Çeşme Turizm Projesi yeniden masada…
Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bugün önümüze koyduğu tablo, yedi yıl önce hararetle savunduğu projeye pek benzemiyor. Yüz bin yatağın yerini 23 bin 905 yatak, 20 golf sahasının yerini sekiz golf sahası almış. İnşaat alanları daraltılmış, korunan alanlar genişletilmiş, su sorunu için yeni tedbirler eklenmiş.
Bu değişime sıradan bir revizyon demek güç. Yıllarca projenin vazgeçilmez parçaları olarak anlatılan pek çok şeyden vazgeçilmiş; vazgeçilmeyen tek şey projenin kendisi olmuş.
Peki, niye bu ısrar?
Hikâye 2019’da bugünkünden çok farklı başlamıştı. O günlerde Çeşme’nin jeotermal kaynaklarından, termal turizmden, fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinden, yaşlı ve engelli bakım ünitelerinden söz ediliyordu. Sezon uzayacak, atıl durduğu söylenen jeotermal potansiyel ekonomiye kazandırılacaktı.
Birkaç ay içinde proje devasa boyutlara ulaştı. Öyle ki Türkiye’nin yeni turizm yataklarının önemli bir kısmının Çeşme’de karşılanması planlanıyor, yatak sayısı 100 bine tırmanıyordu. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy 2020’de 20 golf sahasından, yaklaşık 20 milyar dolarlık özel sektör yatırımından ve yılda 2,5 ila 4 milyar dolarlık ekonomik hacimden bahsediyordu. Jeotermal kaynakları değerlendirme fikri, Ege’nin turizm dengesini değiştirecek dev bir operasyona dönüşmüştü.
Finansal model de netleşmişti: Arazilerin yüzde 99’a yakın bölümünde tahsisleri devlet yapacak, buradan yaklaşık 1 milyar dolar gelir elde edilecek, tesisleri yerli ve yabancı sermaye kuracaktı. Tahsislerden gelecek kaynağın bir kısmının Kemeraltı ve Agora gibi İzmir’in diğer ihtiyaçlarına aktarılacağı söyleniyordu.
İşin rant boyutu bu modelin merkezindeydi. Çeşme’nin en değerli kamu arazileri plan değişiklikleriyle turizme açılırsa bu, daha önce var olmayan yapılaşma ve işletme hakları doğurur ve arazinin ekonomik değeri artar. Planlama ve kent ekonomisinde bunun tek bir adı vardır: Rant.
Devlet burada hem planı yapan, hem arazinin büyük kısmına sahip olan, hem de yarattığı kullanım hakkını sermayeye tahsis eden taraftır. Dolayısıyla Çeşme Projesi büyük bir rant projesidir. Bu cümle tek başına bir yolsuzluk iddiası anlamına gelmez; planlama kararları zaten rant üretir. Mesele yaratılan değerin nasıl paylaşılacağıdır. Bakanlık tahsislerden 1 milyar dolar beklediğini açıkladı. Ancak toplam rantın büyüklüğünü, yatırımcıların bu arazileri hangi koşullarda kullanacağını ve yaratılan değerin ne kadarının kamuya döneceğini bilmiyorduk, hala da bilmiyoruz.
Kamuoyu tepki verdikçe zaman içinde ekonomik model büyük ölçüde korundu, ama gerekçeler değiştirildi. Turizmi 12 aya yayma ve küresel destinasyon hedeflerinin yanına sürdürülebilirlik, biyoçeşitlilik, gastronomi ve yerel kalkınma eklendi. İtirazlar ve davalar arttıkça ölçek de küçüldü ve 2022’de yatak sayısı 55 bine indi.
Projenin daraltılmasına paralel olarak başından beri sorulan sorulardan biri daha fazla ağırlık kazandı: Neden bu kadar geniş bir alan? Bilirkişi raporlarında 16 bin hektarı aşan proje alanı sorgulandı. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 2024’te davayı reddeden kararı bozdu; Danıştay 6. Dairesi de sınır kararını iptal etti. Yargının üzerinde durduğu temel sorunlardan biri, proje alanının neden bu kadar büyük tutulduğuna ikna edici bir açıklama getirilememesiydi.
Normal şartlarda bu karardan sonra projenin rafa kalkması beklenirdi. Ancak iktidar başka bir yol seçti. AK Parti İzmir Milletvekili Mahmut Atilla Kaya 2025’te projeyi “olmazsa olmaz” diye nitelendiriyor ve mahkemenin eleştirisine “Daha ne gerekçelendireceğiz?” diye karşılık veriyordu. Ve o tarihte İzmir’in istemesi ve kentte mutabakat sağlanması koşuluyla projenin yeniden ayağa kaldırılabileceğini söylüyordu.
Nitekim bir yıl sonra proje yeniden masaya getirildi. Yatak sayısı 23 bin 905’e, golf sahaları sekize düşmüş, korunan alanlar genişletilmişti. İtirazlar ve yargı kararları Bakanlığı, projeyi ciddi biçimde küçültmeye zorlamış, ama Bakanlığın Çeşme’de bu modeli kurma ısrarını kıramamıştı.
Rant bu ısrarın önemli bir bölümünü açıklıyor. Ama proje küçüldükçe onu savunan siyasi dilin törpülenmek yerine sertleşmesi, meselenin başka bir tarafını da açığa çıkarıyor.
Aziz Kocaoğlu’ndan “marjinal” yaratmak
İlk yıllarda Bakan Ersoy projeyi sağlık turizmi, yeni yataklar, Ege’nin turizmden alacağı pay ve milyarlarca dolarlık yatırımla savunuyordu. Sonra başka bir söylem öne çıktı ve itiraz edenlerin gerekçelerinden çok kim oldukları konuşulmaya başlandı. Kaya’nın 2025’teki şu sözleri çarpıcı örneğin: “Bu konu yargıda tıkandı. Marjinallerin, İzmir düşmanlarının işidir bu...”
Projeye karşı çıkarak yargıya başvuranlar arasında İzmirli saygın çevreciler ve meslek odaları temsilcilerinin yanı sıra Aziz Kocaoğlu da vardı ki; Kocaoğlu’nu “marjinal” saymak zor; “İzmir düşmanı” saymak çok daha zor. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığını üç dönem yürütmüş, 2009 seçimlerinde İzmirlilerin yüzde 57’sinin oyunu alarak yeniden seçilmiş bir siyasetçiden söz ediyoruz. Dolayısıyla Kaya’nın sözlerinden şunu anlıyoruz ki kimin İzmir’den yana olduğu, artık o kişinin kentteki toplumsal karşılığından çok Çeşme Projesi karşısındaki tutumuyla ölçülüyor.
Kaya, Ağustos 2026’da daha önce dillendirdiği İzmirlilerin isteği ve şehirdeki mutabakat koşullarını hiç anmadan, “Odalarımızla birlikte Çeşme projesini gerçekleştirip, sağlık turizminde de İzmir’i hak ettiği noktaya getireceğiz” dedi. Bakan Ersoy iki ay önce hâlâ mutabakattan söz ettiğine göre iktidarın bu arayıştan tümüyle vazgeçtiğini söyleyemeyiz. Fakat soru ortada: “İzmir’in mutabakatı” denirken kimler İzmir adına konuşuyor?
Uzun süre iktidarda kalmak yalnızca güç biriktirmiyor; o gücü kullanmayı da sıradanlaştırıyor. Yıllarca karar alıp önünüze çıkan engelleri başka yollar bularak aşabildiğinizde, toplumu ikna etmenin ağırlığı azalıyor. İtiraz, kararınızı değiştirebilecek meşru bir talep olmaktan çıkıp aşılması gereken bir engele dönüşüyor. Muktedir olma hali biraz da bu: Kendi iradenizi kararın son ölçüsü saymaya başlamak. “Daha ne gerekçelendireceğiz?” sözü bu yüzden sıradan bir siyasi çıkıştan fazlasını anlatıyor.
Projenin hazırlanma biçimi de bu yönetme tarzını tamamlıyor. Bakanlık yıllar boyunca odalarla, belediyelerle ve iş dünyasıyla görüştü; fakat İzmir, Çeşme’nin geleceğine ilişkin seçeneklerin açıkça tartışıldığı sahici bir kamusal süreç yaşanmadı. Proje esas olarak Ankara’da şekillendi ve İzmir’e sunulduğu kadarıyla ortaya çıkan projeyi tartışmak kaldı.
“İzmir’de mutabakat” sözü bu yüzden açıklanmaya muhtaç. Üç dönem İzmir’i yönetmiş Kocaoğlu karşı çıktığında “marjinal” kategorisine giriyorsa iktidar yalnız projeye karar vermiyor; kimin meşru muhatap sayılacağının, hangi itirazın dikkate alınacağının sınırlarını da çiziyor. Üstelik konuştuğumuz şey birkaç otelden ibaret değil; kıyının, suyun ve binlerce hektarlık kamu arazisinin geleceği.
Çeşme’nin İzmir’de yer alması bu hikâyeye ayrı bir gerilim katıyor olabilir. Merkezi iktidarın uzun yıllardır seçimlerde çoğunluğu sağlayamadığı, meslek odalarının, çevre hareketlerinin ve yerel muhalefetin güçlü olduğu bir kentten söz ediyoruz. Böyle bir yerde yıllardır itiraz edilen bir projeyi sonunda hayata geçirmek ekonomik kazancın ötesinde bir anlam taşıyor. Çünkü güç yalnız istediğini elde etmekten beslenmez; karşısındaki direnci aşabildiğini gördükçe kendisini de yeniden üretir.
Üstelik yıllar süren direniş, projenin siyasi anlamını da değiştirmiş,görünen o ki. Başlangıçta bir turizm yatırımı olarak ortaya çıkan projeden bunca itiraz ve yargı sürecinin sonucunda vazgeçilmesi, iktidar açısından geri çekilme anlamına gelecek bir irade meselesine dönüşmüş belli ki.
Çeşme’deki ısrarın bilinçli bir siyasi hesabın ürünü olduğunu söylemek için elimizde kanıt yok, ancak yedi yılın sonunda iktidarın projeyi küçülterek her defasında yeniden kurması, rantın bütün hikâyeyi açıklamadığını da gösteriyor. Yatak sayısının 100 binden 23 binlere düşürülmesinin yanı sıra siyasi dil ‘İhtiyacımız var, yapmalıyız” noktasından “Gücümüz var, yapacağız” noktasına dönüştü. Dolayısıyla bu ısrarın nedeni sadece Çeşme’nin rantında değil; bunca itiraza rağmen hâlâ “yapacağız” diyebilmenin hazzında saklı belki de.