Bir zeytin ağacı gibi yaşayabilmek…

Yavaş büyüyen, kolay yaşlanmayan, gölgesiyle kimseye borçlu olmadığından her daim dik durabilen, toprağa da göğe de bağlı bir hayattan bahsediyorum. Her mevsime tanıklık eden bir ağaç…

Su azlığında büyümesini yavaşlatsa da yaşamdan kopmayan; kökleri geçmişte, gövdesi bugün, dalları yarında olan bir ağaç.

Dünyaya bir zeytin ağacı bırakarak gitmek, var olanı koruyabilmek, varlığına saygı duymak o yüzden bir felsefedir.

Çünkü zeytin ağacı sabırla büyür. Acele etmez ama hiçbir mevsimi de kaçırmaz. Kökleri toprağın derinine inerken gölgesi her gün biraz daha genişler.

İnsan da böyledir aslında.

Hem kök salmak hem de yaşamı ıskalamamak zorundadır.

Peki bunu zeytin ağacı gibi başarabiliyor muyuz?

Herkes kendi terazisini önüne koysun.

Bence insan kök salmadan ayakta kalamaz.Derine inen kökleri, anlatacağı hikayeleri, gerçek bağları ve duyguları olmadan en küçük rüzgarda sarsılması kaçınılmazdır.

Bir amaç, bir emek, bir yön…

Bunlar bugüne anlam katarken yarını da kurar.

Ama yarını kurarken bugünü tüketirsen, geriye ne kalır?

Yazması hakikaten kolay. Uygulaması benim için de zor bazen…

Çünkü asıl yüzleşme burada başlıyor.

Hayatı ya erteliyoruz ya da köksüz yaşıyoruz. Hep bir yerlere yetişme telaşındayız. Daha önceki yazılarımda da söylediğim gibi, hayat aceleye gelmiyor. Güzellikler birdenbire olmuyor.Yaşamak, yüzeyselliği kabul etmiyor.

Gerçek denge belki de basit ama sert: Yarına güvenmeden yarını hazırlamak.

İçinde ol ya da olma, yaşamı yarına hazırlamaktan bahsediyorum.

“Benden sonrası tufan” dememekten…

Henüz doğmamış çocukların ve gözlerini dünyaya açacak hayvanların yaşayacağı dünyadan da sorumlu olduğunu bilerek yaşamaktan…

Zeytin ağacı bunu ilk tohumundan beri yüzyıllardır yapıyor. İnsanın aç gözlüsü, kötüsü canını acıtsa da vazgeçmiyor, yeniden yeşeriyor.

Kimseye yaslanmadan da dik duruyor.

Bakmalara doyamadığım bir güzellik…

Kimi bakınca yalnızca bir ağaç görüyor. Benim içinse bir ağaçtan çok daha fazlası.

Hayal kırıklığı yaşadığımda, dünya tersinden akmaya başladığında, öfkem, korkum ve sabırsızlığım sınavım olduğunda onu düşünüyorum.

Sakinleşiyorum.

Öyle bir evresindeyim hayatımın…

Bir eşiğin üzerinde durduğum ama adım atacağım hiçbir tarafa kendimi bütünüyle ait hissetmediğim bir yerdeyim.

İlla ki bir yere evrilecek bu hal. Ama bu belirsizliğin yaşamı yarına bırakmak için değil bugünü kaçırmamak için olduğunu da biliyorum.

O yüzden hem zeytin ağacı gibi sorumluluklarını sırtlanarak dikileceksin hem yaşayacaksın.

Hem emek vereceksin hem hissedeceksin.

Hem yarını kuracaksın hem bugünü kaçırmayacaksın.

Hepsini bir arada yapacaksın.

Çünkü hikayenin sonunda senden, benden, bizden geriye şu kalacak:

Kaç yıl yaşadığımız değil, o yılların ne kadarında gerçekten yaşadığımız…

“Benim varlığım hayata şunu kattı; hayat da bana şunu kattı” diyebilmek.

Ve bütün bunların içinde, en çok da çocukluğumuzu kaybetmemek.

Çünkü insan büyüdükçe çocukluğu gitmiyor aslında. İçimizde bir yerde kalıyor. Ben o küçük kız çocuğunu hiç unutmuyorum. Şaşırmayı bilen, merak eden, bir güzelliğin karşısında gözleri büyüyen, sebepsiz yere kahkaha atabilen, bir şeye bütün kalbiyle heyecanlanabilen o çocuk halim tamamen susmasın diye direniyorum.

Sadece hayatın gürültüsü de onun sesini bastırıyor zaman zaman.

Kayıplardan, bekleyişlerden, hayal kırıklıklarından, sevinçlerden, aşklardan, vedalardan, yeniden başlamalardan hem çocuk hem yetişkin halimizle birlikte geçebilmek.

Çünkü bazı duygular çocuklukta doğuyor ama hikayelerden geçmeden olgunlaşmıyor.

Sabır, beklemenin içinden geçiyor.

Cesaret, korkunun içinden.

Merhamet, acının içinden.

Sevgi, kaybetme ihtimalinin içinden.

Ve insan, bütün bunları yaşarken bir yandan kökleniyor, bir yandan dallanıyor.

Belki hayat dediğimiz şey

Köklerini unutmadan gökyüzüne uzanabilmek.

Bir gün geriye dönüp baktığımızda, dallarımızdan kaç meyve düştüğünü değil; kaç insana gölge olduğumuzu, kaç kalbe iyi geldiğimizi, kaç kez yeniden filizlendiğimizi hatırlayalım. Bizden geriye bunlar kalacak.

Ve karınca kadarınca, ardımızda daha iyi bir dünya bırakma çabası çok değerli, tüm bu sebeplerden...

Eşiğin hangi tarafını seçse de insanın özü değişmiyor bence.

Tıpkı bir zeytin ağacı gibi…