Bir Başaran Aksu Portresi... “Bizi kim satmaz?”

Başaran Aksu, Anadolu’da işçilerle yaptıkları görüşmelerde bu soruyla sık sık karşılaştıklarını söylüyor. Bu sözün içinde bir sendika arayışı kadar, yıllar boyunca aşınmış bir güven de var. İşçi patronunu tanıyor; devletin, mahkemelerin ve yıllarca süren yetki davalarının nasıl işlediğini biliyor. Sarı sendikanın ne olduğunu çoğu kez yaşayarak öğrenmiş. Bu yüzden karşısına çıkan örgütçünün söylediklerine değil de işler zorlaştığında yanında kalıp kalmayacağına bakıyor.

Başaran’la 1999’da Gölcük depreminin ardından Yalova’da tanıştım. Dayanışma Gönüllüleri Çadır Kenti’nin kuruluşuna ve depremzedelerin ihtiyaçlarının karşılanmasına katılanlar arasındaydı. Ne konuştuğumuzu, birlikte hangi işin ucundan tuttuğumuzu bugün hatırlamıyorum. Ama Başaran’ın orada olduğunu hatırlıyorum.

Gitmek ve Kalmak

Kısa süre sonra Düzce depremi oldu. Oraya da gittiğini, uzun zaman kaldığını yıllar sonra kendisinden duydum. Sonraları onu başka mücadelelerin içinde gördükçe iki fiil kafamda belirginleşti: Gitmek ve kalmak. Gitmek için öfke, merhamet ya da görev duygusu yetebilir. Kalmaksa zahmetlidir; artık kalabalık dağılmıştır…

Başaran’la yakın tanışıklığım olmadı; ilişkimiz birkaç karşılaşmadan ibaret kaldı. Onu çoğu kez bir direniş haberinde izledim. Yalova’daki kısa görüntünün arkasına zamanla başka yerler eklendi: Soma’nın karası, Ermenek’ten Ankara’ya çıkan yol, lojistik depolarının soğuk saç kapıları, kuryelerin motorları, Akbelen’in zeytinlikleri. Harita genişledikçe ilk karşılaşmanın anlamı da değişti.

1974’te Hopa’da doğan Başaran’ın yetişkin hayatı örgütlenme çalışmaları içinde geçti. İnsanların yalnızlığını paylaşmakla yetinmiyor; aralarında bağ kurarak o yalnızlığı bozmak istiyor. Bu yüzden onun çalışması çoğu zaman bir eylem haberlerde görünmeden çok önce başlıyor: İşten atılan işçiyle, alacağını alamayan madenciyle, toprağı elinden alınan köylüyle yapılan uzun konuşmalarda, ev ziyaretlerinde, korkuların ve vazgeçişlerin ardından yeniden kurulan ilişkilerde.

Soma’ya da böyle gitti. 301 madencinin öldüğü 13 Mayıs 2014 faciasının ardından, o sırada Samsun’da güvenlik işçileriyle çalışırken bölgeye geçti. İşçilerin evlerini dolaştı; köy ve vardiya komitelerinin kurulması için uğraştı. 2 Eylül’de Kâmil Kartal’la bir madenci ailesine taziyeye giderken kalabalık bir grubun saldırısına uğradılar. Başaran’ın yüzünde ve belinde kırıklar oluştu. Üç ay hastanede kaldı. İyileşince Soma’ya döndü.

Döndüğünde bıraktığı örgütlenmeyi bulamadı. Madencilerin bir kısmı dağılmış, kurulan ilişkiler zayıflamıştı. Dev Maden-Sen kongresinde söz ve karar hakkı isteyen işçiler içeri alınmadı. Sonradan Bağımsız Maden-İş’e uzanacak yol, patronla çatışmanın yanı sıra işçinin adına konuşmaya alışmış sendikal yapılarla kavganın da içinden geçti.

Ruhu Olan Yollar

Can Yücel, “Mare Nostrum”da devrimi en uzun koşuya benzetir; Deniz Gezmiş için “en güzel yüz metresini koştu” der. Deniz en iyi “yüz metreci” ise, Başaran ve onun gibiler, seyirciler azalıp çıkıştaki coşku dindikten sonra da koşmayı inatla sürdüren uzun mesafecilerdir.

Başaran yıllara yayılan bu çalışmayı anlatırken “ruhu olan yollar”dan söz ediyor. Bir yolculukta otuz iki günde kırk iki yere gittiklerini söylüyor. Kendi anlatımına göre başka bir meslek edinmedi, sigortalı bir işi olmadı; sendikal görevleri düzenli gelir ve yerleşik bir hayat kurmanın yolu olarak da görmedi. Gidilen yerlerin sayısından geriye, oralarda kurulan ilişkiler kaldı. Tahir Çetin ile Ali Faik İnter de bu uzun çalışma sırasında kendi sözlerini söyleyen iki işçi önderi olarak öne çıktı.

Başaran’ın Tahir Çetin’den aktarırken hatırladığı iki söz var. Tahir en umutsuz zamanlarda bile “olacak” dermiş. Sözü daha çok insana ulaşmaya başladığında Başaran’a “Diksiyon kursuna mı gitsem?” diye sormuş. Kendi sesinin yetip yetmeyeceğini tartan bir işçinin sorusu. Tahir’in giderek kendi sözüne güvenmesi, Başaran’ın örgütçülükten ne anladığına dair çok şey söylüyor. Tahir Çetin ile Ali Faik İnter bir eylem sonrası dönüş yolunda 9 Temmuz 2021’de geçirdikleri trafik kazasında öldüler. Başaran daha sonra onlarla birlikte çıktığı yolları yazdı. Kitabına “Ruhu Olan Yollar” adını verdi.

Başaran örgütçülük anlayışını 1971 devrimciliğinden devraldığı “önderlik ahlakı”yla açıklıyor. “Önce biz kafamızı uzatırız” derken en zor işi başkasına bırakmamayı, riski anlatmak yerine üstlenmeyi kastediyor. Hemen ardından “Biz de Don Kişot değiliz” diye ekliyor. Önderlik onun için işçinin yerine kahramanlığa soyunmadan, işçilerin birlikte davranabileceği gücü oluşturmak anlamına geliyor. Soma’daki kopuşun ardından işçilerin kendi sendikalarını kurması, Tahir Çetin ile Ali Faik İnter’in kendi sözlerini söyleyen işçi önderleri olarak öne çıkması bu anlayışın sonuçlarıydı.

Başaran mevcut sendikal düzende sık duyulan “işçi yok” yakınmasına itiraz ediyor. Örgütlenemeyen pek çok sendika sorumluluğu işçinin ilgisizliğinde arıyor. Yıllarca süren yetki davalarını, kolayca yasaklanan grevleri ve patronla arasına mesafe koyamayan sendikaları görmüş bir işçi ise karşısına çıkan her yeni yapıyı sınayarak yaklaşıyor. Başaran’ın Anadolu’daki görüşmelerden aktardığı “Bizi kim satmaz?” sorusu bu tecrübeden geliyor. İşçi, yanında kimin kalacağını sorarken kurulacak örgütte kendi sözünün ve kararının ne kadar yer tutacağını da anlamaya çalışıyor. Başaran buna “güç siyaseti” diyor: İşçilerle uzun süre birlikte çalışmak, onların kendi güçlerini kurmasına yardımcı olmak.

Soma ve Ermenek’teki çalışma zamanla depolara ve kuryelere uzandı. Migros depo direnişinin gerisinde yıllara yayılan bir örgütlenme emeği vardı. Başaran ve arkadaşları, Trendyol kuryelerinin 2022’deki kazanımının ardından Hepsijet çalışanlarıyla ortak talepler ve işyeri örgütlenmesi üzerine çalıştı. Bu kez koşullar farklıydı: Madencileri aynı vardiya bir araya getiriyor, uygulamalar ise kuryeleri tek tek adreslere dağıtıyordu. Başaran ve arkadaşlarının önündeki mesele, birbirini çok az gören bu çalışanlar arasında ortak bir söz ve bağ kurmaktı.

Çıplak Bedenler ve Soğuk Kaldırımlar

Tanıl Bora’nın Başaran’dan aktardığı “Memlekette halk çıplaktır” sözü, Yıldızlar Holding işçilerinin yarı çıplak eylemi sırasında söylendi. Karşısında holdingin parası, devletin kurumları ve yerel nüfuz ağları dururken işçinin elinde çoğu kez yalnız bedeni kalır. Çıplaklık burada yoksulluktan fazlasıdır: Hakkı olduğu halde yasadan ve kurumlardan korunma göremeyen insanın halidir.

Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçileri, ödenmeyen tazminatları ve diğer alacakları için Ankara’ya geldiler. Mücadelenin kış günlerinde, Enerji Bakanlığı önündeki geceler haber fotoğraflarının aktardığından daha ağırdı. İşçiler soğukta otobüslerin ve duvarların dibine çekiliyor, egzozun ısısını kolluyor, kartonların ve battaniyelerin üzerinde uyuyordu. Suya, tuvalete, kapalı bir yere erişim bile günlük mücadelenin parçasıydı. Başaran da onlarla birlikteydi.

Holdinglerin kurduğu düzen Akbelen’de bu kez zeytinliklerin karşısına çıktı. Başaran, maden işçisinin ücretini ve tazminatını savunurken, maden genişlesin diye toprağı elinden alınan köylülerin yanında da yer aldı. Direnişin eylemcilerinden Esra Işık’ın tutuklanmasına karşı yaptığı paylaşımlar nedeniyle 9 Nisan 2026’da tutuklandı; beş gün sonra tahliye edildi. Çıktığında söylediği cümle kısaydı: “Holdingleri üzmeye devam edeceğiz.”

Aylar geçti. Ağustosun sonuna gelindiğinde işçilerin alacakları hâlâ ödenmemiş, direniş Enerji Bakanlığı önünde sürüyordu. Başaran, tutuklanmasından önceki on altı gün içinde sekiz kez gözaltına alındığını söyledi. 26 Ağustos 2026’da Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır’la birlikte, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklandı. Suçlama “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”ti.

Tutuklama kararında iki sendikacının “kitleler üzerindeki sevk ve idare yetkinlikleri”nden söz ediliyordu. Karar sosyal medya paylaşımlarından Başaran ile Gökay Çakır’ın sözünün işçiler arasında karşılık bulmasına uzanıyordu. “Sevk ve idare” ifadesi, kendi alacakları için aylardır mücadele eden işçilerin iradesini silerken, iki sendikacının yıllardır sürdürdüğü örgütlenme çalışmasını da suçlamanın parçası haline getiriyordu. Bağımsız örgütlenmeye duyulan eski kuşku bu kez karar metnine açıkça girmişti.

Sincan'dan Akhisar'a

Başaran, Sincan Cezaevi’nde süresiz açlık grevine başladı. 1 Eylül tarihli mektubunda, cezaevinde kullanabileceği tek aracın bu olduğunu söylüyor; sendikal örgütlenme hakkı tanınmayacaksa Anayasa’nın 51. maddesinin ve sendikalar yasasının kaldırılmasını istiyor. Mektubun öfkesi kendi tutukluluğunu aşıyor. Sendikal örgütlenmeyi engelleyen patronların cezasızlığını, iş cinayetlerini, yıllarca süren yetki davalarını ve grev yasaklarını sıraladıktan sonra şu cümleyi kuruyor: “Biz gökten inmedik! Bu mücadeleler ve sınıfın bu ihtiyaçları bizi öne itti.”

Mektubun son iki maddesinde önce Gökay Çakır’ın, sonra Başaran’ın adı geçiyor.

Başaran dört çocuk babası, yirmi iki yıllık madenci ve 23 bin 552 lira emekli maaşıyla geçinen Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır’ın derhal serbest bırakılmasını istiyor. Kendisi içinse sadece sendikanın genel merkezine en yakın cezaevi olan Akhisar’a nakledilmeyi talep ediyor.