuz?”

Clinton’ın cevabı açıktı: “Hayır, bilmiyoruz.”

Başkan, Butler’ın Irak’ın kısmen iş birliği yaptığını, ancak tam iş birliği sağlamadığını bildirebileceğini düşünüyordu. Böyle bir rapor, Washington’ı zor bir siyasi kararla karşı karşıya bırakacaktı. Irak’a uygulanan yaptırımların kapsamlı biçimde gözden geçirilmesine destek verilecek miydi? Yoksa iş birliğinin yetersiz olduğu gerekçesiyle yeni bir kriz mi doğacaktı?

Clinton, Baas Partisi genel merkezine girişin engellenmesini ciddi bir sorun olarak gördüğünü yineledi. Blair’in kendi yetkilileriyle görüşmesi gerektiğini söyledi. Orta Doğu seyahati sırasında birkaç gün içinde yeniden konuşabileceklerini belirtti.

Blair cevap verdi: “Peki.”

Görüşmenin Irak’a ilişkin bölümü burada sona erdi. Clinton daha sonra Kuzey İrlanda barış sürecine ve Kıbrıs’la ilgili gelişmelere geçti. Aynı telefon görüşmesinde savaş ihtimali, diplomatik müzakereler ve Avrupa siyaseti peş peşe ele alınmıştı.

Ancak Irak açısından belirleyici olan, konuşmanın ilk bölümünde ortaya çıkan gerçekti. Washington ve Londra, Saddam’ın denetçilere ne ölçüde iş birliği sağlayacağını beklerken askerî harekâtın zamanlamasını da hesaplıyordu. Butler’ın raporu henüz belli değildi. Fakat operasyonun hangi gün başlayabileceği ve Ramazan’dan önce tamamlanıp tamamlanamayacağı konuşulmuştu.

Bu görüşme, askerî müdahale kararlarının her zaman büyük açıklamalarla başlamadığını gösteriyordu. Bazen iki lider, birbirlerine gündelik sorular sorduktan birkaç dakika sonra başka bir ülkenin askerî tesislerine yönelik bombardımanın takvimini değerlendirebiliyordu.

Bağdat, 15 Aralık 1998
UNSCOM Başkanı Richard Butler’ın raporu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’a ulaştı. Butler, Irak’ın kasım ayında verdiği tam iş birliği sözünü yerine getirmediğini bildiriyordu. Denetçilerin bazı faaliyetleri engellenmiş, talep edilen bilgilere erişim konusunda sorunlar yaşanmıştı.

Clinton’ın dört gün önce Blair’e anlattığı belirsizlik artık yeni bir aşamaya gelmişti. Washington ve Londra, Irak’a yönelik askerî harekât için gerekli gördükleri koşulların oluştuğunu savunuyordu. Birleşmiş Milletler silah denetçileri Irak’tan ayrıldı.

Bağdat, 16 Aralık 1998
Amerikan ve İngiliz kuvvetleri Desert Fox Harekâtı’nı başlattı. Irak’ın askerî tesisleri, güvenlik kurumlarıyla bağlantılı hedefleri ve silah programlarıyla ilişkili olduğu değerlendirilen bazı yerler bombardımana tutuldu. Operasyon dört gün sürdü.

Clinton, harekâtın amacını Irak’ın kitle imha silahları geliştirme kapasitesini ve komşularına tehdit oluşturabilecek askerî gücünü zayıflatmak olarak açıkladı. İngiltere Başbakanı Tony Blair de operasyonu destekledi. Bağdat yönetimi ise saldırıları Irak’ın egemenliğine yönelik bir müdahale olarak tanımladı.

Saddam Hüseyin iktidarda kaldı
1996’da CIA bağlantılı darbe girişimi başarısız olmuştu. 1998’de Amerikan ve İngiliz bombardımanı da Saddam’ı iktidardan uzaklaştırmamıştı. Ancak bu iki girişimin amaçları aynı değildi. İlkinde Saddam’ın devrilmesi hedeflenmişti. İkincisinde ise resmî amaç, Irak’ın belirli askerî ve güvenlik kapasitelerinin zayıflatılmasıydı.

Yine de iki olay, Saddam’ın iktidarının son yıllarında giderek ağırlaşan bir çatışmayı ortaya koyuyordu. Washington, Saddam’ı bölgesel güvenlik açısından sorun olarak görüyordu. Saddam ise dış müdahaleleri ve içerideki darbe ihtimallerini iktidarına yönelik tehditler olarak değerlendiriyordu.

Ancak bu mücadelenin ortasında kalan Irak halkı, yıllardır süren savaşların, yaptırımların ve ekonomik sorunların sonuçlarını yaşamaya devam ediyordu. Saddam’ın iktidarda kalması, bu sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyordu. Amerikan ve İngiliz bombardımanı da Irak’ın siyasi geleceğine ilişkin temel soruları ortadan kaldırmamıştı.

Bağdat, 1998’in son günleri
Saddam Hüseyin, iktidarını korumayı başarmıştı. Kendi ailesinin içinden gelen kopuşları, ordusundaki darbe girişimini ve dışarıdan uygulanan askerî baskıyı geride bırakmıştı. Fakat bu gelişmelerin her biri, Irak’ın siyasi düzeninin nasıl ayakta tutulduğuna ilişkin başka bir soruyu gündeme getiriyordu.

Saddam’ın güvenlik örgütleri, olası ihanetleri önceden belirlemeye çalışıyordu. Komutanların sadakati izleniyor, siyasi muhalefet ağır biçimde bastırılıyor, devletin kurumları büyük ölçüde cumhurbaşkanının otoritesine bağlı çalışıyordu. Bu düzen Saddam’ın kişisel güvenliğini artırmış olabilirdi. Ancak aynı zamanda yönetimin yanlış kararlarını sorgulayabilecek bağımsız mekanizmaları zayıflatıyordu.

Saddam’ın en büyük korkusunun gerçekten ihanet olup olmadığını kesin olarak bilmiyoruz. Ancak yakın çevresinden gelebilecek tehditlere karşı kurduğu güvenlik düzeni, ihanet ihtimalini siyasi hayatının merkezindeki meselelerden biri olarak gördüğüne işaret ediyordu.

1996’da Hüseyin Kâmil’in ölümü, Saddam’ın ailesinin içindeki güven ilişkilerinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermişti. Aynı yıl başarısızlığa uğrayan darbe girişimi, ordunun içindeki sadakatin sürekli denetlendiğini ortaya çıkarmıştı. 1998’de Clinton ile Blair’in gizli telefon görüşmesi ise Saddam yönetimine karşı askerî güç kullanma ihtimalinin Washington ve Londra’da, operasyonun gününe ve süresine kadar ayrıntılı biçimde değerlendirildiğini belgeliyordu.

Bu üç olay, Saddam’ın iktidarını çevreleyen ailevi, askerî ve uluslararası güven krizlerinin farklı yüzlerini gözler önüne seriyordu.

Fakat Saddam’ın önündeki asıl sorun, yalnız kimin kendisine ihanet edebileceği değildi. Kendisini korumak için kurduğu düzenin, Irak devletini ne ölçüde kendi kişisel kaderine bağladığıydı. Bir devlet başkanının güvenliği ile bir ülkenin güvenliği aynı şey değildi.

Saddam bu ayrımı kabul etmedikçe, iktidarını korumak için aldığı her önlem Irak’ın siyasi kurumlarını biraz daha kendi otoritesine bağımlı hale getiriyordu. Devletin güvenliği ile liderin güvenliğinin birbirine karıştırılması, yalnız siyasi muhalefeti değil, yönetimin kendi yanlışlarını görme ve düzeltme imkânlarını da zayıflatıyordu.

Saddam, yakın çevresindeki ihanetleri ve dışarıdan gelen tehditleri bertaraf etmeyi başarmıştı. Ancak iktidarını korumak için oluşturduğu güvenlik düzeni, Irak’ın karşı karşıya olduğu siyasi ve ekonomik sorunları çözmeye yetmiyordu. Washington’da ise henüz sonuçlanmamış başka hesaplar yapılıyordu.

…devam edecek