Yıllar önce izlediğim bir filmden sahne…Görüntüde mayın tarlasını geçmeye çalışan bir eşek ve insan var. İnsan, eşeğin yürüdüğü yerlere basarak ilerliyor.

Eğer eşek mayına basarsa, insan o mayınlı arazide tek başına kalacak. Sonrası ne oldu hatırlamıyorum, belki de izlemeyi bıraktım ama o sahne zihnimden hiç gitmedi. Herkes kendi senaryosunu yazıyı okuduktan sonra oluşturabilir.

Çünkü hayatın biraz da mayın tarlası olduğunu zamanla öğrendim. Hepimizin hikayesinde kocaman bir arazi var. Ana rahminden ana kucağına oradan da tarlaya karışıyoruz. Her bir adımda kahkaha, dostluk, aşk, güven, sır, hayal kırıklığı…Hepsi tarlanın mayınları. Bazen çok gürültülü kalabalık bazen ürkütücü sessizlik.

Nerede neyin patlayacağını bilmeden tahminler, öngörüler, heyecanlar ve merakla yürümeye devam ediyoruz. Hatta bazen bir mayın tarlasında yürüdüğümüzü de pek aklımıza getirmiyoruz. Sonra gün geliyor ve en çok güvendiğimiz, değer verdiğimiz bir yerden patlıyoruz. Üstelik mevzu üzülmekten daha derinde… İnsana dair inanç yaralanıyor.

O saatten sonra her adım şüpheli geliyor. Her insan can yakar sanılıyor. Güvenirsem yine yanılırım ve mayınlı tarlada yine tek başıma kalırım duygusu göğüs kafesini sıkıştırıyor insanın.

Böyle durumlarda bence iki seçim var: Hiç yürümemeyi seçebilir insan. Çünkü yürürsek patlama ihtimali vardır ve durmak güvende olmaktır. Oysa ki mayın tarlasında hiç yürümemek de bir çeşit kaybetmektir.

Hayatı yalnızca yara almamak üzerine konumlandırdığımızda o tarladan hiçbir yöne adım atamayız. Orada kalır, sınırları çizer ve bir de duvar öreriz. Duvar o kadar yükselir ki bir noktadan sonra ne duvarın dışına çıkabiliriz ne de duvarın içine birini alabiliriz.

O yüzden bazen bir şeylerin olmasına izin vermek, birine güvenmek, bir kapıyı aralamak ve o riski almak gerekir. İkinci seçimde budur.

Peki sınırlar gerekli midir?

Bence evet.

Her türlü insan ilişkisinde ne istediğimiz kadar ne istemediğimizi de net ortaya koymak önemlidir. Dümdüz olmaktır. Orta yol bu sınırlardan geçer. Çünkü sınır dediğimiz şey yalnızca bizi başkalarından korumaz, başkalarını da bizden korur. Hatta bazen bizi kendimizden de koruyan bir çizgidir. O sınırın içine dahil ettiklerimiz de sınırın dışında kalmasını istediklerimiz de nerede duracağını bilmelidir.

Özen göstermek, değer vermek, önemsendiğini hissetmek bence kıymetli haller…

Bunun reçetesi de bazen zamanda bazen sözde ama en çok da davranışta ortaya dökülüyor.

İşte sınırlarımızın sınavı da tam burada devreye giriyor.

“Bana nasıl yaklaşacağını bil,” demek aslında nasıl inciteceğini de karşındakine açıkça ifade etmektir.

O mayın tarlasındaki eşek gibi rastgele yürümemektir. Ayağımızı bastığımız yeri bilmek belki harita kullanmak tüm hayatımızın seyrini değiştirir.

Bazen patlarız, bazen yara alırız. Bazen yanlış insanlara güveniriz. Bazen doğru insanları yanlış zamanda fark ederiz.

Bazen de hiç beklemediğimiz biriyle hayatımızın en güvenli yerine ulaşırız. Bunların hepsi hayata dair. Yani hepimiz, “Bu neden benim başıma geliyor?” diye üzülmeyi bırakıp tarlamıza elden gelenin en iyisiyle kıymet vermeli.

Çünkü hayat, mayınların olmadığı bir tarlayı hiçbirimize vadetmiyor. Ve o mayınlı tarlada tek başınayız gerçeği var. Hepimiz en az bir insan için çok değerliyken hikayelerimizdeki bu hüzün de bana en çok dokunan taraf…