13.yüzyılda yaşamış olan Muhyiddin İbn Arabî, İslam düşünce ve tasavvuf tarihinin en önemli isimlerinden biridir. 1165 yılında Endülüs’te, bugünkü İspanya’nın Murcia kentinde doğmuş, uzun yolculukların ardından Şam’a yerleşmiş ve 1240 yılında burada ölmüştür. Tasavvuf tarihinde “Şeyhü’l-Ekber”, yani “En Büyük Üstat” adıyla anılan İbn Arabî, insan, Tanrı ve kâinat arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan yüzlerce eser bırakmıştır.
Onun en önemli eserlerinden biri Fusûsu’l-Hikem’dir. Türkçeye “Hikmetlerin Özleri”, “Hikmetlerin Cevherleri” gibi farklı biçimlerde çevrilen bu eser 27 bölümden oluşur ve her bölüm bir peygamber üzerinden belirli bir hikmeti ele alır.
Kitabın ilk bölümü Âdem’e ayrılmıştır. İbn Arabî daha eserin başında insanın kâinattaki yerini anlatırken son derece etkileyici bir benzetme yapar.
Kâinatı henüz cilalanmamış bir aynaya benzetir.
Âdem’i, yani insanı ise bu aynanın cilası ve bu suretin ruhu olarak görür.
Başka bir ifadeyle kâinat vardır; fakat insanla birlikte kâinatın taşıdığı anlam görünür ve bilinir hale gelir. İbn Arabî daha da ileri gider ve insanı gözün görmesini sağlayan gözbebeğine benzetir. İnsan, onun düşüncesinde kâinatın içinde yaşayan sıradan varlıklardan yalnızca biri değildir. Kâinatı görebilen, onun üzerine düşünebilen ve onun anlamını kavrayabilen varlıktır.
İbn Arabî’nin yaklaşık sekiz yüz yıl önce ortaya koyduğu bu düşünceyi okurken benim aklıma modern fiziğin en ünlü deneylerinden biri geldi; çift yarık deneyi.
Elbette İbn Arabî kuantum fiziğinden söz etmiyordu. Çift yarık deneyi de İbn Arabî’nin düşüncelerini bilimsel olarak kanıtlamıyor. Böyle bir iddia bilimsel açıdan doğru olmaz.
Ancak İbn Arabî’nin insanı “kâinat aynasının cilası” olarak gören düşüncesi ile çift yarık deneyini yan yana koyduğumuzda, insanın kâinattaki yeri konusunda şaşırtıcı bir felsefî benzerlik ortaya çıkıyor.
Peki çift yarık deneyi nedir?
Mümkün olduğunca basit anlatayım.
Elektron ya da foton gibi çok küçük parçacıkların önüne iki ince yarık bulunan bir engel koyuyoruz. Parçacıkların hangi yarıktan geçtiğini ölçmediğimiz zaman, arkadaki ekranda zamanla dalgalara özgü bir girişim deseni ortaya çıkıyor.
Fakat “Bu parçacık hangi yarıktan geçti?” diye ölçmeye başladığımızda girişim deseni kayboluyor.
Bu deney bazen popüler anlatımlarda “İnsan bakınca elektron davranışını değiştiriyor” şeklinde sunuluyor. Bu tam olarak doğru değil. Elektronun davranışındaki değişimin nedeni insan gözünün ona bakması veya insan bilincinin elektron üzerinde gizemli bir güç kullanması değildir. Ölçüm sırasında kullanılan cihaz,parçacıkla fiziksel olarak etkileşir ve deneyin koşullarını değiştirir.
Fakat tam burada başka bir soru sorabiliriz.
O ölçüm cihazını oraya kim koydu?
O cihazı kim icat etti?
Deneyi kim tasarladı?
“Elektron hangi yarıktan geçiyor?” sorusunu kim sordu?
Ölçüm sonucunu kim okudu?
Ve bütün bunların ne anlama geldiğini kim düşündü?
İnsan.
İşte bana göre İbn Arabî ile kuantum fiziğinin çift yarık deneyi arasındaki asıl felsefî buluşma burada gerçekleşiyor.
İnsanın önemi, gözüyle elektronu değiştirmesinde değildir.
İnsanın önemi kâinata soru sorabilmesindedir.
Bir yıldız milyarlarca yıl ışık saçabilir. Fakat neden ışık saçtığını sormaz.
Bir gezegen milyarlarca yıl kendi ekseni çevresinde dönebilir. Fakat neden döndüğünü düşünmez.
Bir taş üç milyar yıl boyunca bir gezegenin yüzeyinde durabilir. Fakat kaç yaşında olduğunu merak etmez.
İnsan ise bütün bunların karşısına geçer ve sorar:
Bu nedir?
Nasıl oluştu?
Neden böyle davranıyor?
Kâinat nasıl meydana geldi?
Madde nedir?
Zaman nedir?
Ben neyim?
Ve belki de soruların en büyüğü:
Bütün bunların anlamı nedir?
İbn Arabî’nin insana verdiği özel konumu belki de en kolay burada anlayabiliriz.
Çünkü insan kâinatın dışında değildir. Biz de bu kâinatın maddesinden yapılmışızdır. Vücudumuzdaki karbon, oksijen, demir ve diğer elementler kozmik süreçlerin ürünüdür. Yani insan kâinata dışarıdan gelmiş yabancı bir gözlemci değildir.
Kâinatın içinden çıkmıştır.
Fakat sonra son derece tuhaf bir şey olmuştur.
Kâinatın içinden çıkan bu varlık dönüp kâinatın kendisine bakmaya başlamıştır.
İnsan teleskop yapmış ve yıldızlara bakmıştır.
Mikroskop yapmış ve hücrelere bakmıştır.
Parçacık hızlandırıcıları yapmış ve maddenin içine bakmıştır.
Çift yarık deneyini kurmuş ve elektrona adeta şu soruyu sormuştur:
“Sen aslında nasıl davranıyorsun?”
Sonra başka bir soru sormuştur:
“Hangi yarıktan geçiyorsun?”
Ve bu soruyu sorabilmek için doğayla yeni bir ilişki kurmuş, bir ölçüm yapmış ve karşısında farklı bir sonuç bulmuştur.
Buradaki şaşırtıcı nokta budur.
İnsan elektronu yaratmamıştır.
Elektronun tabi olduğu fizik yasalarını da insan yaratmamıştır.
İnsan ortaya çıkmadan milyarlarca yıl önce de kuantum dünyası vardı.
Ama kuantum dünyasına “Sen nasıl çalışıyorsun?” diye soran insan olmuştur.
Bunu basit bir örnekle düşünelim.
Issız bir gezegende üç milyar yıllık bir taş bulunduğunu varsayalım.
O taş oradadır.
Üç milyar yıldır orada bulunuyor olabilir.
İnsan onu yaratmamıştır.
Fakat orada taşı inceleyecek bilinçli bir varlık yoksa “Bu taş kaç yaşında?”, “Nelerden oluşuyor?”, “Nasıl meydana geldi?” soruları da sorulmamaktadır.
Sonra insan gelir.
Taşı eline alır.
Ölçer.
İnceler.
Ve onun üç milyar yıllık olduğunu keşfeder.
İnsan taşı yaratmamıştır.. Fakat taşın özelliklerini ölçerek onun hakkında bilgi üretmiştir.
İbn Arabî’nin kâinat aynası benzetmesini bu örnek üzerinden yeniden düşünelim.
Ayna zaten vardır.
İnsan aynayı yaratmaz.
Fakat İbn Arabî’ye göre insan o aynanın cilasıdır.
Aynanın taşıdığı görüntünün belirginleşmesini sağlayan varlıktır.
İşte çift yarık deneyinin bende uyandırdığı felsefî çağrışım tam olarak budur.
İbn Arabî yaklaşık sekiz yüz yıl önce metafiziğin diliyle insanı kâinatın kendisini gösterdiği özel bir varlık olarak düşünüyordu.
Modern fizik ise bambaşka bir alanda ve bambaşka yöntemlerle bize doğayı anlamanın yalnızca uzaktan bakmak olmadığını gösteriyor. İnsan soru soruyor, deney düzenekleri kuruyor, ölçüyor ve doğanın gündelik gözle görülemeyen özelliklerini ortaya çıkarıyor.
Bu iki düşünce aynı şey değildir.
Ama birbirlerine şaşırtıcı biçimde dokundukları bir nokta vardır:
İnsan ile kâinat arasındaki ilişki.
Modern bilim bize insanın evrenin fiziksel merkezi olmadığını öğretti.
Dünya evrenin merkezi değildir.
Güneş bile Samanyolu’nun merkezinde değildir.
Samanyolu ise gözlemlenebilir evrendeki sayısız galaksiden yalnızca biridir.
Bu ölçekte baktığımızda insan neredeyse yok denecek kadar küçüktür.
Fakat İbn Arabî’nin sözünü ettiği merkez fiziksel bir merkez değildir.
O, insanı başka anlamda merkeze yerleştirir.
İdrakin merkezine.
Çünkü insan ortaya çıktığında kâinatta olağanüstü bir şey meydana gelmiştir:
Kâinatın içinden çıkan bir varlık, içinde bulunduğu kâinatın ne olduğunu sormaya başlamıştır.
Belki de İbn Arabî’nin “cilalanmamış ayna” benzetmesinin büyüleyici tarafı budur.
İnsan kâinatı yaratmaz.
Ama ona bakar.
Onu ölçer.
Onu sorgular.
Onun hakkında düşünür.
Ve ona anlam verir.
Çift yarık deneyindeki ölçüm cihazı kendi başına “Bu sonuç ne anlama geliyor?” diye sormaz.
Cihaz ölçer.
Fakat neyin ölçüleceğine karar veren insandır.
Cihaz veri üretir.
Fakat verinin ne anlama geldiğini soran insandır.
Elektron vardır.
Fakat elektronun davranışını merak eden insandır.
Bu nedenle İbn Arabî ile kuantum fiziği arasında doğrudan bilimsel bir bağ bulunduğunu ileri sürmek gerekmiyor. Bundan çok daha ilginç bir şey söyleyebiliriz.
Sekiz yüz yıl arayla, tamamen farklı iki düşünce dünyası bizi aynı büyük sorunun önüne getiriyor:
İnsan kâinatın neresindedir?
Belki insan evrenin fiziksel merkezi değildir.
Belki devasa kâinatın içinde küçücük bir noktadan bile daha önemsiz görünmektedir.
Ama aynı insan geceleri başını gökyüzüne kaldırıp yıldızlara bakarak “Bütün bunlar nedir?” diye sorabilmektedir.
Ve daha da şaşırtıcı olan şudur:
Bu soruyu soran insan da o yıldızların oluşturduğu kâinatın içinden çıkmıştır.
Bu açıdan baktığımızda insanla birlikte kâinat yalnızca var olan bir gerçeklik olmaktan çıkar. Aynı zamanda gözlenen, sorulan, araştırılan, bilinen ve anlamlandırılan bir gerçekliğe dönüşür.
İbn Arabî’nin diliyle insan, kâinat aynasının cilasıdır.
Modern bilimin diliyle insan, kâinata soru soran ve cevaplarını ölçmeye çalışan varlıktır.
Biri tasavvufun ve metafiziğin dilinden, diğeri deneysel bilimin dünyasından gelir.
Biri diğerini kanıtlamaz.
Ama ikisini yan yana koyduğumuzda insan hakkında son derece çarpıcı bir düşünce belirir:
Kâinat milyarlarca yıldır vardı.
Sonra onun içinden insan çıktı.
Ve kâinatın içinden çıkan insan dönüp kâinata baktı.
“Sen nesin?” diye sordu.
Belki de İbn Arabî’nin kâinat aynasının cilası dediği insanın sırrı tam burada yatmaktadır:
Kâinat vardır.
Ama insan, onun var olduğunu bilen ve onun gerçekliğini anlamlandıran varlıktır. Kuantum fiziğindeki ölçüm problemi de bize başka bir düzlemde, doğa hakkında bildiğimiz şeylerin onu nasıl gözlemlediğimiz ve ölçtüğümüz sorusundan bütünüyle ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatır.
Özetle, evrenin gerçekliği insandan bağımsız olabilir; fakat bu gerçekliğin “bilgi” haline gelmesi, onu sorgulayan ve kavramsallaştıran bir özne gerektirir. Bu nedenle, kainat ayna ise insan onu daha belirgin hale getiren cilasıdır.