Bugün, üzerinden 104 yıl geçmiş olmasına rağmen yalnızca bir askeri zaferi değil, bir milletin kendi kaderine sahip çıkma iradesini kutluyoruz.

26 Ağustos'ta başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile kesin bir sonuca ulaştı. Fakat o gün kazanılan şey yalnızca bir savaş değildi. Asıl kazanılan, “Bundan sonra kendi geleceğimize kendimiz karar vereceğiz” deme hakkıydı.

Belki de bu nedenle 30 Ağustos'u yalnızca askeri tarihimizin bir sayfası olarak okumak eksik kalır. Çünkü Anadolu'da verilen mücadele, aynı zamanda emperyalizme karşı bağımsızlık arayan halklara da ilham veren tarihsel bir dönüm noktasıydı.

İşte Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesinin büyük ismi Mahatma Gandhi'ye atfedilen şu sözler, 30 Ağustos'un Türkiye sınırlarını aşan anlamını anlatır: “Türkiye orduları bir devir kapatmıştır. Şimdi mazlum ve tutsak devletler ve uluslar artık vazgeçilmez bir reçeteye sahiptirler. Mustafa Kemal’in utkusu, dünya için özgürlük ve bağımsızlık sancağıdır.”

Ben bu sözün özellikle “özgürlük ve bağımsızlık sancağı” ifadesinde duruyorum.

Çünkü Mustafa Kemal Atatürk'ün mücadelesinin temelinde yalnızca bir toprak parçasını kurtarmak yoktu. Bir ülkenin başını dik tutabilmesi, kendi kararlarını verebilmesi, kendi yurttaşlarının geleceğini belirleyebilmesi vardı.

Ve bunun devamı Cumhuriyet'ti.

30 Ağustos'u anlamlı kılan da tam burada başlıyor. Çünkü zafer, bir son değil; yeni bir başlangıçtı.

Savaş meydanında kazanılan zaferin ardından asıl büyük mücadele başladı: Yoksul, yorgun, savaşlardan çıkmış bir ülkede çağdaş bir toplum yaratmak…

Okullar açmak, kadınları yurttaşlık hayatının merkezine taşımak, bilimi ve aklı rehber edinmek, hukuk düzenini değiştirmek, üretmek, sanayileşmek, kültür ve sanat hayatını geliştirmek…

Yani kılıçla kazanılan bağımsızlığı akılla, bilimle, eğitimle ve kültürle kalıcı hale getirmek.

Atatürk'ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü bu nedenle 30 Ağustos'un ruhundan ayrı düşünülemez. Bugün 30 Ağustos'u kutlarken geçmişe bakıyoruz.

Ama aslında biraz da kendimize bakmamız gerekiyor. Bağımsızlık yalnızca sınırların korunması değildir. Bağımsızlık; düşüncenin özgür olmasıdır. Bilimin susturulmamasıdır.

Çocukların nitelikli eğitim alabilmesidir. Kadınların eşit yurttaş olabilmesidir.

Kültürün ve sanatın özgürce gelişebilmesidir. Toprağın, denizin, ormanın ve doğal zenginliklerin gelecek kuşaklara bırakılabilmesidir.

Ve belki hepsinden önemlisi, bir toplumun kendi geleceği hakkında söz söyleyebilmesidir.

30 Ağustos bize bir zaferin nasıl bir Cumhuriyete dönüştürülebileceğini gösteriyor.

O yüzden bugün yalnızca geçmişte yaşamış kahramanları anmak yetmez. Onların bize bıraktığı fikri de korumak gerekir.

Çünkü bir ülke yalnızca savaşarak kazanılmaz; her kuşakta yeniden kurulur.

Bugün bayrağımıza baktığımızda yalnızca kırmızı ve beyazı görmeyelim. O bayrağın altında verilen mücadeleyi, Dumlupınar'ın tozunu, Anadolu'nun yoksulluğunu, cephede hayatını bırakan gençleri, annelerin bekleyişini ve Mustafa Kemal'in geleceğe ilişkin inancını da hatırlayalım.

Ve şunu unutmayalım:

Zafer, yalnızca düşmanı yenmek değildir.

Asıl zafer, yenilgiden sonra ayağa kalkabilmektir. Asıl zafer, bağımsızlığın değerini her kuşağa anlatabilmektir. Asıl zafer, Cumhuriyet'i yalnızca miras almak değil, onu daha ileriye taşıyabilmektir.

104 yıl sonra 30 Ağustos'un bize söylediği şey hâlâ çok açık: Bu ülkenin kaderi, kendi ellerimizdedir.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Büyük Taarruz'un bütün kahramanlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Ve o günün en büyük mirası olan özgürlük, bağımsızlık ve Cumhuriyetimiz sonsuza dek yaşasın.