Ben çipura-levrek yiyemiyorum… Daha doğrusu, çiftlikte yetiştirildiğinden emin olduğum çipura ve levreği soframa koymuyorum. Ama denizden yakalandığını bildiğim bir dostum getiriyorsa mesele değişiyor; o zaman afiyetle yiyorum.
Bu tercihimin bir nedeni var. Geçen yıl olduğu gibi bu yaz da Çeşme kıyılarına vuran ölü orkinoslarla ilgili tartışmalar yeniden başladı. Ölü balıkların neden öldüğü konusunda çeşitli iddialar ortaya atıldı; bunlardan biri de balık çiftliklerinde kullanılan yemler ve çiftliklerin deniz ekosistemi üzerindeki etkileriyle ilgiliydi.
Ben de “çiftlik balığı yememe” kararımı sürdürdüm. Onun yerine sardalya yiyorum. Hem de büyük bir iştahla. Nadiren papalina çıkarsa tezgâha, onu da kaçırmıyorum. Barbun ve tekir ise ayrı bir mesele. Deniz hıyarı avcılığının deniz tabanındaki ekolojik dengeyi bozması nedeniyle bu balıkların temel beslenme kaynaklarının azalmasından söz ediliyor. Sonuçta balık azalıyor, fiyat yükseliyor. Ama bulursam yine de alıyorum.

Fotoğraf Bengal Körfezindeki Mongla kıyısından…
Burada altını çizmem gereken bir nokta var: Sorun balık çiftliklerinin varlığı değil. Sorun, denetimsiz ve sürdürülemez balık çiftçiliği.
Akdeniz'in hemen her ülkesinde balık çiftlikleri var. Okyanus kıyılarında da var. Doğru yerde, doğru yoğunlukta, bilimsel kriterlerle ve ciddi denetim altında yapıldığında akuakültürün dünyanın artan protein ihtiyacını karşılamada önemli bir rolü olabilir.
O halde asıl soruyu sormamız gerekiyor: Biz neden denizlerimizi koruyarak balık yetiştiremiyoruz?
Çünkü geçtiğimiz günlerde Ege'de Sonsöz'de Dilek Çelikten'in haberini okuyunca insanın aklına başka sorular geliyor.
Emekli Çevre Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Dr. Enver Yaser Küçükgül, Çeşme ve Karaburun kıyılarındaki orkinos ölümleri üzerinden balık çiftlikleriyle ilgili son derece ağır iddialar ortaya koyuyor.
Küçükgül'e göre Karaburun'un ucundan Çeşme Körfezi'ne doğru yaklaşık 50 balık çiftliği bulunuyor. Gerence Körfezi'nde ise yönetmelik gereği çiftlik kurulamayacağını savunduğu halde yedi çiftliğin bulunduğunu, iki çiftliğin daha kurulma aşamasında olduğunu söylüyor.
Daha da önemlisi, bazı tesislerin kıyıya olması gerekenden çok daha yakın olduğunu ileri sürüyor. Bunlar hafife alınabilecek iddialar değil. Çünkü konu yalnızca kafeslerde yetiştirilen balıkların sağlığı değil. Konu doğrudan doğruya denizin kendisi.
Küçükgül'ün bir başka iddiası ise daha da çarpıcı: Balık çiftliklerindeki ölü ve hastalıklı balıkların yem fabrikalarına gönderildiğini ve bunlardan yem üretildiğini öne sürüyor. Eğer bu iddia doğruysa, mesele artık yalnızca çevre sorunu olmaktan çıkar; gıda güvenliği sorununa dönüşür.

Ama burada yapılması gereken, iddiayı sosyal medyada büyütmek ya da korkuyla tüketiciye “çiftlik balığı yemeyin” demek değildir. Yapılması gereken çok daha basit: Araştırmak. Ölçmek. Denetlemek. Sonuçları kamuoyuna açıklamak.
Çünkü deniz, kimsenin özel mülkü değildir. Çeşme Körfezi de Gerence de Ildırı da yalnızca balık yetiştiricilerinin ekonomik faaliyet alanı değildir. Buralar balıkların, deniz çayırlarının, pinaların, deniz hıyarlarının, planktonların ve sayısız mikroorganizmanın yaşam alanıdır. Denizin ekonomisi ile denizin ekolojisi arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Ama ekonomiyi ekolojinin üzerine kurarsak sonunda ikisini birden kaybederiz. Haberdeki en önemli ayrıntılardan biri de bence burada.
Küçükgül, deniz hıyarlarının, pinaların ve deniz çayırlarının yok edilmesinin deniz ekosistemi üzerindeki etkisine dikkat çekiyor. Deniz hıyarlarını üç kuruş para kazanmak için topluyoruz. Deniz çayırlarını yok ediyoruz. Pinaları kaybediyoruz. Sonra da denizin neden eskisi gibi olmadığını soruyoruz.
Oysa denizin bir hafızası var. Bir körfezin dibinde yaşayan her canlı, aslında o körfezin arıtma sisteminin bir parçası. Biz ise yıllardır denizi sonsuz bir atık alanı, balığı da sonsuz bir kaynak gibi görüyoruz. Sonra balık azalınca şaşırıyoruz. Barbun pahalı olunca şaşırıyoruz. Tekir tezgâhlardan çekilince şaşırıyoruz. Sardalyanın boyu küçülünce şaşırıyoruz.

Orkinoslar kıyıya vurunca ise birden herkes denizin durumunu konuşmaya başlıyor. Oysa orkinos, denizin bize gönderdiği bir alarm olabilir. Bu nedenle Çeşme ve Karaburun kıyılarında yaşanan orkinos ölümlerinin nedeni mutlaka bilimsel olarak ortaya çıkarılmalı. Ölü balıkların dokuları, kanları, mide içerikleri, su örnekleri, dip çamurları ve çiftlik çevresindeki ekolojik göstergeler bağımsız bilim insanlarının da içinde bulunduğu bir mekanizma tarafından incelenmeli.
Ve sonuçlar açıklanmalı. Çünkü vatandaşın “Acaba bu balığı yesem zehirlenir miyim?” diye düşünmek zorunda kaldığı bir ülkede gıda güvenliğinden söz edemeyiz.
Dahası, balık çiftlikleri de sürekli zan altında bırakılmamalı. Onların da hakkı var. Bilimsel olarak doğru çalışan, mevzuata uyan, çevreye zarar vermeyen işletmelerle çevreyi kirlettiği iddia edilen işletmeleri birbirinden ayırmak devletin görevidir.
Denetim tam da bunun için vardır. Bir sektörün tamamını suçlamak kolaydır. Asıl zor olan, kim doğru çalışıyor, kim çalışmıyor sorusunun cevabını vermektir. Üstelik Ege Denizi'nin koşullarını başka denizlerin ölçüleriyle değerlendirmek de başlı başına tartışılması gereken bir konu. Sıcaklık, akıntı, oksijen, kapalı koyların hidrolojik özellikleri, azot ve fosfor yükleri her bölgede aynı değil. Ege'yi Ege yapan koşulları hesaba katmadan hazırlanmış bir denetim sistemi varsa, onu yeniden düşünmek gerekir.
Çünkü yönetmeliklere uymak başka şeydir, denizi yaşatmak başka. Asıl hedef ikisini aynı noktada buluşturmak olmalı. Ben bu yüzden sardalyama dönüyorum.Sardalya bana yalnızca ucuz bir balık sunmuyor. Ege'nin eski sofrasını, kıyı kültürünü, mevsimselliği ve denizle kurduğumuz kadim ilişkiyi hatırlatıyor.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, soframızı biraz daha “yavaşlatmak”. Her gün aynı çiftlik balığını, aynı standartlaştırılmış ürünü tüketmek yerine denizin mevsimine, yerel balığa, küçük ölçekli balıkçıya ve doğal döngülere yeniden kulak vermek…
Ama bunun için de denizin korunması gerekiyor. Çünkü sürdürülebilirlik, ambalajın üzerine yazılan güzel bir kelime değildir. Sürdürülebilirlik, yarın da balık bulabilmektir. Çocuğumuzun da tekir yiyebilmesidir. Barbunun yalnızca zengin sofralarının balığına dönüşmemesidir. Sardalyanın Ege'den tamamen çekilmemesidir. (Tunus ve Fas’tan böyle haberler geliyor, ayrıca yazacağım)
Ve en önemlisi, Çeşme Körfezi'ne baktığımızda denizin renginden korkmamaktır. Ben çipura-levrek yiyemiyorum. Belki bir gün yeniden yerim. Ama bunun için önce birilerinin bana “çiftlik balığı güvenlidir” demesi yetmez. Denizin de güvenli olduğunu göstermesi gerekir.