Hesaplar ters, savaş içeri döndü

28 Şubat 1991’de silahlar sustuğunda Saddam Hüseyin Kuveyt’i kaybetmişti ama Bağdat’ı kaybetmemişti. Amerikan öncülüğündeki koalisyonun kara harekâtı yüz saat sürmüş, Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarılmıştı. Washington savaşı durdurdu. Fakat Kuveyt’teki savaşın sona ermesi Irak’a barış getirmedi. Dışarıdaki savaş bitmiş, savaş Irak’ın içine dönmüştü.

İlk büyük patlama güneyde yaşandı. Basra’da geri çekilen Irak askerlerinin arasındaki öfke ayaklanmaya dönüştü; ardından Necef, Kerbela, Nasıriye ve diğer kentlere yayıldı. Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelerde Baas Partisi binaları basılıyor, Saddam’ın resimleri indiriliyor, devletin yerel otoritesi çözülüyordu. Saddam Kuveyt’te Amerikan ordusuna karşı kaybetmişti; şimdi kendi ülkesinde iktidarını kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyaydı.

Çok geçmeden kuzey de ayağa kalktı. Süleymaniye’den Erbil’e uzanan Kürt bölgelerinde rejimin kontrolü sarsıldı. Saddam’ın kuvvetleri toparlanıp kuzeye doğru ilerlemeye başladığında yüz binlerce Kürt Türkiye ve İran sınırlarına yöneldi. Fakat bu kaçışın arkasında yalnız tanklardan ve Cumhuriyet Muhafızlarından duyulan korku yoktu. Kürtlerin hafızasında henüz üç yıllık bir görüntü vardı. Hikâyeyi burada üç yıl geriye, 16 Mart 1988’e sarmak gerekiyor.

İran-Irak Savaşı’nın son aylarıydı. İran birlikleri ve onlarla birlikte hareket eden Kürt savaşçılar İran sınırındaki Halepçe’ye girmişti. Irak ordusu karşı saldırıya geçti. Kent konvansiyonel silahların yanı sıra kimyasal mühimmatla vuruldu. İnsanlar sokaklarda, evlerinde ve kaçmaya çalıştıkları yollarda hayatlarını kaybetti. Binlerce insan öldü; kurbanların önemli bölümü kadınlar ve çocuklardı. Halepçe’de Irak kuvvetleri kimyasal silah kullanmıştı.

Fakat Halepçe tek başına meydana gelmiş bir olay değildi. Saddam yönetiminin 1987–1988 döneminde Kürt bölgelerinde yürüttüğü ve Enfal harekâtıyla doruğa ulaşan kimyasal saldırı politikasının en korkunç örneklerinden biriydi. Irak kuvvetleri başka Kürt yerleşimlerinde de kimyasal silah kullanmıştı. Daha sonra incelenen Irak devlet belgeleri, askerî emirler ve ses kayıtları, bu operasyonların Bağdat’ın güvenlik bürokrasisinin bilgisi dışında gerçekleşen birkaç komutanın başına buyruk eylemleri olmadığını ortaya koyacaktı. Kuzeyde operasyonların merkezindeki isimlerden biri Saddam’ın kuzeni Ali Hasan el-Mecid’di. Kürt bölgesinde geniş yetkilere sahipti. Kimyasal silah kullanımından söz ettiği ses kayıtları da daha sonra ortaya çıkarılacaktı. Irak belgelerinde bu saldırılar kimi zaman soğuk bir bürokratik ifadeyle “özel mühimmat” olarak geçiyordu. Ali Hasan el-Mecid ise dünya kamuoyunda “Kimyasal Ali” adıyla tanınacaktı.

Halepçe, Saddam yönetiminin kimyasal silah kullanıp kullanmadığı sorusunu büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Irak yalnız İran askerlerine karşı değil, kendi ülkesinin Kürt nüfusuna karşı da kimyasal silah kullanmıştı. Fakat dünya hâlâ başka şeyleri bilmiyordu. Irak ne kadar kimyasal silah üretmişti? Stoklarında ne kalmıştı? Biyolojik silah programı ne durumdaydı? Nükleer program ne kadar ilerlemişti? 1991 Körfez Savaşı’nın ardından bu soruların yanıtlarını aramak uluslararası bir denetim meselesine dönüşecekti.

Mart 1991’de Irak’ın güneyinde ve kuzeyinde ayaklanmalar sürerken, Washington ile Birleşmiş Milletler savaş sonrası düzenin koşullarını belirlemeye çalışıyordu. 3 Nisan 1991’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği 687 sayılı karar, Irak’ın kimyasal ve biyolojik silahlarını, bunların üretim altyapısını ve 150 kilometreden uzun menzilli balistik füzelerini uluslararası denetim altında ortadan kaldırmasını öngörüyordu. Nükleer program da uluslararası denetimin konusu haline getirildi. Irak kararı kabul ettikten sonra Birleşmiş Milletler silah müfettişleri ülkeye girmeye başladı. Böylece Saddam ile Washington arasında on iki yıl sürecek yeni bir mücadele başladı. Bu kez mücadelenin araçları tanklardan çok belgeler, laboratuvarlar, fabrika kayıtları, numuneler, kameralar ve sorgulamalardı.

Müfettişler Irak’ın sahip olduğu silahları ve üretim kapasitesini açıklamasını istiyor, Bağdat cevap veriyor, ardından başka bir tesis veya daha önce bildirilmemiş bir belge ortaya çıkıyordu. Irak bazı programların varlığını önce reddediyor, karşısına yeni kanıtlar çıktığında açıklamasını değiştiriyordu. Bu geçmiş, Washington’ın Saddam’a duyduğu güvensizliği daha da derinleştirecekti. Amerikan yönetimi artık yalnız Saddam’ın kimyasal silah kullanmış bir lider olduğunu değil, rejiminin silah programları hakkında sistemli biçimde bilgi sakladığını da biliyordu.

Fakat 1991 baharında Saddam’ın öncelikli sorunu Birleşmiş Milletler müfettişleri değildi. Kendi iktidarını kurtarmaktı. Güneyde Şii ayaklanması büyürken Cumhuriyet Muhafızları harekete geçti. Necef, Kerbela ve diğer kentlerde rejim yeniden kontrolü ele geçirmek için ağır güç kullandı. Kuzeyde Kürt ayaklanması genişlediğinde Saddam’ın birlikleri oraya da yöneldi. Yüz binlerce insan dağlara ve sınırlara kaçtı. Kürtler için 1988’in hafızası henüz çok tazeydi. Saddam’ın ordusunun yeniden geldiğini gördüklerinde kimyasal silah korkusu bir varsayım değildi; Halepçe yalnız üç yıl gerideydi. Kitlesel göçün yarattığı insani felaket, sonunda Amerikan öncülüğündeki güçlerin kuzey Irak’ta mültecilere yardım ve güvenli bölge oluşturma girişimlerini de beraberinde getirdi.

Washington ise kendi politikasının yarattığı çelişkiyle karşı karşıyaydı. Başkan George H. W. Bush savaş sırasında Irak halkına ve ordusuna Saddam’ı iktidardan uzaklaştırmaları çağrısında bulunmuştu. Şimdi Iraklılar gerçekten ayaklanıyordu. Fakat Beyaz Saray Saddam’ın gitmesini istemekle Amerikan ordusunu Irak’taki ayaklanmaların doğrudan tarafı haline getirmek arasında ayrım yaptı. Washington Irak’ın parçalanmasından, güneyde İran nüfuzunun büyümesinden ve Amerikan askerlerinin sonu belirsiz bir iç çatışmanın içine çekilmesinden endişe ediyordu. Saddam böylece Kuveyt’i kaybetti ama rejimini kurtardı.

Rejimin ayaklanmaları bastırmasında önemli rol oynayan adamlardan biri Hüseyin Kamil’di. Saddam’ın büyük kızı Raghad’ın kocası, aynı zamanda akrabası ve rejimin en güçlü isimlerinden biriydi. Irak’ın askerî sanayi sisteminin merkezindeydi. Cumhuriyet Muhafızlarıyla yakın ilişkileri vardı ve kimyasal, biyolojik, füze ve nükleer programların sırlarını biliyordu. Saddam’ın iktidarı sallandığında onun yanında durmuştu. Dört yıl sonra aynı adam Saddam’dan kaçacaktı.

Fakat o noktaya gelmeden önce Saddam ailesinin içinde başka bir savaş başladı. Hüseyin Kamil’in karşısındaki adam Saddam’ın büyük oğlu Uday’dı. İkisi arasındaki kavga yeni değildi. Dönemin haberlerine göre 1992’de resmî bir törende tartışmaları yumruklaşmaya dönüşmüş, çevredekiler Saddam’ın oğlu ile damadını birbirinden ayırmak zorunda kalmıştı. O kavga birkaç dakika içinde bitmişti ama iktidar mücadelesi bitmemişti.

Çünkü Hüseyin Kamil sıradan bir damat değildi. Saddam’ın askerî sanayisini yönetmiş, yasaklı silah programlarının merkezinde bulunmuş ve rejimin güvenlik yapısında önemli nüfuz kazanmıştı. Bir dönem Saddam’ın oğullarından bile daha güçlü görüldüğü olmuştu. Rejim içinde Saddam’dan sonra ağırlık kazanabilecek adamlardan biri olarak değerlendiriliyordu. Uday açısından ise bu, kendi ailesinin içinde yükselen tehlikeli bir rakip demekti.

1995’e gelindiğinde mücadele daha da sertleşmişti. Uday güç kazanıyor, kardeşi Kusay güvenlik aygıtında yükseliyordu. Hüseyin Kamil’in alanı daralırken Uday askerî alandaki nüfuzunu genişletiyordu. Saddam ona hizmet dışındaki tank, helikopter ve zırhlı araçların yeniden kullanılabilir hale getirilmesiyle ilgili sorumluluk vermişti. Uday da Hüseyin Kamil’in yönettiği askerî sanayi örgütünün faaliyet alanına giderek daha fazla girmeye başlamıştı. Kamil açısından bu yalnız aile içi rekabet değil, kendi iktidar alanına doğrudan müdahaleydi. Aile içindeki kavga artık yalnız Saddam’ın sevgisini kazanma meselesi değildi. Ordunun, güvenlik aygıtının, paranın ve Saddam’dan sonraki Irak’ın kim tarafından kontrol edileceğinin kavgasıydı.

1995 baharında Bağdat’ta yapılan kapalı bir toplantıda Saddam ile damadı bir araya geldi. Bu kez gündemde aile içindeki rekabet değil, Birleşmiş Milletler silah müfettişleriydi. Saddam yönetiminin toplantılarından bazıları kayda alınıyordu. Yıllar sonra Irak arşivleri ele geçirildiğinde bu toplantıdaki konuşmalar da dışarı çıkacaktı. Masada Tarık Aziz ve rejimin üst düzey isimleri vardı. Saddam sözü damadına verdi. Hüseyin Kamil, müfettişlere açıklanan bilgilerin eksik olduğunu belirterek konuştu: “Elimizde olan her şeyi açıklamadık.”

Bu cümlenin arkasında Halepçe, Enfal, 1991 yenilgisi, Birleşmiş Milletler denetçileri ve yıllarca saklanan silah programları vardı. Kamil, müfettişlere silah türleri, ithal edilen malzeme miktarları, üretim hacmi ve silahların kullanımına ilişkin doğru ve eksiksiz bilgi verilmediğini anlatıyordu. Özellikle kimyasal silah programına ilişkin açıklamaların yarattığı sorunlardan söz ediliyordu. Bu bir basın toplantısı değildi; odada yabancı diplomat ya da Birleşmiş Milletler müfettişi yoktu. Saddam’ın damadı, Saddam’ın karşısında, devletin dünyadan neleri sakladığını anlatıyordu. Kayıt, Kamil’in bu açıklamaları Saddam’ın bulunduğu toplantıda yaptığını gösteriyordu; fakat Saddam’ın o anda ne hissettiğini kesin olarak bilmiyoruz. Birkaç ay sonra aynı adam Irak sınırını geçecek ve bildiklerini Saddam’ın karşısında değil, Birleşmiş Milletler müfettişlerinin karşısında anlatacaktı.

…devam edecek