Savaştan Altı Gün Önce
1975 — Cezayir
Saddam ile İran arasındaki hesaplaşmanın geçmişinde bir nehir vardı. Dicle ile Fırat Irak’ın güneyinde birleşiyor, Şattülarap adını alarak Basra Körfezi’ne ulaşıyordu. İranlıların Arvand Rud dediği bu su yolu üzerinde yıllardır aynı soru soruluyordu: İki devlet arasındaki sınır nehrin neresinden geçecekti?
Fakat 1975’e gelindiğinde mesele çoktan bir sınır tartışmasının ötesine geçmişti. Irak’ın kuzeyinde Mustafa Barzani’nin Kürt güçleri Bağdat yönetimine karşı savaşıyor; İran onları destekliyor, Amerika ise CIA aracılığıyla ve İran üzerinden Kürtlere gizlice yardım ulaştırıyordu. Irak ordusu kendi ülkesinin kuzeyinde yıpranırken Saddam’ın önündeki mesele artık yalnız Şattülarap değildi. Kürt savaşını bitirmek istiyorsa Tahran’la pazarlık yapmak zorundaydı.
6 Mart 1975’te Cezayir’de İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin karşısına Saddam Hüseyin oturdu. Saddam henüz cumhurbaşkanı değildi. Devletin başında Ahmed Hasan el-Bekir bulunuyordu. Fakat Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı olarak iktidarın merkezindeydi ve Irak’ın sınırını değiştirecek kadar önemli bir pazarlığı bizzat yürütüyordu. İki adamın arasında Cezayir Devlet Başkanı Huari Bumedyen vardı.
Sonunda Saddam, Irak’ın yıllardır reddettiği İran tezini kabul etti: Şattülarap’taki sınır, ana seyrüsefer kanalının en derin noktalarını izleyen talveg hattından geçecekti. Bunun karşılığında İran, Iraklı Kürtlere verdiği desteği kesecekti. Anlaşmanın ardından Kürt cephesindeki denge neredeyse bir gecede değişti. İran yardımı durdurdu. Tahran üzerinden yürütülen Amerikan gizli yardımı da sona erdi. Washington açısından operasyon artık sürdürülebilir değildi; Bağdat açısından ise yıllardır Irak ordusunu meşgul eden isyanın dış desteği kesilmişti.
Cezayir’de kâğıda geçirilen sınır düzenlemesinin görünmeyen bedeli buydu. Bir nehrin ortasında sınır değişmiş, karşılığında Irak’ın kuzeyindeki savaşın dışarıdan beslenen damarlarından biri kesilmişti. Saddam o gün Cezayir’den Irak’ın cumhurbaşkanı olarak dönmedi. Fakat dört yıl sonra iktidarın tamamını eline alacaktı. Ve karşısında artık Şah olmayacaktı.
1980 — Bağdat
1979 İran Devrimi yalnız Şah’ı devirmedi. Saddam’ın Cezayir’de pazarlık yaptığı siyasal düzeni de ortadan kaldırdı. Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin önderliğinde kurulan İslam Cumhuriyeti, Baas Irak’ı açısından sıradan bir komşu rejim değildi. Irak nüfusunun çoğunluğu Şii idi; devlet ise laik, Arap milliyetçisi ve Baasçı bir seçkinler grubu tarafından yönetiliyordu. Humeyni’nin devrimci söyleminin Irak sınırını aşması Saddam için yalnız dış politika meselesi değil, kendi rejiminin güvenliğiyle ilgili bir tehdit anlamına geliyordu.
1980 baharında gerilim Bağdat’ın içine kadar geldi. 1 Nisan’da Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz’in Mustansıriye Üniversitesi’ndeki bir etkinliğine el bombası atıldı. Aziz yaralandı. Bağdat saldırıdan İran tarafından desteklendiğini ileri sürdüğü Şii İslamcı Dava Partisi’ni sorumlu tuttu. Ardından Irak Şiiliğinin en önemli isimlerinden ve rejimin önde gelen muhaliflerinden Ayetullah Muhammed Bakır es-Sadr ile kız kardeşi Bintü’l-Hüda tutuklandı ve öldürüldü.
Fakat Saddam’ın İran’a karşı askerî hesabını anlamak için yalnız sokaktaki şiddete değil, Bağdat’ta masaların üzerine konulan İran dosyalarına da bakmak gerekir. Irak istihbaratı devrimden sonra İran ordusundaki tasfiyeleri, komuta kademesindeki sarsıntıyı ve ülkenin iç siyasi çatışmalarını izliyordu. Saddam’ın önündeki görüntü baştan çıkarıcıydı. Şah’ın güçlü ordusu sarsılmıştı. Tahran, Amerikan Büyükelçiliği rehine krizi nedeniyle Washington’la çatışma içindeydi. Yeni rejimin kendi içinde iktidar mücadelesi sürüyordu. Fakat bütün bu bilgiler tek bir sorunun cevabını vermiyordu: İran zayıftı. Ama ne kadar zayıftı?
Sonra takvim 16 Eylül 1980’i gösterdi. Savaşa altı gün vardı.
Bağdat’ta bir toplantı başladı. Yıllar sonra Amerikan kuvvetlerinin Irak’ta ele geçirdiği Saddam rejimi arşivinden bu toplantının ses kaydı çıkacaktı. Bu kayıt önemlidir. Bu, yalnız Saddam ile birkaç general arasında yapılan gizli bir savaş konseyi değildi. Ulusal Komutanlık ve Devrim Komuta Konseyi çevresinden siyasi ve askerî isimlerin bulunduğu daha geniş bir toplantıydı. 16 Eylül kaydı bize değerli bir şey veriyor. Saddam’ın savaştan altı gün önce neyi hesapladığını, çevresindekilerin hangi tehlikeleri gördüğünü ve bu tehlikelerin neden savaşı durdurmadığını.
Toplantı şaşırtıcı biçimde gündelik başlıyor. İnsanlar odaya giriyor. Saddam kimin gelmediğini soruyor. Taha’nın seyahatte olduğunu öğrenince şakalaşıyor; herkesin seyahatte olduğunu, İzzet olmasa işlerin karışacağını söylüyor. Sonra odanın havası değişiyor.
Irak birlikleri Zeyn el-Kavs ve Seyf Saad çevresinde Irak’ın kendisine ait saydığı sınır bölgelerini geri almaktadır. Saddam Savunma Bakanı Adnan Hayrallah’a kaç karakol kaldığını sorar. Hayrallah yalnız bir karakol kaldığını ve onun için de gece operasyonu planlandığını bildirir. Fakat asıl mesele birkaç sınır karakolu değildir; Şattülarap’tır.
Saddam 1975 Cezayir Anlaşması’nın mantığını kendi arkadaşlarına yeniden anlatır. Irak talveg hattını kabul etmiş, İran da Barzani isyanına desteği kesmeyi üstlenmiştir. Saddam’a göre İran anlaşmanın kendi yükümlülüklerini ihlal etmiş, dolayısıyla Irak’ın verdiği tavizin gerekçesi ortadan kalkmıştır. Daha da ilginci, Saddam hukukî gerekçelerin işlevini açıkça tarif eder. Önemli olan Irak’ın istediği toprakları geri almasıdır. Hukukî argümanlar ise uluslararası ve Arap kamuoyu karşısında kullanılacaktır. Ardından toplantının asıl gerilimi ortaya çıkar.
Saddam’ın çevresinde “savaşa girmeyelim” diye ayağa kalkan bir general görünmez. İtiraz daha karmaşıktır. Irak’ın haklı olup olmadığı değil, Saddam’ın başlattığı süreci kontrol edip edemeyeceği sorgulanmaktadır. Saddam’ın en eski ve en yakın Baasçı çalışma arkadaşlarından, rejimin çekirdek kadrosundaki güçlü isimlerden biri olan İzzet İbrahim el-Duri mevcut durumu Irak açısından son derece elverişli görür. İran’ın geniş çaplı karşılık vermesi halinde kaybedeceğini düşünmektedir.
Saddam ona İran’ın mevcut askerî durumda Mandali’ye saldırmasının mantıklı olup olmayacağını sorar. El-Duri özellikle Şattülarap çevresindeki araziyi işaret eder. İranlıların kuzeyde dağlık ve savunmaya elverişli bölgeleri vardır; Şattülarap çevresi ise düzdür. Burada Irak ordusuyla karşılaşırlarsa ağır kayıp vereceklerini savunur. Odadaki iyimserliğin askerî temeli budur. İran karşılık verebilir. Ama Bağdat’ın hesabına göre bu karşılığın bedeli Tahran için çok ağır olacaktır.
Sonra Şibli el-Aysami söz alır. Suriyeli el-Aysami, Baas hareketinin eski kuşağından gelen önemli bir siyasetçi ve ideolog, bir dönem Suriye’de cumhurbaşkanı yardımcılığı yapmış bir isimdir. Söyledikleri Saddam’a açık bir savaş karşıtlığı değildir. Hatta kaybedildiğini düşündüğü toprakların ve Şattülarap üzerindeki Irak egemenliğinin geri alınmasını desteklediğini özellikle belirtir. Fakat hemen ardından Saddam’ın hesabındaki en tehlikeli varsayımı sorgular: Ya mesele çabuk bitmezse?
El-Aysami o anda uluslararası şartların Irak’ın lehine olduğunu kabul eder. Fakat bunun kalıcı olmayabileceğini söyler. Sovyetler Birliği ile İran arasındaki ilişkilerin değişebileceğini, Amerikan rehine krizinin bir uzlaşmayla sonuçlanabileceğini hatırlatır. Ardından daha karanlık bir ihtimali ortaya koyar: Bir noktada hem Amerika’nın hem Sovyetler Birliği’nin İran ile Irak’ın birbirini tüketmesinden çıkarı olabilir. Arap rejimlerine de güvenilemeyeceğini söyler.
Sorusu özünde basittir. Irak birkaç günlük bir askerî baskı planlıyor olabilir. Ama İran teslim olmazsa ne olacaktır? Saddam bu uyarıyı küçümsemez. Tam tersine, el-Aysami’nin temel kaygısının doğru olduğunu kabul eder. Irak’ın kaynaklarının tüketildiği bir savaşa izin verilemeyeceğini söyler. Fakat vardığı sonuç savaştan vazgeçmek değildir.
İran’ın siyasi ve askerî bakımdan öyle bir duruma sokulması gerektiğini savunur ki Tahran sonunda “evet” demek zorunda kalsın. Irak ordusunun sonsuza kadar sınırda tutulamayacağını söyler. Saddam’ın savaş öncesindeki en önemli varsayımlarından biri burada ortaya çıkar. İran’a karşı güç kullanılacaktır. Ama İran’ın uzun süre direnmesine izin verilmeyecektir. Sorun şuydu: Bunun kararını verecek olan yalnız Saddam değildi. İran da vardı. Masadaki kaygılar bununla bitmez.
Toplantı kaydında Ali Ebu Hasan adıyla geçen bir başka katılımcı, Şattülarap meselesinin birkaç sınır karakolunun geri alınmasına benzemediğini söyler. Bunun topyekûn savaşa dönüşebileceği uyarısında bulunur. Sovyetler Birliği’nin uzun bir savaşta Irak’a ihtiyaç duyacağı mühimmatı sağlamaya devam edeceğinin de garantisi olmadığını düşünmektedir. Çatışma birkaç gün sürerse Moskova’ya ihtiyaç olmayabilir. Ama savaş uzarsa durum değişecektir. Sonra İran’daki karar mekanizmasına ilişkin daha önemli bir noktaya dokunur. Kararı verebilecek gerçek otoritenin Humeyni olduğunu ve Humeyni’nin Irak’ın zorlaması karşısında kolayca geri adım atmayacağını söyler. Böylece Saddam’ın önüne savaş başlamadan iki büyük uyarı konulmuştur. İran’ın direnci sanıldığından uzun sürebilir. Ve Irak’ın başlıca silah tedarikçisi uzun bir savaşta güvenilir olmayabilir.
Toplantının tansiyonunun yükseldiğini gösteren bağırışlar, tehditler ya da dramatik bir kopuş yoktur. Kayıt böyle bir sahne sunmuyor. Tam tersine, konuşmanın ürkütücü yanı sakinliğidir. İnsanlar birkaç gün sonra iki ülkeyi sekiz yıl boyunca tüketecek bir savaşın ihtimallerini neredeyse bürokratik bir soğukkanlılıkla tartışmaktadır. Saddam’a itiraz edilebilmektedir. Fakat itiraz savaşın ahlaki ya da siyasi meşruiyetinden çok süresi, maliyeti ve kontrol edilebilirliği üzerindedir. Saddam da bu itirazları bastırmaktan ziyade kendi hesabının içine alır. Uzun savaş tehlikesini kabul eder. Sonra aynı tehlikeyi daha hızlı sonuç almak gerektiğinin gerekçesine dönüştürür. Toplantıda yalnız savaşın nasıl yürütüleceği değil, nasıl anlatılacağı da konuşulur.
El-Aysami Irak’ın uluslararası kamuoyunda saldırgan görünmemesi gerektiğini söyler. Dünyaya verilecek mesajın “İran zayıf, bu yüzden saldırıyoruz” olmaması gerektiğini özellikle vurgular. Irak’ın söylemi, gasp edilmiş topraklarını ve egemenlik haklarını geri aldığı üzerine kurulmalıdır.
Saddam bunu kabul eder. Arabuluculuk girişimlerinin de doğrudan reddedilmemesini ister. Yaser Arafat’ın girişiminden söz eder. İranlılara Irak’ın bu meseleden vazgeçmeyeceğinin anlatılmasını istemiştir. Bir yandan askerî baskı hazırlanırken diğer yandan bu baskının diplomatik dili hazırlanmaktadır. Saddam propaganda cephesini daha da ayrıntılı düşünür. İran askerlerine Farsça yapılacak yayınlarla Irak halkına Arapça söyleneceklerin birbirinden ayrılmasını ister. İran askerlerine Humeyni’nin onları kendi iktidar mücadelesinde ateşe sürdüğü, Irak’ın İran halkına düşman olmadığı anlatılacaktır. Tarık Aziz’le Farsça yayınlarda kullanılacak ifadeler bile tartışılır. Savaş başlamadan altı gün önce Bağdat yalnız tankların ve uçakların hareketini değil, karşı ordunun askerlerine hangi cümlelerin söyleneceğini de düşünmektedir.
Ertesi gün Saddam Irak Ulusal Meclisi’nin karşısına çıkar ve 1975 Cezayir düzenlemesini artık tanımadığını ilan eder. Böylece, beş yıl önce Şah’ın karşısında verdiği tavizi geri alıyordu. Altı gün sonra, 22 Eylül 1980’de Irak hava kuvvetleri İran hedeflerine saldırdı ve kara birlikleri sınırı geçti. Bağdat’ın hesabı İran’ın devrim sonrasındaki zayıflığından yararlanmak, askerî baskıyla Tahran’ı kısa sürede geri adım atmaya zorlamaktı. Fakat beklenen sonuç çıkmadı. İran hava kuvvetleri ortadan kalkmadı. İran devleti çökmedi.
Hürremşehr beklenenden çok daha sert direndi…
…devam edecek