Dün epeydir okuma listemde olan Mariana Mazzucato’nun “Misyon Ekonomisi” kitabını nihayet bitirdim ve uzun bir aradan sonra bu yazıyla sizlere merhaba demek istedim.

Geçtiğimiz yıl Koç Yayınları’ndan Esin Soğancılar çevirisiyle çıkan bu eser, tıpkı kapak görselinde belirttiği gibi kapitalizmi değiştirmek için cüretkâr bir rehber sunuyor.

Cüretkâr bir rehber, çünkü kitabın daha ilk sayfalarından itibaren kapitalist sistemin krizde olduğunu öne süren Mazzucato, devletin piyasaya yönelik etkin müdahale kabiliyetine dikkat çekerek kamu yararı kavramının önemine değiniyor ve kamu sektörüne yeniden güven duyulması gerektiğinin altını çiziyor.

Mazzucato’nun bu noktadaki önerisi, devletin yalnızca sistemdeki aksaklıkları gidermeye çalışan bir aktör olmaktan çıkıp, sistemi yeniden tasarlayan ve yönlendiren bir rol üstlenmesi. Bunun için devletin özel sektör ve sivil toplumla çok daha derin ve stratejik iş birlikleri kurması gerektiğini savunuyor. Böylece devlet, yalnızca piyasa başarısızlıklarını düzelten değil, piyasanın yönünü ve önceliklerini şekillendiren yeni bir misyon kazanıyor. Mazzucato bu yaklaşımı kısaca “misyon ekonomisi” olarak tanımlıyor.

Kitabın bazı yerlerinde “işlevsel kapitalizm” olarak da geçen bu argümanda piyasa başarısızlığı kavramına ayrıca değinmek gerekiyor.

Tarihsel perspektifle bakıldığında,“Piyasa başarısızlığı” yeni bir tartışma değil. Marx bunu sermayenin kendi iç çelişkileriyle açıklarken, Max Weber’in izinden giden ve Alman düşünce geleneğini temsil eden iki farklı ekol, sorunu rasyonalite üzerinden ele aldı. Frankfurt Okulu piyasanın ekonomik akıl dışılığını toplumsal akılcılıkla, Freiburg Okulu ise piyasanın toplumsal-tarihsel akıl dışılığını ekonomik akılcılıkla aşmayı hedefledi. Kısacası, aynı soruna birbirinin neredeyse zıddı iki çözüm önerildi.

Mazzucato bu noktada, Freiburg Okulu’nun temellerini attığı ordoliberalizme yakın duruyor. Kavramın kökündeki Almanca Ordnung ise “düzen” anlamına geliyor, yani devletin yarattığı bir “düzen ekonomisi.”Ancak konumuz bu değil…

Özetle Mazzucato’nun etraflıca ele aldığı, devletin kamusal yararı önceleyen bu rolüne dünyadan somut bir örnekle parantez açıp ardından konuyu İzmir’e bağlamak istiyorum.

**********

Her ne kadar eski büyüme oranlarının gerisinde kalsa da ekonomik gücünü ve dinamizmini koruyan Çin, bugünlerde yeni bir kavramı konuşuyor: Müze Ekonomisi.

Nedeni basit: ulusal kültür ve turizm stratejisi kapsamında ülkenin dört yanında açılan yeni müzeler.

Öyle ki, 2010 yılından 2024 yılına kadar neredeyse her 1.5 günde yeni bir müze açan Çin, bugünlerde eşi benzeri görülmemiş bir sessiz kültür devrimine imza atıyor.

Bu dönüşümü, kurucu lider Mao Zedong dönemindeki Kültür Devrimi’yle karıştırmamak gerek. O dönemde siyasi tasfiye ve kapitalist unsurları ortadan kaldırma amacı taşıyan bu kavram, bugün Çin’de bambaşka bir anlam kazanmış durumda.

Ancak bu dönüşümü anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Mayıs 2021’de, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Ulusal Kültürel Miras İdaresi’nin de aralarında bulunduğu dokuz kurum ortak bir yol haritası yayımladı. Bu yol haritasıyla Çin’in 2035’e kadar küresel bir müze merkezine dönüşmesi temel hedef olarak belirlendi.

O tarihten bugüne Çin’de adeta bir müze patlaması yaşandığını söylemek mümkün. 2022 yılında ülke genelinde 382 yeni müze açılırken, bu yıl itibariyle müze sayısı 7188’e ulaşmış durumda. Rakamlar elbet bununla sınırlı değil. Nitekim, Çin son 5 yılda 1400’den fazla yeni müze açarken, geçtiğimiz yıl verilerine göre bu müzelerin toplamda 1.5 milyar civarı rekor sayıdaziyaretçi ağırladığını vurgulamak gerekiyor.

Mao’nun 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurduğu dönemde ülkede yalnızca 25 müze olduğu düşünüldüğünde, gelinen nokta ve rakamlar oldukça çarpıcı.

Fakat daha da önemlisi müzeleri ziyaretçilerin yaş dağılımı. Çinli düşünce kuruluşu Mob Research Enstitüsü araştırmasına göre, Z kuşağının %49.7’si ve Y kuşağının %29.4’ü toplam ziyaretçi sayısının ezici çoğunluğunu oluşturuyor.

Kuşkusuz böyle bir tabloda klasik müzecilik anlayışının aksine, gençleri odak noktasına alan “deneyim odaklı müzecilik” anlayışı büyük rol oynamakta. VR teknolojisine dayalı müzelerin yanı sıra Çin’in geleneksel/modern gastronomi kültürünün deneyimlendiği müzeler gençler için hızla yeni buluşma ve sosyalleşme mekanlarına dönüşüyor.

Tüm bunların karşılığında elde edilen ekonomik kazanç ise 2 milyar Yuan (Yaklaşık 300 milyar dolar) büyüklüğünde. Mazzucato’nun vurguladığı, kamusal faydayı önceleyen devlet rolü tam da bu noktada anlam kazanıyor. Çin’in kültüre ve yaratıcı endüstrilere yaptığı yatırımlar, yalnızca ekonomik değer üretmiyor; gençlerin kamusal hayata katılımını, sosyalleşmesini ve kültürel üretimle bağ kurmasını da güçlendiriyor. Bu nedenle müze ekonomisi, devletin piyasayı yönlendirirken aynı zamanda toplumsal fayda üretebileceğinin somut bir örneği olarak öne çıkıyor.

********

Buradan Türkiye ve İzmir için çıkarılacak sonuç aslında oldukça açık. Bir tarafta kültür yatırımlarını yüz milyarlarca dolarlık ekonomik değere dönüştüren Çin, diğer tarafta Anadolu’nun on binlerce yıla uzanan benzersiz tarihsel ve kültürel mirasını yaratıcı endüstrilerle çok daha güçlü bir ekonomik değere dönüştürme potansiyeline sahip Türkiye. İzmir ise antik kentleri, müzeleri, gastronomisi, tasarım kültürü ve çok katmanlı kent hafızasıyla bu dönüşümün öncü şehirlerinden biri olmaya fazlasıyla aday.

Belki de İzmir’in ihtiyacı olan şey, kültürü korumanın ötesine geçip onu yeni bir kalkınma ve Küresel Kent misyonuna dönüştürmektir.