Özgürlük çoğu zaman büyük cümlelerle kaybedilmez. Küçük sessizliklerle kaybedilir.
Önce bir söz sakıncalı bulunur. Sonra bir yazı, bir haber, bir sosyal medya hesabı… Bir süre sonra insanlar neyin yasak olduğunu öğrenmekten çok, neyin yasaklanabileceğini tahmin etmeye başlarlar. Ve asıl kırılma tam da orada gerçekleşir: Hukukun çizdiği sınırdan önce, insanın kendi zihninde çizdiği sınır ortaya çıkar.
Bunun adı otosansürdür.
Türkiye bugün ifade özgürlüğü açısından üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir dönemden geçiyor.
İfade Özgürlüğü Derneği’nin EngelliWeb projesinin verilerine göre yalnızca Eylül 2026’da en az 1.270 X hesabı hakkında erişim engeli kararı verildi. Bunların yaklaşık yüzde 90’ı X tarafından Türkiye’den görünmez kılındı.
Bu rakamı daha anlamlı kılan bir başka veri var: 2025 yılının tamamında aynı kapsamda erişime engellenen X hesabı sayısı 995’ti. Başka bir ifadeyle, geçen yılın tamamında ulaşılan sayı bu yıl yalnızca bir ay içerisinde aşılmış durumda.
Üstelik erişim engelleri yalnızca belirli bir siyasi veya toplumsal çevreyle sınırlı değil. Gazeteciler, haber kuruluşları, akademisyenler, ekonomistler, insan hakları örgütleri, kadın örgütleri ve birbirinden oldukça farklı siyasi ve düşünsel çevrelerden insanların hesapları bu kararların kapsamına girdi.
Fakat yaşananların belki de en sembolik örneklerinden biri 1 Ekim’de ortaya çıktı.
Türkiye’deki internet erişim engellerini 2008 yılından beri izleyen ve belgeleyen EngelliWeb’in kendi X hesabına da erişim engeli getirildi.
Bir ülkede yasakları kayıt altına alan bir hesabın kendisinin de yasak kapsamına girmesi, üzerinde durulması gereken ciddi bir paradokstur.
Çünkü mesele artık tek tek hesapların ötesindedir.
Mesele, kamusal alanın sınırlarının giderek daralmasıdır.
Geçmiş yüzyıllarda kamusal alan meydandı, gazete sütunuydu, kitap sayfasıydı. Bugün bunlara dijital dünya eklendi. Sosyal medya artık yalnızca insanların günlük hayatlarını paylaştıkları bir mecra değildir; gazeteciliğin, siyasetin, akademik tartışmanın ve toplumsal muhalefetin de önemli alanlarından biridir.
Dolayısıyla bir sosyal medya hesabını bütünüyle görünmez kılmak yalnızca teknik bir işlem değildir. Aynı zamanda bir sesin kamusal alana ulaşma imkânını sınırlamaktır.
Bugün emekli Tuğamiral Türker Ertürk’ün ikinci kez hâkim karşısına çıkacak olması da bu geniş tartışmanın içinde değerlendirilmelidir.
Ertürk 17 Ağustos’tan bu yana tutuklu. Hakkında “basın yayın yoluyla halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” suçlamasıyla iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Dosyanın ifade özgürlüğü açısından düşündürücü taraflarından biri ise suçlamaya konu edilen sözlerin bugün söylenmiş olmaması.
Söz konusu görüntüler, Ertürk’ün yıllar önce katıldığı televizyon programlarından alınmış kısa kesitlerden oluşuyor. Bu görüntüler daha sonra sosyal medyada yeniden dolaşıma sokuluyor. Ertürk ise konuşmalarının bağlamından koparıldığını ve programların tamamı izlendiğinde sözlerinin farklı biçimde değerlendirileceğini savunuyor.
Nitekim ilk duruşmada mahkeme de suçlamaya konu kısa görüntülerin ait olduğu televizyon yayınlarının tamamının bulunmasına ve incelenmesine karar verdi.
Burada yargının vereceği hükmün yerine geçmek kimsenin görevi değildir.
Ama soru sormak yalnızca hakkımız değil, demokratik toplumun gereğidir.
Bir insanın yıllar önce söylediği sözler, başka insanlar tarafından bugün sosyal medyada yeniden dolaşıma sokulduğunda nasıl değerlendirilmelidir?
Bir konuşmanın birkaç saniyesini, öncesinden ve sonrasından ayırdığımızda geriye gerçekten aynı düşünce mi kalır?
Ve daha temel bir soru:
Eleştiri nerede biter, suç nerede başlar?
Bu sınırın mümkün olduğunca açık olması gerekir. Çünkü hukuk yalnızca cezalandırıcı değil, aynı zamanda öngörülebilir olmak zorundadır.
İnsan hangi sözün suç olduğunu bilmeli; hangi sözün yıllar sonra hangi yorumla karşısına çıkabileceğini tahmin etmek zorunda kalmamalıdır.
Aksi halde ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engel mahkeme kararları veya erişim yasakları olmaktan çıkar.
Korku olur.
Gazeteci yazısını yazarken, akademisyen düşüncesini açıklarken, ekonomist ekonomik gelişmeleri yorumlarken, sıradan bir yurttaş sosyal medyada birkaç cümle paylaşırken önce şu soruyu sormaya başlar:
“Bunu yazarsam başıma ne gelir?”
Bir toplum açısından asıl tehlikeli eşik budur.
Çünkü sansür yalnızca bir sözün başkalarına ulaşmasını engeller. Otosansür ise henüz doğmamış düşünceleri öldürür.
Elbette ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Şiddete açık çağrı, somut tehdit veya insanların güvenliğini doğrudan tehlikeye atan davranışlar demokratik hukuk devletlerinde de korunmaz.
Fakat hukuk tam da bunun için ölçülülük, bağlam, zorunluluk ve öngörülebilirlik ilkelerine ihtiyaç duyar.
Devlet ile yurttaş eşit güçlere sahip değildir.
Devletin elinde soruşturma, kovuşturma, erişim engeli ve özgürlüğü kısıtlama yetkileri vardır. Yurttaşın elindeki ise çoğu zaman yalnızca sözüdür.
Bu nedenle güçlü bir hukuk devleti, eleştirel düşünceden korkan değil, eleştirel düşünceyi taşıyabilecek kadar kurumlarına güvenen devlettir.
Türker Ertürk benim için bu tartışmanın yalnızca hukuki bir örneği değil. Sosyal medya aracılığıyla tanıdığım, değer verdiğim bir dost ve ağabeydir. Bugün hâkim karşısına çıkmasını bu nedenle kişisel olarak da yakından takip ediyorum.
Ama bugün onun şahsında savunulması gereken ilke hepimize aittir.
Çünkü ifade özgürlüğü yalnızca gazetecilerin, siyasetçilerin veya akademisyenlerin meselesi değildir. Bir toplumda düşüncenin ne kadar özgür olduğu, o toplumda yaşayan herkesin meselesidir.
Bugün bir amiralin yıllar önce söylediği sözleri tartışıyoruz.
Dün bir gazetecinin hesabını.
Bir ekonomistin yorumunu.
Bir akademisyenin düşüncesini.
Ve nihayet erişim engellerini belgeleyen bir hesabın kendisine getirilen erişim engelini…
Bu zincirin bizi götürdüğü yer üzerinde düşünmek zorundayız.
Demokrasi, herkesin aynı şeyi söylediği büyük bir sessizlik değildir.
Demokrasi, birbirinden farklı seslerin birbirini susturmadan var olabilmesidir.
Ve belki bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Bir ülke için asıl tehlike insanların çok konuşması mıdır, yoksa konuşmadan önce korkmaya başlamaları mı?
Çünkü ifade özgürlüğü, yalnızca konuşabilme hakkı değildir.
Konuşurken korkmama hakkıdır da.