BİRİNCİ BÖLÜM-BİRİNCİ KISIM: EL SIKIŞMA
20 Aralık 1983 — Bağdat
İki adam birbirlerine doğru yürüdüler.
Biri Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’di.
Diğeri, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan’ın özel temsilcisi Donald Rumsfeld.
Saddam koyu renk takım elbisesinin içinde her zamanki gibi kontrollü görünüyordu. Rumsfeld elini uzattı. Saddam karşıladı. Birkaç saniye sürdü.
Kameralar kayıttaydı.
O gün Irak devlet televizyonunun çektiği görüntülerde iki adamın yüzünde diplomatik görüşmelerin alışıldık tebessümü vardı. Ne fazla sıcak ne de soğuk. Birbirlerini yıllardır tanıyan iki dost değillerdi. Zaten dostluk için orada bulunmuyorlardı.
Devletler dost olmak zorunda değildi.
Çıkarlarının aynı noktada buluşması yeterliydi.
O gün Bağdat’ta buluşan iki adamın da aklındaki ülke yalnız Irak değildi.
İran’dı.
Üç yılı aşkın süredir Irak ile İran savaşıyordu. Cephe yüzlerce kilometre boyunca uzanıyor; Basra’nın doğusundan kuzeydeki dağlara kadar iki ülkenin gençleri birkaç kilometrelik toprak parçaları uğruna ölüyordu. Saddam’ın Eylül 1980’de başlattığı savaş, Bağdat’ın başlangıçta umduğu kısa zafer olmaktan çoktan çıkmıştı.
İran çökmemişti.
Aksine direnmişti.
Ve Washington bunu dikkatle izliyordu.
Çünkü yalnızca dört yıl önce İran bambaşka bir ülkeydi.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi Amerika’nın Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden biriydi. Sonra 1979 geldi. Şah gitti. Ayetullah Ruhullah Humeyni sürgünden Tahran’a döndü. İran İslam Cumhuriyeti kuruldu. Amerikan Büyükelçiliği basıldı ve Amerikalı diplomatlar rehin alındı.
Washington’ın bölgedeki hesapları altüst olmuştu.
Bir zamanların müttefiki İran artık Amerika’nın en büyük bölgesel sorunlarından biriydi.
Ve İran’ın batısında başka bir adam yükselmişti.
Saddam Hüseyin…
Rumsfeld Bağdat’a tesadüfen gelmemişti.
Washington’da birkaç hafta önce alınan kararların ardından gönderilmişti. Reagan yönetimi İran-Irak Savaşı’nın gidişatından giderek daha fazla endişe duyuyordu. Washington için mesele Saddam Hüseyin’i sevmek değildi. İran’ın savaştan güçlenerek çıkması, Irak’ın çökmesi ve Basra Körfezi’ndeki dengelerin Tahran lehine değişmesi Amerikan çıkarları açısından ciddi bir tehlike olarak görülüyordu.
Başkan Reagan, 26 Kasım 1983’te İran-Irak Savaşı konusunda yeni bir ulusal güvenlik direktifi imzalamıştı.
Washington’ın yaklaşımının özü açıktı:Amerika, İran’ın Irak karşısında stratejik bir zafer kazanmasını istemiyordu.
Donald Rumsfeld bundan yalnızca birkaç hafta sonra Bağdat’taydı.
Fakat ziyaretin taşıdığı sembolik anlam bundan daha büyüktü. Amerika ile Irak arasında on altı yılı aşkın süredir tam diplomatik ilişki yoktu.
Kopuşun tarihi 1967’ye uzanıyordu.
Haziran ayında İsrail ile Mısır, Suriye ve Ürdün arasında Altı Gün Savaşı başlamış; savaş bütün Ortadoğu’nun siyasi dengelerini sarsmıştı. Irak da çatışmaya asker gönderen Arap devletleri arasındaydı. Bağdat yönetimi 7 Haziran 1967’de Amerika Birleşik Devletleri ile diplomatik ilişkilerini kesmişti.
Aradan yıllar geçmişti. 1972’den itibaren Bağdat’ta Amerikan çıkarlarını temsil eden bir diplomatik temsilcilik faaliyet gösteriyordu; fakat iki ülke arasındaki tam diplomatik ilişkiler hâlâ yeniden kurulmamıştı.
Şimdi Reagan’ın özel temsilcisi Saddam’ın karşısında oturuyordu.
Yanında Başkan’dan bir mektup getirmişti.
Görüşme yaklaşık doksan dakika sürdü.
Amerikan diplomatlarının Washington’a gönderdikleri rapora göre Saddam, Reagan’ın mektubundan duyduğu memnuniyeti açıkça belli etmişti.
Masada Lübnan vardı.
Filistin vardı.
Suriye vardı.
Petrol vardı.
Ama bütün konuşmaların üzerinde İran’ın gölgesi dolaşıyordu.
Petrol meselesi Saddam için özellikle önemliydi.
Savaş yalnız insanları değil, Irak ekonomisini de tüketiyordu.
İran saldırıları savaşın başlarında Irak’ın Basra Körfezi’ndeki petrol ihracat kapasitesine ağır darbe vurmuştu. Irak’ın önemli çıkış yollarından biri kuzeydeki petrol sahalarından Suriye topraklarını geçerek Akdeniz’e ulaşan boru hattıydı.
Ama o yol da kapanmıştı.
Suriye ile Irak aynı Baas ideolojisinin çocuklarıydı; fakat kardeş değillerdi.
Tam tersine, Şam ve Bağdat’taki Baas yönetimleri yıllardır birbirlerinin rakibiydi. Hafız Esad’ın Suriye’si ile Saddam Hüseyin’in Irak’ı arasında parti liderliği ve bölgesel nüfuz başta olmak üzere derin bir rekabet vardı.
İran-Irak Savaşı bu düşmanlığı daha da görünür hale getirdi.
Arap devletlerinin önemli bir bölümü İran karşısında Irak’a yaklaşırken Hafız Esad başka bir tercih yaptı.
İran’a yaklaştı.
1982’de Suriye, Irak’la sınırını kapattı ve Irak petrolünü kendi toprakları üzerinden Akdeniz’e taşıyan boru hattının çalışmasını durdurdu. Şam yönetimi aynı dönemde Bağdat’ı Suriye’deki Müslüman Kardeşler isyanını desteklemekle suçluyordu.
Irak’ın petrol ihraç edebileceği güzergâhlar daha da daralmıştı.
Bağdat’ın elindeki en önemli çıkışlardan biri Türkiye üzerinden Akdeniz’deki Ceyhan’a ulaşan boru hattıydı.
Savaşın her günü para yakıyordu.
Silahların, mühimmatın, askerlerin, ithalatın parası vardı.
Ve Irak’ın parası büyük ölçüde petrolden geliyordu.
Bu nedenle Saddam’ın önündeki petrol haritası aynı zamanda savaşın haritasıydı.
Rumsfeld’in ziyareti sırasında Irak’ın petrol ihracatını artırabilecek alternatif güzergâhlar da gündeme geldi. Suudi Arabistan üzerinden yeni bir hat ve Ürdün’ün Akabe Körfezi’ne ulaşabilecek bir boru hattı seçenekler arasındaydı.
Saddam için petrol yalnızca para değildi.
Savaş demekti.
Silah demekti.
İktidar demekti.
Ve zaman demekti.
Savaş uzadıkça hepsine ihtiyacı vardı.
Fakat odada konuşulmayan başka bir mesele daha vardı: Kimyasal silahlar.
Amerikan yönetimi, Rumsfeld Saddam’ın karşısına oturduğunda Irak kuvvetlerinin İran’a karşı kimyasal silah kullandığına ilişkin istihbarata sahipti.
Washington bunu bilmiyor değildi.
Rumsfeld’in ziyaretinden haftalar önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı bürokrasisinde Irak’ın kimyasal silah kullanımı hakkında raporlar dolaşıyordu.
Yine de 20 Aralık tarihli Amerikan görüşme kaydında Saddam ile Rumsfeld arasında kimyasal silahlar konusunda bir konuşma yer almıyordu.
Yıllar sonra bu ayrıntı önem kazanacaktı.
Çünkü Donald Rumsfeld 2002 yılında verdiği bir televizyon röportajında, 1983 ziyaretinde Saddam’ı kimyasal silah kullanımı konusunda uyardığını söyleyecekti.
Fakat daha sonra gizliliği kaldırılan Amerikan diplomatik kaydı bunu doğrulamıyordu.
Saddam’la yapılan doksan dakikalık görüşmenin raporunda böyle bir uyarı yoktu.
Kimyasal silah konusu Rumsfeld’in Saddam’la görüşmesinin değil, Irak Dışişleri Bakanı Tarık Aziz’le yaptığı temasın kayıtlarında karşımıza çıkıyordu.
Tarih bazen insanların hafızasından daha inatçıydı.
Çünkü kayıt ve belge unutmazdı.
O gün Saddam’ın önündeki Amerikalı adam sıradan bir diplomat değildi.
Donald Rumsfeld daha önce Washington’da çok önemli görevlerde bulunmuştu. Gerald Ford döneminde Savunma Bakanlığı yapmıştı. Şimdi Reagan adına Ortadoğu’da temaslarda bulunuyordu.
Fakat Saddam’ın o gün bilemeyeceği bir şey vardı.
Rumsfeld bir gün yeniden Savunma Bakanı olacaktı.
Ve o gün geldiğinde Amerikan ordusu Irak sınırında bekliyor olacaktı.
Aradan yirmi yıl geçecekti.
Başka bir Amerikan başkanı olacaktı.
Dünya 11 Eylül saldırılarını yaşamış olacaktı.
Televizyon ekranlarında “kitle imha silahları” sözü tekrar tekrar duyulacaktı.
Amerikan tankları Kuveyt’ten kuzeye doğru ilerleyecek, Bağdat bombalanacak, Saddam’ın heykelleri devrilecek ve bu odada Rumsfeld’in elini sıkan adam bir gün Tikrit yakınlarında yeraltındaki dar bir saklanma yerinde bulunacaktı.
Ama bütün bunlara daha yirmi yıl vardı.
20 Aralık 1983 günü Donald Rumsfeld Washington’a Saddam Hüseyin’i devirmek için gelmemişti.
Ronald Reagan’ın mesajını getirmişti.
Ve bir yıl sonra, 26 Kasım 1984’te, Amerika Birleşik Devletleri ile Irak 1967’den beri kesilmiş bulunan tam diplomatik ilişkilerini yeniden kuracaktı.
Fotoğraf ise orada kalacaktı.
Saddam Hüseyin.
Donald Rumsfeld.
İki adam.
İki takım elbise.
İki gülümseme.
Ve iki devletin değişen çıkarları.
Fakat bu hikâyeyi anlayabilmek için fotoğrafa bakmak yetmez.
Fotoğrafın çekilmesinden önce ne olduğunu bilmek gerekir.
Çünkü Saddam Hüseyin Amerika’nın karşısına 1983 yılında çıkmadı.
Amerika da Irak’ı ilk kez o gün keşfetmedi.
İki ülkenin birbirlerine yaklaşmasının ardında bir devrim, bir rehine krizi, petrol, Sovyetler Birliği, İsrail, Suriye ve üç yıldır bitmeyen kanlı bir savaş vardı.
Ve bütün bunların merkezinde bir adam duruyordu.Saddam Hüseyin!
O adamın Amerika ile ilişkisinin hikâyesini anlamak için şimdi birkaç yıl geriye gitmek gerekiyor.
Bağdat’a.
1979 yazına.
Saddam Hüseyin’in henüz Donald Rumsfeld’in elini sıkmadığı günlere.
Henüz Irak’ın tartışmasız hâkimi olmaya hazırlandığı günlere.
Ve bir salonun içinde, ayağa kaldırılan adamların isimlerinin tek tek okunacağı o güne.
16 Temmuz 1979.
Saddam Hüseyin artık Irak Cumhurbaşkanıydı.
Altı gün sonra Baas Partisi yöneticileri büyük bir salonda toplanacaktı.
Kameralar yine kayıtta olacaktı.
Fakat bu kez görüntülerde gülümseyen Amerikalı bir temsilci olmayacaktı.
Saddam kürsüde olacaktı.
Salondaki bazı adamların ise özgürlüklerini, bazılarının hayatlarını kaybetmesine çok az zaman kalmıştı…
Devam edecek…