Tony Gatlif’in 4 Eylül 2026’daki ölümünün ardından eski söyleşilerini okurken İzmir’de anlattığı bir hikâyeye rastladım. 1980’lerin başında bir filminin gösterimi için Türkiye’ye gelmişti. Aradan yıllar geçtikten sonra bu yolculuğu hatırlarken, İzmir’de tanıştığı altmış yaşlarında bir sinema eleştirmeninden söz ediyor. Eleştirmen ona rembetikoyu mutlaka dinlemesini söylüyor. Gatlif daha sonra Yunanistan’a gidince bu müziği aramaya başlıyor; çalındığı yerlere gidiyor, müzisyenleri dinliyor, plaklar topluyor. İzmir’de adını ilk kez duyduğu rembetiko, otuz yılı aşkın bir süre sonra Djam’ın müziğine ve anlatısına giriyor.Gatlif’in sinemasında da buna benzer sapmalar çok var. Bir karakter bir şey ararken başka bir şey bulur; daha doğrusu, yol boyunca karşılaştığı insanlar başlangıçtaki amacı değiştirir.

Bu hikâyeyi okurken aklıma en sevdiğim filmi olan Gadjo Dilo geldi.Stéphane, babasından kalan kasette dinlediği Nora Luca’yı bulmak için Romanya’ya gider. Aradığı şarkıcıyı bulamaz; bir Roman köyünde kalır, başka bir kadınla tanışır, evlere misafir olur, sofralara oturur, düğünlere katılır. Nora Luca’nın sesi onu Romanya’ya kadar getirmiştir. Sonra arayışı yavaş yavaş geride kalır; Stéphane artık aradığı kadının değil, tanıştığı insanların arasındadır.

Bn V Utz W9 Ksh9 Oc H A3 Bs N B

Cezayir’den Latcho Drom’a

Cezayir Savaşı başladığında Gatlif altı yaşındaydı. On iki yaşında ülkesinden ayrılıp Fransa’ya gitti. Yıllar sonra Cezayir’e döndüğünde çocukluğunda bıraktığı şehri bulamadı. Sokaklar değişmiş, tanıdığı hayat kaybolmuştu.Dönüşünü, “Cezayir’i unutan ben değildim. Cezayir beni unutmuştu,” diye anlatıyor.

Gatlif çocukluğundan söz ederken küçük ayrıntılar da anlatıyor. Evlerinde aile albümü yokmuş. Annesinin de babasının da hiç fotoğrafını görmemiş. “Kendi yüzümüzü ancak aynada görürdük,” diyor. Cannes’da ödül töreninde yaptığı konuşmada ise sinemasını anlatırken sözü peynire getiriyor. Çocukken hiç peynir yememiş ama tadını bilmediği halde yemeyi düşlermiş. Keçi peynirinin tadına ilk kez yirmi beş yaşında bakmış.

Sinemayla okulda tanışmış. Öğretmeni sınıfa bir perde kurup film göstermiş. Henüz okumayı bilmediği için jenerikteki yazıları anlayamıyor. Sonra perdede Fransa’nın kırlarını, inekleri ve kendi yaşlarında bir kız çocuğunu görüyor. Yıllar sonra o gün hem kıza hem sinemaya âşık olduğunu anlatacaktı.

Çocukluğundaki fotoğrafsız evle sonraki sineması arasında doğrudan bir bağ kurmak kolaycılık olur. Ama Latcho Drom’dan söz ederken çektiği insanların yüzlerini tek tek hatırlaması, aralarından kimlerin artık hayatta olmadığını anlatması o evi ve yoksunlukları yeniden akla getiriyor.

Latcho Drom yüzlerle dolu birfilm. Hindistan’dan başlıyor; Mısır, Türkiye, Romanya ve Orta Avrupa üzerinden Fransa ile İspanya’ya uzanıyor. Romanların tarihini anlatan bir dış ses yok. İnsanlar çalıyor, söylüyor, dans ediyor; kamera bir süre onların yanında kalıyor, sonra yoluna devam ediyor. Gatlif’in “bir hafıza çalışması” dediği film, geçtiği yerlerdeki insanları o günkü halleriyle kaydediyor.

Zamanla filmdeki yaşlı müzisyenlerin bir bölümü öldü. Sonraki kuşaklar aynı müziği başka türlü çaldı; ritimler, çalma biçimleri, dinledikleri müzikler değişti. Latcho Drom’da ise o insanların yüzleri, sesleri, ellerindeki çalgılar ve o gün çaldıkları müzik kaldı. Hayat devam etti, film çekildiği zamanı sakladı.

Trakya Dugunu

İzmir’in değişen müziği

Yirminci yüzyılın başındaki İzmir’de Rumların, Türklerin, Ermenilerin, Romanların ve Yahudilerin kendi müzik gelenekleri vardı. Kahvelerde, meyhanelerde ve eğlence yerlerinde ise müzisyenler birbirlerini dinliyor; makamlar, ritimler ve şarkılar birbirine karışıyordu. Sonradan “Smyrneiko” diye anılacak repertuvar da bu ortamda gelişti.

1922’den sonra bu hayat dağıldı. İzmirli Rumların büyük bölümü kentten ayrıldı. Yunanistan’a giden müzisyenler bildikleri şarkıları, makamları ve çalma biçimlerini beraberlerinde götürdüler. Pire ve Atina’da başka müzisyenlerle çaldılar; İzmir’den götürdükleri repertuvar orada duyduklarıyla değişmeye başladı. Bazı şarkıların sözleri değişti, bazıları yeni biçimlerde çalındı. İzmir’den giden müzisyenler sonraki yıllarda rembetikonun gelişmesinde önemli bir yer tuttu.

1922’den sonraki yıllarda İzmir’e Balkanlar’ın farklı bölgelerinden, Girit’ten ve Ege adalarından yeni göçler oldu. Gelenler şarkılarını, oyunlarını ve çalgılarını da beraberlerinde getirdiler. Bu müziklerin bir bölümü evlerde, düğünlerde ve şenliklerde yaşamayı sürdürdü; İzmir’de karşılaştıkları başka müziklerle karıştı, zamanla değişti. Yüz yıl önce gelen kimi ezgiler bugün hâlâ duyuluyor, kimi oyunlar hâlâ oynanıyor.

İzmir’in birçok semtindeki Makedonya göçmeni ailelerin düğünlerinde Tapani bugün de çalıyor. Akşamüstü evin önüne sandalyeler konuyor, hazırlıklar yapılıyor, yemek yeniyor. Saat yediye doğru Tapani sokağın başından çalarak geliyor. Klarnet, trompet, trombon, saksafon, trampet ve davul yaklaşırken insanlar toplanıyor; ardından hora başlıyor. Tapani kız istemeden çeyiz ve gelin almaya kadar düğünün başka aşamalarında da ailelere eşlik ediyor.

Bu müziğin İzmir’deki hikâyesi birkaç kuşağa yayılıyor. 1959’da Osman Çiçek ile Mehmet Kurtuldu, Makedonya’dan getirdikleri çalgılarla ilk Tapani gruplarından birini kuruyor. Sonraki kuşak artık İzmir’de yetişiyor. Saksafoncu Kadir Ziya Çiçek de öğrendiklerini gençlere aktaranlardan. 2016’da yayımlanan bir araştırmada, öğrencileri arasında konservatuvarda okuyan gençlerin de bulunduğu anlatılıyor.

Tapani de kuşaklar boyunca aynı biçimde kalmadı. 1980’lerden sonra düğünlere elektronik çalgılar girdi, eski bando düzeni geri çekildi. Tapani’nin bakır üflemelilerinin ve vurmalı çalgılarının sesleri bu kez synthesizerlarda duyulmaya başladı.

Latcho Drom’da film boyunca müzik bir yerden ötekine geçerken aynı kalmaz. Hindistan’dan Mısır’a, Türkiye’den Romanya’ya, oradan Fransa ve İspanya’ya uzanan yol boyunca çalgılar, ritimler, söyleyişler değişir. Gatlif’in filmlerinde müzik hikâyenin içinde yaşar, onunla birlikte yol alır.

Latcho Drom’da beni etkileyen şeylerden biri de bu: Bir şeyin sürmesi için aynı kalması gerekmediğini sezdirir film. İnsanlar yaşlanır, kimileri ölür; çocuklar, torunlar duydukları müziği kendi zamanlarında yeniden çalar. Geriye aynı ses kalmaz. Ama sessizlik de kalmaz.

Image W1280

Rembetikodan Djam’a

İzmir’den ayrılanların şarkıları da gittikleri yerde aynı kalmadı. Pire ve Atina’da başka müziklere karıştı, kuşaklar boyunca değişti. Gatlif Djam’ı çektiğinde rembetiko hâlâ söyleniyor, çalınıyor ve yeni kuşaklar tarafından yeniden yorumlanıyordu.

Djam’da bu şarkıları bugünün Ege’sinde duyuyoruz. Yol Midilli’den İstanbul’a uzanırken rembetikoya ekonomik krizin içindeki insanların hayatı ve yol boyunca karşılaşılan kişiler eşlik ediyor. Filmin çekildiği yıllarda Ege’de başka insanlar da yoldaydı. Suriye’deki savaştan kaçıp Avrupa’ya ulaşmaya çalışan mülteciler Midilli’ye geliyordu.

Gatlif onların dramını yeniden temsil etmek istemedi. Midilli kıyılarında geride kalan can yeleklerini, terk edilmiş botları, duvar yazılarını ve söndürülmüş ateşleri çekti. Yaşananları yeniden kurmanın kolayca duygu sömürüsüne dönüşebileceğini düşünüyordu. İnsanları göstermedi; onların oradan geçtiğini gösteren izleri çekti ve o yaşananları geleceğe aktardı.

Tony Gatlif Gadjo L

Ne görmek istiyoruz?

Bu yaklaşım, Gatlif’in kamera karşısındaki insanla kurduğu ilişki hakkında söylediklerini hatırlatıyor. Romanları filme alırken “kod” dediği bir şeyden söz ediyordu. Bir topluluğun içinde büyüyen kişi bakışların, jestlerin, suskunlukların anlamını bilir. Dışarıdan gelen yönetmen aynı kodlara sahip olmadığında gördüğünü kendi beklentileriyle tamamlayabilir. Kamera karşısındaki insan da kendisinden ne beklendiğini sezer. Yönetmen yoksulluk arıyorsa yoksulluğunu, mutluluk arıyorsa mutluluğunu gösterir.

Gatlif bunları daha çok Romanları dışarıdan anlatan yönetmenleri eleştirmek için söylüyordu. Sinemada onları hırsız, suçlu ya da tehlikeli gösteren uzun bir geleneğe itiraz etmiş, kamerayı onların yaşadığı tarafa çevirmişti. Kendi filmlerinde başka bir dünya kurdu: müzik, dans, yolculuklar, kalabalık sofralar, kahkaha ve öfke. Roman karakterlerinin çoğunu bu çerçevenin içinde görüyoruz.

Bu canlılığın çekici bir yanı var. Yine de aynı görüntüler tekrarlandıkça küçük bir kuşku beliriyor. Sürekli müzik yapan, dans eden, yollara düşen, yerleşik hayatın kurallarına pek aldırmayan Roman görüntüsü de zamanla tanıdık bir tipe dönüşebiliyor. Bu kez aşağılayan bir bakış yok; daha çok sevgi ve hayranlık var. Ama Gatlif’in “kod” kavramını düşününce aynı soruyu onun filmleri için de sormak mümkün: Bir yönetmen karşısındaki insanda görmek istediğini de görüyorsa, Romanlara duyduğu hayranlık onun bakışını ne kadar belirliyordu?

Gatlif için yakınlık zaman zaman açıkça taraf olmak anlamına da geliyordu. 2008’de Sulukule yıkılma tehdidi altındayken dayanışma için mahalleye geldi. Fransa’da Romanların hedef gösterilmesine öfkelenerek tavır koydu. Kendi konumunu anlatırken sözü dolaştırmıyordu: “Ben onların tarafında duran bir sinemacıyım.”

2022’de İzmir’de kültürden söz ederken daha sade bir cümle kurdu: “Kültür, başkalarına yakın olmaktır.”Kırk yıl kadar önce aynı şehirde rembetikoyu ilk kez duyması da böyle bir yakınlığın, bir karşılaşmanın sonucuydu.

Bir ses duyuyor, bir insanla karşılaşıyor, bilmediği bir yere gidiyor ve orada biraz kalıyordu Gatlif. Sineması da böyle büyüdü veseyirciyi pek de tanımadığı büyülü bir dünyaya götürdü.

Ölüm ilanında ailesi filmlerinden birinin adıyla Gatlif’e veda etti: “Latcho Drom” — iyi yolculuklar...