Direnmek ve dilenmek…

Görünüşte tek harf değişikliği gibi gözükse de taban tabana zıt iki kelime aslında.

Direnmek, zorluk karşısında her koşulda dayanma ve mücadele gücünü anlatıyor.

Dilenmek, maddiyatla ilişkilendirilen yönü dışında bir de insanların duygularından ve iyi niyetlerinden faydalanarak bir şey elde etmeye çalışmak gibi bir anlamı var. Bu bilgiler burada kalsın, sonra döneceğim.

Hayatta bazı eşikler vardır. Bir kapının eşiği gibi düşünebilirsiniz o karar anlarını.Bir tarafında alıştığımız hayat diğer tarafında henüz bilmediğimiz bir yol durur. O eşiği geçerken aslında yalnızca bir yer, duygu değiştirmeyiz. Kim olduğumuza, neye razı olduğumuza ve hayatımızın iplerini kimin tuttuğuna dair de bir karar veririz.

Çok eski yazılarımda şöyle bir cümlem var: Kapı eşiklerini ekvator çizgisine benzetirim. Hangi tarafın kışa yakın durduğu değişebilir. Bazen yaşananların şiddeti de eşikteki mevsimi değiştirebiliyor. Eğer eşikten atlama vakti gelirse adım atacağı yeni eşik kadar geride bıraktığı mevsime de dikkat etmeli insan.”

Az önce bahsettiğim dilenmek, direnmek ve eşik kavramını yan yana getirince çok bilinmeyenli bir denklemin içine düşüyor gibi hissediyorum. Direnirken sürekli tetikte olma hali yoruyor. Belki de güçlü insanların güçlü olmaktan başka seçeneği yoktur. Hayatı akışına bırakmak nasıl bir duygudur deneyimleyecek koşullara sahip değillerdir.

Bazıları hayatı dilenerek geçirir misal. Kimi parasını dilenir, kimi sevgiyi, kimi ilgiyi, kimi bir fırsatı, kimi de başkalarının onayını…

Beni seç. Beni gör. Beni değerli hissettir. Beni sev. Bana bir şans ver.

Bunların hepsi insan olmanın doğal ihtiyaçlarıdır elbette ama hayatın bütün anlamını başkalarının tercihine bağladığımızda başka bir eşiği geçeriz. Çünkü dilenilen şey yalnızca para değildir. Bazen insan kendi hayatını bile dilenir. Başkalarının iki dudağı arasına hapseder, isteyerek ya da mecburen…Bu duyguyu her birimiz hayatımızın bir evresinde mutlaka hissetmiştir. Birinin kapıyı açmasını, elimizden tutmasını, bizi kurtarmasını, anlamasını bekleriz. Beklemek zamanla yaşam biçimine dönüşür.

Oysa başka birileri daha vardır. Bahsettiğim o sınırı net ortaya koyan, hayatta bir duruşu olan insanlar… Düştüklerinde ellerini yere koyarlar. Ellerine taşlar batar hatta elleri kanar. Canları elbette acır ama bir yolunu bulur yeniden ayağa kalkarlar.

Haksızlığa uğradıklarında susmak yerine itiraz ederler, yanlış yaptıklarında doğrusunu öğrenirler, hata yaptıklarında özür dilerler ve değersizleştirildiklerinde de kendini yeniden hatırlarlar.

Tüm dünya aksini iddia etse de savunduğu şey gerçekse asla geri adım atmazlar.

Kötülük karşısında direnirler.

Elbette direnenlerin de dilenenler gibi paraya ihtiyacı vardır. Sevilmek ve önemsenmek elbette çok isterler. Yorulur, kırılır, korkar ve ağlarlar her insan gibi ama kendi hayatlarının rotasını da çizerler.

İşte dilenmekle direnmek arasındaki eşik tam da buradadır.

Direnmek, ayağa kalkmaktır. Bedeli ağırdır. Yalnızlık, hamurunda vardır. Kolay yolu seçmediği için yorulur. Hakkını savunduğu için zor insan ilan edilir.

Dilenmek ise ayağa kalkmak için sürekli bir el beklemektir. Hayatın tuhaflığı da burada başlar.

İkisi de yaşar. İkisi de sabah uyanır, işe gider, sever, üzülür, kazanır, kaybeder. Dışarıdan bakıldığında ikisi de aynı hayatın içindedir. Hatta bazen dilenen daha rahat görünür. Çünkü direnmenin bedeli ağırdır. Çünkü başkasının kapısında bekleyen, o kapının anahtarını kendi elleriyle yapan insandan daha rahat yaşar.

Peki o zaman kim kazanmıştır?

Belki de bu sorunun cevabı parayla, makamla, alkışla ölçülmez. Çünkü bazı kazançlar insanın cebine girmez. İnsan kendini kaybetmeden bir eşikten geçebiliyorsa orada başka bir kazanç vardır.

Çünkü mesele hiç düşmemek değildir. Mesele düştüğünde hangi tarafta kalacağını bilmektir.

Her eşik, dilenmek ve direnmek arasındaki bir seçim sahnesidir. Eşiğin bir tarafında, bana ver diğer tarafında ben yeniden denerim vardır. Adım atılacak eşik tarafı belirler.

Direniyor musunuz yoksa dileniyor musunuz?

Direnirken çok yorulduğumu, kırıldığımı, öfkelendiğimi hissettiğim zamanlardan geçiyorum.

Direnenlerden olmayı, kanayan ellerimle yeniden ayağa kalmayı ve en çok kendime inanmayı, kendimin en iyi arkadaşı olmayı seçtim ben. Çünkü direnenlerin adım atacağı yeni eşik kadar geride bıraktığı mevsime, o mevsimin içinde bıraktığı her cana ve duyguya özenli tavrını çok değerli buluyorum.

Not: Bu yazı, değerli arkadaşım Ahmet Sinan Savaşkan’a da hatıra olsun. Çünkü dilenmek ve direnmek üzerine yaptığımız sohbet ortaya böyle bir yazı çıkardı. Var olsun. Yazmak bana her zaman iyi gelmiştir. Umarım okuyan herkese de iyi gelsin. Sevgiyle…