Savaşın gerekçesi mi, gerekçenin savaşı mı?
Washington, Aralık 1998.
Amerikan ve İngiliz savaş uçakları Irak’ı bombalamış, fakat Saddam Hüseyin iktidarını korumuştu. Bill Clinton yönetimi artık yalnızca Saddam’ı denetim altında tutmak istemiyordu. Washington, Irak’ta yönetimin değişmesini de hedefliyordu. Nitekim Clinton, bombardımandan haftalar önce, 31 Ekim 1998’de Irak Kurtuluş Yasası’nı imzalamış, Saddam’ın devrilmesini isteyen muhaliflere desteği Amerikan politikasının bir parçası haline getirmişti. Ancak muhalefeti desteklemek, Irak’a asker göndererek rejimi devirmekle aynı şey değildi.
Saddam’ın İran’a saldırması, Kuveyt’i işgal etmesi ve geçmişte kimyasal silah kullanması, Washington’ın Irak’ı bölgesel güvenlik sorunu olarak görmesinin başlıca nedenleriydi. Basra Körfezi’nin petrol kaynakları ve enerji yolları da Amerikan stratejisinde önemli yer tutuyordu. Fakat bu çıkarların her birinin gelecekteki savaş kararında ne ölçüde belirleyici olduğunu anlamak için yöneticilerin kamuoyuna söylediklerinden çok, kendi aralarında neler konuştuklarına bakmak gerekiyordu.
Washington, 11 Eylül 2001
Dünya Ticaret Merkezi’nin kuleleri çökerken Amerika’nın güvenlik anlayışı da değişiyordu. Başkan George W. Bush, saldırıları gerçekleştiren terör örgütleriyle onlara yardım eden yönetimler arasında ayrım yapmayacağını açıklamıştı. Saldırıların arkasında Usame bin Ladin’in El Kaide örgütü vardı. Buna rağmen Beyaz Saray’daki kapalı görüşmelerde Irak’ın adı da gündeme geldi.
Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, Saddam’a karşı askerî seçeneğin değerlendirilmesini savunuyordu. Ancak Irak yönetiminin 11 Eylül saldırılarını planladığını veya gerçekleştirdiğini gösteren ikna edici bir kanıt bulunmamıştı. Buna karşın Bush yönetiminde, Saddam’ın geçmişteki silah programlarının gelecekte daha büyük bir tehdit oluşturabileceği düşüncesi güçleniyordu. Afganistan savaşının ardından Washington’ın ilgisi giderek Irak’a yöneldi.
Peki İngiltere bu sürecin içine nasıl girdi?
Londra, 2001 sonu
Tony Blair, 11 Eylül saldırılarından sonra Bush’un yanında durmuş, Afganistan harekâtına destek vermişti. Fakat Irak konusunda iki hükümet başlangıçta aynı noktada değildi. Washington’da Saddam’ın devrilmesi fikri güçlenirken İngiltere’de yaptırımların sürdürülmesi ve Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin Irak’a dönmesi de seçenekler arasındaydı.
Blair, Amerika ile ittifakını korumak istiyordu. Washington’ın Irak’a tek başına müdahale etmesindense, Amerikan kararlarını etkileyebilecek bir ortak olmayı tercih ediyordu. Ancak İngiltere’de kamuoyu, parlamento ve uluslararası hukuk bakımından aşılması gereken ciddi engeller vardı. Blair’in önündeki mesele, yalnız Saddam’ın devrilip devrilmemesi değil, böyle bir müdahalenin nasıl savunulacağıydı.
Washington, 12 Mart 2002
Blair’in dış politika danışmanı David Manning, Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ile akşam yemeğinde buluştu. Irak uzun uzun konuşuldu. Manning, Rice’a Blair’in Saddam’ın iktidardan uzaklaştırılması hedefini desteklediğini, ancak İngiltere’nin siyasi koşullarının Amerika’dan farklı olduğunu anlattı.
İki gün sonra Manning, Blair’e gizli bir not gönderdi. Rice’a söylediklerini başbakanına şöyle aktarıyordu:
“Rejim değişikliğine verdiğiniz destekten geri adım atmayacağınızı, ancak Amerika’dakinden çok farklı bir basın, parlamento ve kamuoyuyla baş etmek zorunda olduğunuzu söyledim.”
Manning’in hitap ettiği kişi Blair’di. Washington’da Rice’a, İngiliz başbakanının tutumunu anlatmış; şimdi de bu görüşmeyi Blair’e bildiriyordu. Aynı notta Amerikan yönetiminin henüz cevaplayamadığı sorular bulunduğunu da belirtiyordu: Askerî müdahale uluslararası kamuoyuna nasıl kabul ettirilecekti? Saddam devrilirse Irak’ı kim yönetecekti? Iraklı muhaliflerin rolü ne olacaktı?
Blair’in kişisel desteği açıkça Washington’a iletilmişti. Fakat İngiliz hükümeti henüz savaşa katılma kararı almamıştı.
Crawford, Teksas, 5–6 Nisan 2002
Bush, Blair’i Teksas’taki çiftliğinde ağırladı. İki lider Irak’ı görüştü. Konuşmalarının bir bölümü baş başa gerçekleştiği için bütün ayrıntıları bilinmiyor. Ancak İngiliz hükümetinin daha sonra açıklanan kayıtları, Blair’in Saddam’a silah denetçilerini kabul etmesi için bir fırsat tanınmasını savunduğunu gösteriyor. Bu yol, hem Irak üzerindeki baskıyı artıracak hem de olası askerî müdahalenin uluslararası meşruiyetini güçlendirebilecekti.
Blair, Bush’u Birleşmiş Milletler üzerinden ilerlemeye yönlendirmeye çalışıyordu. Fakat bu yaklaşımın bir çelişkisi vardı: Saddam denetçileri kabul ederse savaşın gerekçesi zayıflayabilirdi. İngiltere’nin Amerika üzerindeki etkisini koruma çabası, Londra’yı giderek Washington’ın askerî hazırlıklarına yaklaştırıyordu.
Londra, 23 Temmuz 2002
Tony Blair, başbakanlık konutu olan 10 Downing Street’te üst düzey çalışma arkadaşlarını Irak meselesini görüşmek üzere topladı. Toplantı gizliydi. Görüşmelerin tutanağını hazırlayan Matthew Rycroft, belgenin son derece hassas olduğunu ve başka kopyasının çıkarılmaması gerektiğini belirtti. Üç yıl sonra basına sızdırılacak bu kayıt, “Downing Street Tutanağı” adıyla tanınacaktı.
İngiliz dış istihbarat servisi MI6’nın başkanı Richard Dearlove, Washington’dan yeni dönmüştü. Amerikan yönetiminin Saddam’ı askerî güç kullanarak devirmeye yöneldiğini anlattı. Müdahalenin gerekçeleri arasında terörizm ve kitle imha silahları gösterilecekti.
Dearlove’un değerlendirmesi, tutanağa şu sözlerle geçti:
“Ancak istihbarat ve olgular, izlenen politikaya uyacak şekilde biçimlendiriliyordu.”
Bu, Bush’un ağzından aktarılmış bir söz değildi. İngiliz istihbarat şefinin Washington’daki görüşmelerinden çıkardığı değerlendirmeydi. Ancak ortaya koyduğu sorun önemliydi: İstihbarat mı siyasi kararı belirliyordu, yoksa siyasi karar mı istihbaratın nasıl kullanılacağını?
Dışişleri Bakanı Jack Straw, Bush’un askerî harekâta karar vermiş göründüğünü söyledi. Fakat ardından önemli bir itirazda bulundu:
“Ancak gerekçe zayıf.”
Straw’a göre Saddam o sırada komşularını doğrudan tehdit etmiyordu. Irak’ın kitle imha silahları kapasitesi de Libya, Kuzey Kore veya İran’ınkinden daha büyük görünmüyordu. İngiltere Başsavcısı Lord Goldsmith ise başka bir soruna dikkat çekti: Bir ülkede yönetimi değiştirmek istemek, tek başına savaş açmak için hukuki dayanak oluşturmuyordu.
Blair, Saddam’a silah denetçilerinin dönüşünü kabul etmesi için ültimatom verilmesini savunuyordu. Irak’ın reddi, askerî müdahalenin gerekçesini güçlendirebilirdi. Ancak toplantıda savaş sonrası Irak’ın nasıl yönetileceğine ilişkin hazırlıkların yetersizliği de gündeme geldi. Kesin bir İngiliz katılım kararı alınmamıştı; buna rağmen askerî müdahale ihtimali artık somut biçimde ele alınıyordu.
Londra, 28 Temmuz 2002
Blair, Bush’a gizli ve kişisel bir mektup gönderdi. İlk cümlesi dikkat çekiciydi:
“Ne olursa olsun senin yanında olacağım.”
Fakat mektup yalnızca bir bağlılık sözü değildi. Blair, Irak’a müdahalenin ciddi siyasi ve askerî riskler taşıdığını anlatıyor, kendi partisinin, kabinesinin, parlamentonun ve kamuoyunun desteğinden emin olmadığını söylüyordu. Saddam’ın devrilmesini doğru buluyor, ancak bunun için uluslararası bir koalisyon kurulmasını ve Birleşmiş Milletler yolunun kullanılmasını istiyordu.
İngiltere’nin savaşa yaklaşması yalnızca Amerikan baskısıyla açıklanamazdı. Blair, Saddam’ın devrilmesini kendi siyasi hedefleri açısından da destekliyor, Bush’un yanında durarak Amerikan politikasını etkileyebileceğini düşünüyordu. Ancak henüz hükümetinin ortak kararını almadan verdiği bu kişisel destek, ilerleyen aylarda İngiltere’nin seçeneklerini daraltacaktı.
Londra, Mart 2003
Aradan sekiz ay geçmişti. Birleşmiş Milletler silah denetçileri Irak’a dönmüş, çalışmalarını sürdürüyordu. Denetimlerde bazı ilerlemeler sağlanmıştı. Fakat Washington artık daha fazla beklemek istemiyordu. İngiltere ise askerî müdahaleyi açıkça yetkilendiren yeni bir Güvenlik Konseyi kararı elde edememişti.
Blair’in önünde şimdi başka bir sorun vardı: Yeni bir BM kararı olmadan İngiltere savaşa nasıl katılacaktı?
İngiltere Başsavcısı Lord Goldsmith, 7 Mart’ta hazırladığı ayrıntılı hukuki değerlendirmede yeni bir Güvenlik Konseyi kararının en güvenli yol olduğunu belirtmişti. Ancak daha sonra, önceki BM kararlarının yeniden güç kullanma yetkisi sağlayabileceği görüşünü benimsedi. Bu yoruma göre Irak’ın silahsızlanma yükümlülüklerini ihlal etmesi, 1991 Körfez Savaşı dönemindeki yetkinin yeniden kullanılmasına imkân verebilirdi.
17 Mart’ta İngiliz kabinesi toplandı. Bakanlara Goldsmith’in askerî müdahale için hukuki dayanak bulunduğunu belirten görüşü sunuldu. Ancak daha önceki değerlendirmesinde yer alan karşıt hukuki görüşler ve belirsizlikler bütün ayrıntılarıyla önlerine konulmadı. Blair’in aylardır sürdürdüğü siyasi tercih, bu toplantıda hükümetin resmî kararına dönüştü: Saddam Amerikan ültimatomunu kabul etmezse İngiltere askerî harekâta katılacaktı.
Fakat hükümette herkes aynı fikirde değildi.
Aynı gün eski Dışişleri Bakanı ve Avam Kamarası Başkanı Robin Cook, savaş kararına karşı çıkarak hükümetten istifa etti. Parlamento kürsüsünde yaptığı konuşma, Blair’in politikasına yöneltilen en güçlü itirazlardan biriydi:
“Irak’ın muhtemelen, kelimenin yaygın anlamıyla, kitle imha silahları bulunmuyor.”
Cook, İngiliz halkının Saddam’ın acımasız bir diktatör olduğundan kuşku duymadığını, fakat Irak’ın İngiltere için açık ve yakın bir tehlike oluşturduğuna ikna olmadığını söylüyordu. Silah denetimlerine daha fazla zaman verilmesini istiyordu. Ona göre İngiltere, uluslararası desteği yeterli olmayan bir savaşa sürükleniyordu.
Ertesi gün, 18 Mart 2003’te Avam Kamarası toplandı. Blair, Irak’a karşı askerî harekâtı savundu. Yapılan oylamada hükümetin politikası 412 kabul ve 149 ret oyuyla desteklendi. Böylece İngiltere, Amerikan öncülüğündeki müdahaleye katılmak için parlamento desteğini de elde etmiş oldu.
İki gün sonra savaş başladı.
Bağdat, Mart 2003
Saddam Hüseyin, yıllarca kendi ordusunun içinden çıkabilecek darbelerden korkmuş, güvenlik örgütlerini güçlendirmiş, en yakın çevresini bile denetim altında tutmuştu. Şimdi karşısındaki tehdit, Washington ve Londra’da aylar boyunca yapılan görüşmelerin ardından askerî harekâta dönüşmüştü.
Amerika Saddam’ı devirmek için savaşa girmişti. İngiltere bu savaşa katılmayı kabul etmişti. Irak halkı ise kendi ülkesinin geleceği hakkında karar verilen Washington, Londra ve Bağdat’taki kapalı toplantıların hiçbirinde söz sahibi değildi.
Saddam devrildi. Ancak işgalden sonra yapılan kapsamlı araştırmalarda, savaş öncesinde ileri sürülen kullanıma hazır kitle imha silahı stokları bulunamadı.
Peki savaşın gerekçeleri çöktüğünde, bu kararı verenlere ne oldu?
Londra, 1 Mayıs 2005
İngiliz gazetesi The Sunday Times, Blair’in 23 Temmuz 2002’de yaptığı gizli Irak toplantısının tutanağını yayımladı. Böylece savaş başlamadan aylar önce İngiliz istihbarat şefinin Washington’daki hazırlıklara ilişkin neler söylediği, Dışişleri Bakanı’nın savaş gerekçesini neden zayıf bulduğu ve Başsavcı’nın hangi hukuki sorunlara dikkat çektiği ortaya çıktı.
2009’da İngiltere’de Irak Soruşturması başlatıldı. Tony Blair dâhil dönemin üst düzey yetkilileri ifade verdi. Yedi yıl süren incelemenin ardından 6 Temmuz 2016’da açıklanan Chilcot Raporu, savaşın hazırlanışı hakkında ciddi eleştiriler içeriyordu. Rapor, Irak’a yönelik askerî müdahalenin barışçıl seçenekler tüketilmeden gerçekleştirildiğini, kitle imha silahları tehdidinin istihbaratın haklı göstermediği bir kesinlikle sunulduğunu ve savaş sonrasına ilişkin hazırlıkların yetersiz kaldığını belirtiyordu.
Aynı soruşturma sırasında Blair’in 28 Temmuz 2002’de Bush’a gönderdiği gizli mektup da kamuoyuna açıldı. “Ne olursa olsun senin yanında olacağım” sözleri artık yalnızca iki liderin bildiği bir taahhüt değildi. İngiliz kamuoyu, Blair’in Amerikan başkanına verdiği desteğin, İngiltere’de resmî savaş kararı alınmasından aylar öncesine uzandığını öğrenmişti.
Ancak Chilcot soruşturması bir ceza mahkemesi değildi. Blair hakkında suç hükmü vermedi; savaşın hukuka uygun olup olmadığı konusunda da kesin bir yargıya varmadı. Blair ise Saddam’ın oluşturduğuna inandığı tehdide karşı harekete geçmenin doğru olduğunu savunmayı sürdürdü.
Londra, 2016–2017
Savaşın hukuki sorumluluğunu gündeme getiren girişimlerden biri, Saddam Hüseyin döneminde Irak ordusunda görev yapmış eski general Abdülvahid Şennan el-Rabbat’tan geldi. El-Rabbat, İngiliz hukukunda kişilere tanınan özel ceza kovuşturması başlatma yolundan yararlanarak Tony Blair, eski Dışişleri Bakanı Jack Straw ve eski Başsavcı Lord Goldsmith hakkında dava açılmasını talep etti.
İngiliz vatandaşı olmaması, bu başvuruyu yapmasına tek başına engel değildi. El-Rabbat, Irak devletini temsilen İngiltere’yi yargılamıyordu. Bir kişi olarak İngiliz mahkemesine başvuruyor, üç eski İngiliz yetkilinin Irak’ın işgalindeki rolleri nedeniyle uluslararası hukukta tanınan saldırı suçundan yargılanmasını istiyordu.
Ancak Westminster’daki mahkeme talebi reddetti. El-Rabbat bu karara itiraz ederek konuyu üst mahkemeye taşıdı. 31 Temmuz 2017’de İngiliz Yüksek Mahkemesi de başvuruyu reddetti. Çünkü saldırı suçu uluslararası hukukta tanınsa da İngiltere’nin o dönemdeki iç hukukunda, bu suçtan söz konusu kişiler hakkında ceza yargılaması yapılmasını sağlayacak bir düzenleme bulunmuyordu.
Mahkeme, Blair’in savaş kararının doğru veya yanlış olduğuna ilişkin bir ceza yargılaması yapmadı. Hukuki gerekçeyle kovuşturmanın önünü kapattı. Böylece Blair, Irak’ın işgali kararından dolayı bu girişim sonucunda yargılanmadı ve mahkûm edilmedi.
Ortaya çıkan tablo dikkat çekiciydi. Bir savaşın siyasi ve istihbarî gerekçeleri yıllar boyunca incelenmiş, karar alma sürecindeki ciddi eksiklikler resmî raporlara geçmişti. Ancak bu bulgular, savaşa katılma kararını veren başbakan hakkında cezai bir mahkûmiyetle sonuçlanmamıştı. Siyasi sorumluluk ile cezai sorumluluk arasındaki sınır, bütün açıklığıyla ortadaydı.
Saddam Hüseyin’in yönetiminde devletin kurumları giderek tek bir kişinin iktidarına bağlanmıştı. İngiltere’de ise parlamento, hükümet, yargı ve bağımsız soruşturma mekanizmaları vardı. Bu iki siyasi düzen birbirinin aynısı değildi. Yine de Irak savaşı, demokratik kurumlara sahip bir ülkede bile siyasi kararların hangi bilgilerle alındığını, itirazların ne ölçüde dikkate alındığını ve karar vericilerin nasıl hesap verdiğini sorgulamayı gerekli kılmıştı.
Peki Saddam Hüseyin, Irak devletinin kurumlarını nasıl kendi iktidarının araçlarına dönüştürmüştü? Ordu, istihbarat, ekonomi ve siyaset nasıl tek bir liderin çevresinde toplanmıştı?
Bu soruların cevabını bulmak için Saddam’ın son yıllarından çok daha geriye dönmek gerekiyordu.
Bağdat’ın saraylarından Tikrit yakınlarındaki küçük bir köye...
El-Avca’ya.
Çünkü Saddam Hüseyin’in hikâyesi, Washington ve Londra’daki gizli toplantılardan çok önce, Irak’ın toplumsal ve siyasi koşulları içinde başlamıştı.
…devam edecek
Kaynaklar
- William J. Clinton, “Statement on Signing the Iraq Liberation Act of 1998”, 31 Ekim 1998; National Commission on Terrorist Attacks Upon the United States, The 9/11 Commission Report, 2004, 10. Bölüm.
- David Manning, “Your Trip to the US”, Tony Blair’e gönderilen 14 Mart 2002 tarihli gizli not; National Security Archive, “The Iraq War — Part II: Was There Even a Decision?”, 2010.
- Matthew Rycroft, “Iraq: Prime Minister’s Meeting, 23 July”, 23 Temmuz 2002 tarihli gizli Downing Street toplantı tutanağı; The Sunday Times, 1 Mayıs 2005.
- Birleşik Krallık Parlamentosu, Hansard, Robin Cook’un 17 Mart 2003 tarihli istifa konuşması ve 18 Mart 2003 Irak savaşı görüşmeleri; The Iraq Inquiry (Chilcot Raporu), 6 Temmuz 2016.
- İngiltere ve Galler Yüksek Mahkemesi, Al Rabbat v Westminster Magistrates’ Court, [2017] EWHC 1969 (Admin), 31 Temmuz 2017.