Aya ile Cai’yi aynı masaya tarih getirmişti. Fakat aynı masaya oturmak, aynı dünyaya ait olmak anlamına gelmiyor. Black Tea’de iki insan birbirine yaklaştıkça aralarındaki farklılıklar ortadan kalkmıyor; tersine daha görünür hale geliyor. Çünkü Aya Guangzhou’ya yalnızca kendisini getirmiyor. Beraberinde Batı Afrika’da şekillenmiş bir aile, evlilik ve topluluk anlayışını da taşıyor. Cai’nin arkasında ise Çin toplumunun aileye, kuşaklara, mahremiyete ve toplumsal uyuma ilişkin uzun kültürel hafızası bulunuyor.

Fildişi Sahili’nden söz ederken önce tek bir “Fildişi Sahilli kültürü” bulunduğu düşüncesinden uzaklaşmak gerekiyor. Bugünkü ülke sınırları içerisinde altmıştan fazla etnik topluluk ve çok sayıda yerel dil bulunuyor. Büyük kültürel ve dilsel kümeler arasında Akan, Kru, Mandé ve Gur toplulukları sayılıyor. Komşu Burkina Faso, Mali, Gana, Liberya ve Gine’den gelen göçler de ülkenin toplumsal dokusunu uzun zamandır etkiliyor. Fransızca farklı toplulukların ortak resmî dili olsa da insanların evlerinde ve yakın çevrelerinde konuştukları diller bundan çok daha çeşitli.

Aya bu çoğulluğun içinden geliyor. Black Tea onun hangi etnik topluluğa ait olduğunu açıklamak için hikâyeyi durdurmuyor. Bu nedenle yalnızca Aya’nın davranışlarından yola çıkarak ona belirli bir etnik kimlik yüklemek doğru olmaz. Fakat filmin açılışındaki düğün, bizi Fildişi Sahili toplumunun önemli kurumlarından birinin tam ortasına yerleştiriyor: evlilik yalnızca iki kişinin özel kararı olarak yaşanmıyor; ailelerin ve topluluğun da katıldığı sosyal bir olay niteliği taşıyor.

Bu yüzden Aya’nın düğün günü verdiği “hayır”, filmin başında göründüğünden daha ağır bir karar. Düğün hazırlanmış, insanlar bir araya gelmiş, aileler orada ve topluluğun önünde bir birliktelik ilan edilmek üzere. Aya, damadın sadakatsizliğini öğrendiğinde yalnızca bir sevgiliyle arasındaki ilişkiyi sona erdirmiyor; herkesin gözleri önünde kendisi için hazırlanmış toplumsal rolün dışına çıkıyor.

Burada Fildişi Sahili’nin kadınları hakkında tek bir kalıp oluşturmak da yanıltıcı olur. Kent ile kırsal bölge, eğitim düzeyi, ekonomik sınıf, din ve etnik aidiyet kadınların hayatını önemli ölçüde değiştiriyor. Ülkede Müslümanlık ve Hristiyanlığın yanında yerel inanç gelenekleri de var; hatta aynı aile içinde farklı dinsel aidiyetlere rastlamak mümkün. Abidjan gibi büyük bir kentte yaşayan genç bir kadının hayatıyla kırsal bir bölgede yaşayan kadının gündelik deneyimi aynı değil.

Aya’nın hikâyesi de tam burada önem kazanıyor. O, “Afrikalı kadın” adı altında tek bir kimliğe indirgenebilecek bir karakter değil. Düğününü terk edebilmesi, ülkesinden ayrılması ve Çin’de kendisine yeni bir hayat kurması, çağdaş Batı Afrika kentlerinde yaşayan kadınların gelenek ile bireysel tercih arasındaki değişen konumunu düşünmemize imkân veriyor. Film Aya’yı geçmişinden koparmıyor, fakat geçmişinin mahkûmu da yapmıyor.

Guangzhou’ya geçtiğimizde ise başka türden bir toplumsal yapı ile karşılaşıyoruz. Çin kültüründe aile, yüzyıllar boyunca yalnızca özel hayatın değil, toplumsal düzenin de temel kurumlarından biri oldu. Konfüçyüsçü düşüncenin etkisiyle anne-babaya ve yaşlılara saygı, kuşaklar arasındaki sorumluluk, ailenin devamlılığı ve bireyin aile içindeki konumu büyük önem taşıdı. Modernleşme, kentleşme ve ekonomik dönüşüm bu yapıyı ciddi biçimde değiştirdi; fakat ailenin evlilik ve eş seçimi üzerindeki etkisi bütünüyle ortadan kalkmadı.

Cai’yi yalnızca Aya’ya âşık olan Çinli bir erkek olarak izlediğimizde bazı davranışları kişisel kararsızlıklar gibi görünebilir. Oysa Cai’nin geçmiş ilişkileri, çocuğu ve ailesiyle arasındaki bağlar hikâyeye girdikçe aşkın yalnızca iki insan arasında yaşanmadığını görüyoruz. Aya’nın düğününde çevresindeki insanların varlığı ne kadar anlamlıysa, Cai’nin dünyasında ailenin bakışı da o kadar anlamlı.

İki karakterin ortak noktalarından biri belki de burada ortaya çıkıyor. Geldikleri toplumlar birbirinden çok uzak olsa da her ikisinin dünyasında aile, Batı’nın modern birey fikrinin varsaydığından daha geniş bir alana sahip. Aya kendi hayatını seçebilmek için düğün salonundan çıkmak zorunda kalıyor; Cai ise yeni bir ilişkiye girerken geçmişindeki aile bağlarını yanında taşıyor.

Fakat Black Tea’de karşılaşan yalnızca iki aile anlayışı değil. İki beden de karşılaşıyor. Aya siyah bir Afrikalı kadın, Cai Doğu Asyalı bir erkek. Sinemada bu iki kimliğin romantik bir çift olarak yan yana getirilmesine hâlâ çok sık rastlanmıyor. Film de ten rengini sürekli konuşulan bir meseleye dönüştürmüyor; ancak kamera, iki insan arasındaki fiziksel farklılığın farkında. Özellikle çayın hazırlandığı yakın planlarda eller, yüzler, ten ve ışık aynı görüntünün içine giriyor.

Ten renginin filmdeki anlamı yalnızca estetik değil. Guangzhou’daki Afrikalıların gündelik hayatı, Çin’in küreselleşmesinin daha az konuşulan bir tarafını da gösteriyor. Çin’e gelen Afrikalı tüccarların sayısının özellikle 1990’lardan ve 2000’lerden itibaren artmasıyla Guangzhou’da Afrikalıların yoğunlaştığı ticaret çevreleri oluştu. Xiaobei ve çevresi zamanla Afrikalı tüccarlar için önemli buluşma alanlarından biri haline geldi. Bazı yabancı medya ve popüler anlatılarda bölgeye “Chocolate City” gibi adlar verilmesi bile ten renginin bu karşılaşmada nasıl kolayca kimlik etiketine dönüşebildiğini gösteriyor.

Fakat “Afrikalılar” sözcüğü burada da yanıltıcı olabilir. Guangzhou’ya gelen insanlar tek bir ülkeden, dilden veya kültürden gelmiyorlar. Nijeryalılar, Malililer, Senegalliler, Gineli ve başka ülkelerden tüccarlar aynı kentte bulunabiliyor. İngilizce, Fransızca, Arapça, Mandarin ve farklı Afrika dilleri aynı ticaret çevrelerinde duyulabiliyor. Afrika’nın kendi çeşitliliği Çin’in içinde yeniden kuruluyor.

Black Tea’de Aya’nın çevresindeki Afrikalı topluluk bu nedenle küçük bir Afrika kopyası değil. Daha çok göçün oluşturduğu yeni bir ara dünya. İnsanlar Çin’de yaşıyor ama Afrika ile bağlarını sürdürüyor; Çin’den mal alıp Afrika’ya gönderiyor, Çinlilerle çalışıyor, birbirleriyle dayanışıyor ve zaman zaman Çin toplumuyla aralarında oluşan mesafeyle karşılaşıyorlar.

Bu mesafenin en hassas taraflarından biri ırk. Çin’de siyahlara yönelik tutumları tek bir “Çinliler Afrikalılara şöyle bakar” cümlesiyle açıklamak mümkün değil. Milyarlarca insanın yaşadığı bir toplumu tek davranış biçimine indirgemek, Afrika’yı tek bir kültürmüş gibi anlatmak kadar sorunlu olur. Bununla birlikte Çin’de yaşayan Afrikalıların gündelik ayrımcılık, konut bulma güçlüğü, polis ve göçmenlik kontrolleri ya da sosyal dışlanma deneyimlerini aktardıkları çok sayıda çalışma bulunuyor. COVID-19 salgını sırasında Guangzhou’daki bazı Afrikalıların evlerinden veya konakladıkları yerlerden çıkarılmaları ve ayrımcı uygulamalara maruz kaldıklarına ilişkin haberler de bu tartışmayı uluslararası gündeme taşımıştı.

Black Tea bu gerilimi bütünüyle filmin merkezine almıyor. Hatta filmin eleştirilebilecek yanlarından biri de burada ortaya çıkıyor: Sissako’nun Guangzhou’su zaman zaman gerçek kentte yaşanan gerilimlerden daha yumuşak, daha şiirsel ve daha uyumlu görünebiliyor. Fakat Aya ile Cai’nin ilişkisinin çevresinde beliren bakışlar ve huzursuzluklar, ten renginin bu aşkın dışında bırakılabilecek bir ayrıntı olmadığını hatırlatıyor.

Sonra yeniden çaya dönüyoruz. Çünkü Cai ile Aya’nın birbirlerine en fazla yaklaştıkları anlarda konuşmaktan çok çay hazırladıklarını görüyoruz. Çin kültüründe çay yalnızca susuzluğu giderecek bir içecek değil. Misafir ağırlamaktan gündelik sohbetlere, aile buluşmalarından estetik ve törensel uygulamalara kadar farklı toplumsal anlamlar taşıyor. Çayın hazırlanma biçimi bölgeden bölgeye değişiyor; kullanılan yaprak, suyun sıcaklığı, demlenme süresi ve servis biçimi kendi bilgisini gerektiriyor.

Cai’nin Aya’ya çayı öğretmesi bu nedenle yalnızca mesleki bilgi aktarması değil. Aya’yı kendi kültürel alanına davet ediyor. Aya önce bakıyor, sonra kokluyor, dokunuyor ve öğreniyor. Dilin yetersiz kaldığı yerde nesneler devreye giriyor: yaprak, su, fincan, buhar.

Burada ilginç bir karşılaşma daha var. Aya’nın geldiği Batı Afrika da çaya yabancı bir coğrafya değil. Çayın hazırlanma ve içilme biçimleri Çin’dekinden farklı olsa da Batı Afrika’nın çeşitli bölgelerinde çay, misafirlik ve sosyalleşmeyle güçlü biçimde ilişkili. Dolayısıyla çay iki karakter arasında yalnızca “Çinli olanın Afrikalı olana öğrettiği egzotik bir gelenek” olarak okunmak zorunda değil. Aynı bitki farklı coğrafyalarda farklı toplumsal anlamlar kazanmış durumda.

Yemek de benzer biçimde filmin sessiz dillerinden biri. Göç eden insanlar yalnızca pasaportlarını ve dillerini taşımazlar; damak tatlarını da götürürler. Guangzhou’daki Afrikalıların kendi lokantalarını açması, alıştıkları yiyecekleri bulmaya çalışması ya da Çin yemekleriyle karşılaşması gündelik hayatın küçük ayrıntıları gibi görünse de göçün antropolojisi tam da bu ayrıntılarda ortaya çıkar. Bir insan yeni bir ülkeye yerleştiğinde ilk kaybettiği şeylerden biri alıştığı gündelik düzen, yeniden kurmaya çalıştığı ilk şeylerden biri de ev hissidir. Yemek, müzik, dil ve arkadaş çevresi bu evi yabancı bir kentte yeniden kurmanın yollarına dönüşür.

Aya’nın Guangzhou’sunda da bir insanın bütünüyle bir kültürden çıkıp diğerine girdiğini görmüyoruz. Daha karmaşık bir şey oluyor. Aya Çinlileşmiyor, Cai Afrikalılaşmıyor. Birbirlerine yaklaştıkları ölçüde farklılıklarını da yanlarında taşıyorlar.

Belki Black Tea’nin kültürel karşılaşmaya ilişkin en ilginç tarafı burada aranmalı. Kültürler birbirleriyle karşılaştıklarında iki renk gibi karışıp üçüncü ve homojen bir renge dönüşmüyorlar. İnsanlar bazı alışkanlıklarını bırakıyor, bazılarını koruyor, bazılarını karşısındakinden alıyor; kimi zaman birbirlerini yanlış anlıyor, kimi zaman da ortak bir dil buluyorlar. Guangzhou’daki Afrikalı mahalleleri de Aya ile Cai’nin ilişkisi de bu sürekli pazarlığın içinde şekilleniyor.

Ve bazen bu ortak dil bir fincan çay kadar küçük bir şey olabiliyor. Fakat Sissako’nun bütün bunları bize nasıl gösterdiği ayrı bir mesele. Guangzhou gecelerinin renkleri neden böylesine belirgin? Kamera neden çay hazırlayan ellere bu kadar yaklaşıyor? Aya ile Cai arasındaki tensel yakınlık neden çoğu zaman sözcüklerden çok ışık, gölge ve hareketle anlatılıyor? Ve Afrika üzerine yaptığı filmlerle tanınan Moritanyalı bir yönetmen neden bu kez kamerasını Çin’e çevirdi?

Dördüncü bölümde Black Tea’nin hikâyesinden bir adım geri çekilip kameranın arkasına geçeceğiz: Abderrahmane Sissako’nun sinemasına, filmin senaryosuna, oyuncularına, müziğine, görüntü yönetimine, ışığına, çekim mekânlarına ve festival yolculuğuna bakacağız.