Aya ile Cai’yi Guangzhou’daki çay masasının başında bırakmıştık. Aralarında birkaç karışlık bir masa var; arkalarında ise birbirinden çok farklı iki tarih. Aya’nın geldiği Fildişi Sahili, Batı Afrika’nın Atlas Okyanusu’na açılan kıyısında; Cai’nin ülkesi Çin ise Asya’nın doğusunda, Pasifik’e uzanan devasa bir coğrafyada. Bugün aynı Guangzhou sokağında karşılaşabilen bu iki dünyanın tarih boyunca birbirine yakın olduğunu söylemek güç. Onları birbirine yaklaştıran şey coğrafya değil, özellikle son yarım yüzyılda değişen ekonomi ve ticaret yolları oldu.

Aya’nın ülkesinin bugünkü sınırları çok eski değil. Avrupalılar buraya “Fildişi Sahili” demeden yüzyıllar önce bölgede farklı halklar yaşıyor, kuzeydeki büyük Batı Afrika ticaret ağlarıyla kıyı arasındaki ilişkiler sürekli değişiyordu. Bugünkü ülkenin topraklarında Akan, Mandé, Kru ve Gur toplulukları gibi çok sayıda halkın oluşturduğu siyasal ve kültürel yapılar vardı. Dolayısıyla Fildişi Sahili’nin geçmişini tek bir halkın ya da tek bir krallığın tarihi olarak anlatmak mümkün değil. Bugün ülkede görülen dil ve kültür çeşitliliğinin kökleri de büyük ölçüde burada yatıyor.

Ülkenin adı ise kendi halklarının kendilerine verdiği eski bir addan gelmiyor. 15. yüzyıldan itibaren Batı Afrika kıyılarına ulaşan Avrupalı denizciler, kıyıları Avrupa’ya taşıdıkları ürünlere göre adlandırmaya başladılar. Altının yoğun olarak ticaretinin yapıldığı bölge Gold Coast, yani Altın Sahili; köle ticaretiyle ilişkilendirilen başka bir kesim Slave Coast, yani Köle Sahili; fildişinin önemli ticaret ürünlerinden olduğu kıyılar ise Ivory Coast, Fildişi Sahili olarak anıldı. Bugünkü ülkenin Fransızca adı Côte d’Ivoire da aynı anlamı taşıyor. Bu isim, üzerinde yaşayan insanlardan çok dışarıdan gelenlerin o topraklarda ne aradığını anlatıyordu.

Fildişinin ardından başka ürünler, başka tüccarlar ve sonunda başka bir egemenlik biçimi geldi. Fransızların bölgedeki etkisi 19. yüzyılda giderek arttı ve 1893’te Côte d’Ivoire resmen Fransız kolonisi ilan edildi. Böylece Aya’nın bugün konuştuğu Fransızcanın hikâyesi de anlaşılmaya başlıyor. Fransızca ülkeye doğal bir dil gelişiminin sonucu olarak değil, sömürge yönetiminin dili olarak yerleşti; yönetimde, eğitimde ve ekonomik hayatta giderek belirleyici hale geldi.

Fransız sömürge düzeni yalnızca dili değiştirmedi. Toprak, üretim ve emek de Avrupa pazarının ihtiyaçlarına göre yeniden örgütlendi. Kahve, kakao ve diğer tarımsal ürünler giderek daha önemli hale geldi. Yolların ve limanların geliştirilmesi ilk bakışta modernleşmenin işaretleri gibi görünse de bunların önemli bir amacı iç bölgelerde üretilen malları kıyıya, oradan da dünya pazarına ulaştırmaktı. Bugün Black Tea’nin başlangıcında gördüğümüz Abidjan’ın ekonomik ağırlığının arkasında da bu tarih bulunuyor.

Fildişi Sahili 1960’ta Fransa’dan bağımsızlığını kazandığında ülkenin başına Félix Houphouët-Boigny geçti. Yaklaşık otuz üç yıl boyunca iktidarda kalan Houphouët-Boigny, bağımsızlık sonrasında birçok Afrika ülkesinde görülen kopuşun tersine Fransa ile yakın ilişkileri korudu. Batılı sermayeye açık bir ekonomik model benimsendi; kakao ve kahve ihracatı hızla büyüdü. 1960’lardan 1970’lerin sonlarına kadar yaşanan yüksek büyüme öylesine dikkat çekiciydi ki dönem “Ivorian miracle”, yani “Fildişi Sahili mucizesi” olarak anılmaya başladı.

Fakat mucizenin kırılgan bir tarafı vardı. Ekonomi büyük ölçüde birkaç tarım ürününün dünya fiyatlarına bağlıydı. 1980’lerde kakao ve kahve fiyatları düşünce borçlar arttı, büyüme yavaşladı ve toplumsal gerilimler belirginleşti. Houphouët-Boigny’nin 1993’te ölümünün ardından siyasal dengeler de sarsıldı. “Ivoirité” adı verilen ve kimin gerçek anlamda Fildişi Sahilli sayılacağı üzerine kurulan kimlik tartışması, özellikle komşu ülkelerden gelen göçmenlerle onların çocuklarının konumunu siyasal bir meseleye dönüştürdü.

1999’daki askerî darbe, 2002’de başlayan iç savaş ve ülkenin bir dönem kuzey ile güney arasında fiilen bölünmesi, bağımsızlığın ilk yıllarındaki istikrar görüntüsünü sona erdirdi. 2010 seçimlerinin ardından yaşanan ve binlerce insanın hayatını kaybettiği kriz ise ülkenin yakın tarihindeki en ağır dönemlerden biri oldu. Sonraki yıllarda ekonomi yeniden büyüdü. Fildişi Sahili bugün dünyanın en büyük kakao üreticilerinden biri ve Abidjan yeniden Batı Afrika’nın önemli ticaret merkezlerinden biri. Fakat ekonomik büyümenin yarattığı refahın toplumun bütün kesimlerine aynı ölçüde dağıldığını söylemek zor.

Aya’nın Abidjan’ı işte bu geçmişin ardından karşımıza çıkıyor. Film bize iç savaşı göstermiyor, sömürgecilikten söz etmiyor, kakao tarlalarına götürmüyor. Ama Aya’nın konuştuğu Fransızcada, yaşadığı kozmopolit şehirde ve ülkesinden ayrılıp dünyanın başka bir ticaret merkezinde hayat kurabilmesinde bu tarihin izleri bulunuyor.

Aya’nın vardığı Çin’in geçmişi ise bambaşka bir ölçekte ilerliyor. Çin, Fildişi Sahili gibi modern sınırları sömürge döneminde çizilmiş genç bir devlet değil. Yazılı tarihi üç bin yılı aşan, farklı hanedanların birbirini izlediği, merkezî devlet geleneğinin çok erken dönemlerde oluştuğu bir uygarlık alanı. Qin Hanedanı’nın MÖ 221’de Çin’in önemli bir bölümünü ilk kez tek imparatorluk altında birleştirmesinden Han, Tang, Song, Yuan, Ming ve Qing hanedanlarına kadar siyasal sınırlar değişti; fakat Çin dünyasının devlet, bürokrasi, tarım ve ticaret geleneklerinde güçlü bir süreklilik oluştu.

Cai’nin dükkânında Aya’ya öğrettiği çayın tarihi de bu uzun geçmişin içinden geliyor. Çin’de çay önce tıbbi ve gündelik bir bitki olarak kullanıldı, zamanla toplumsal hayatın ve ticaretin parçasına dönüştü. Yüzyıllar içinde Çin’den Orta Asya’ya, Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya yayıldı. Black Tea’de birkaç dakika süren çay hazırlama sahnesinin arkasında aslında yüzyıllara yayılan bir kültürel dolaşım bulunuyor.

19. yüzyıla gelindiğinde Çin’in dünya ile ilişkisi çok daha sert bir biçimde değişti. Avrupalı devletlerin artan ekonomik ve askerî baskısı, Afyon Savaşları ve Çin’in imzalamak zorunda kaldığı eşitsiz antlaşmalar Qing Hanedanı’nı zayıflattı. Limanlar yabancı ticarete açıldı; Hong Kong Britanya’nın kontrolüne geçti. İç ayaklanmalar ve dış müdahalelerle geçen uzun bir krizin ardından imparatorluk 1911’de çöktü.

Cumhuriyet dönemi siyasal parçalanmalar, Japon işgali ve iç savaşlarla geçti. 1949’da Mao Zedong önderliğindeki Çin Komünist Partisi iktidarı ele geçirdi ve Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu. Yeni yönetim ülkeyi sosyalist bir ekonomik model altında yeniden örgütledi. Ancak Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi politikaların toplumsal ve insani bedelleri çok ağır oldu.

Mao’nun 1976’daki ölümünden sonra Çin’in yönü yeniden değişti. Deng Xiaoping döneminde 1978’den itibaren başlayan ekonomik reformlarla piyasa mekanizmalarına kontrollü biçimde alan açıldı, yabancı sermaye ülkeye davet edildi ve kıyı bölgeleri dış ticaretin merkezlerine dönüştürüldü.

İşte Black Tea’nin Guangzhou’sunu doğuran büyük dönüşümlerden biri burada başladı. Guangzhou ve çevresindeki Guangdong bölgesi, reformların laboratuvarlarından biri haline geldi. Yakınındaki Shenzhen küçük bir yerleşimden dev bir üretim ve teknoloji merkezine dönüşürken Guangzhou yüzyıllardır sahip olduğu ticaret geleneğini yeni Çin ekonomisinin içinde sürdürdü. Fabrikalar, toptancı pazarları, limanlar ve uluslararası ticaret ağları dünyanın farklı bölgelerinden tüccarları Çin’in güneyine çekmeye başladı.

Afrika da bu yeni ağın dışında kalmadı. Çin ile Afrika arasındaki siyasal ilişkiler aslında Mao döneminde başlamıştı. Pekin yönetimi sömürgecilikten yeni kurtulan Afrika devletleriyle ilişkiler kuruyor, kendisini Batılı sömürgeci güçlerden farklı bir ortak olarak sunuyordu. Fakat ilişkinin ekonomik boyutu özellikle 1990’lardan sonra hızla büyüdü. Çin şirketleri Afrika’da yollar, demiryolları, limanlar, enerji tesisleri ve başka altyapı projelerinde yer alırken Afrika ülkeleri Çin’e petrol, bakır, kobalt, demir cevheri ve başka hammaddeler ihraç etmeye başladı. Çin’den Afrika pazarlarına ise makinelerden telefonlara, tekstilden gündelik tüketim ürünlerine kadar geniş bir mal akışı gerçekleşti.

Mallarla birlikte insanlar da hareket etti. Çinli mühendisler, işçiler ve girişimciler Afrika ülkelerine giderken Afrikalı tüccarlar da Çin’e gelmeye başladı. Guangzhou’nun büyük toptancı pazarları, küçük ve orta ölçekli Afrikalı tüccarlar için önemli bir merkez haline geldi. Buradan satın alınan giysiler, elektronik ürünler ve gündelik tüketim malları bavullarla ya da konteynerlerle Lagos’a, Dakar’a, Nairobi’ye, Accra’ya ve Abidjan’a taşındı.

Böylece tarih boyunca birbirinden çok uzak yaşamış iki coğrafya, aynı ticaret ağının uçlarına bağlandı. Black Tea’nin hikâyesi tam da bu yeni dünyanın içinde geçiyor. Aya’nın Guangzhou’da Afrikalılarla çevrili olması, sokaklarda Fransızca duyulması ya da Afrikalıların işlettiği dükkânlarla karşılaşmamız senaryoya eklenmiş egzotik ayrıntılar değil. Bunların arkasında onlarca yıldır devam eden gerçek bir insan hareketliliği bulunuyor.

Fakat Çin-Afrika ilişkisini yalnızca karşılıklı kazanç hikâyesi olarak okumak da eksik kalır. Çin’in Afrika’daki yatırımlarının altyapı ve ticaret açısından sağladığı olanakların yanında borçlanma, çalışma koşulları, yerel ekonomiler üzerindeki etkiler ve doğal kaynaklara erişim gibi konular uzun süredir tartışılıyor. Aynı şekilde Çin’de yaşayan Afrikalılar da yalnızca ekonomik fırsatlarla karşılaşmıyor; oturma izinlerinden gündelik hayattaki ayrımcılığa kadar çeşitli sorunlarla yaşayabiliyorlar.

Black Tea bütün bu meseleleri açıklamaya girişmiyor. Zaten bunu yapmaya kalksaydı muhtemelen Aya ile Cai’nin hikâyesini kaybederdi. Bunun yerine büyük tarihsel dönüşümün küçük bir kesitini seçiyor: Batı Afrikalı bir kadın ile Çinli bir erkeği aynı masaya oturtuyor.

Bu masanın üzerinde de çay var. Bir zamanlar Çin’den dünyanın geri kalanına yayılan çay, filmde ters yönde işleyen başka bir dolaşımın tanığı oluyor. Aya Çin’e geliyor, Cai’nin dünyasına giriyor ve onun çayını öğreniyor. Ama Aya da o masaya kendi dilini, tenini, geçmişini ve Abidjan’dan taşıdığı hayatı getiriyor.

Fildişi Sahili’ni Çin’e yaklaştıran şey hiçbir zaman coğrafya olmadı. İki ülke hâlâ birbirinden binlerce kilometre uzakta. Onları aynı hikâyenin içine sokan, sömürgecilikten bağımsızlığa, Çin’in dışa açılmasından küresel ticaretin yön değiştirmesine kadar uzanan tarih oldu.

Tarih iki insanı aynı şehre getirebilir; fakat aynı şehirde yaşayan insanların birbirlerine nasıl baktıklarını tek başına açıklayamaz. Aya’nın düğün salonunda verdiği kararın, Guangzhou’daki Afrikalıların kurduğu hayatın, Cai’nin aile dünyasının ve ikisinin arasındaki görünmez sınırların gerisinde başka bir katman daha var: kültür.

Üçüncü bölümde bu kez tarihin değil, insanların arasına gireceğiz. Fildişi Sahili ile Çin’in aile, evlilik, kadın, erkek, yabancı, ten rengi, yemek ve çay üzerinden birbirinden ne kadar farklı —ve kimi yerde şaşırtıcı biçimde ne kadar yakın— dünyalar kurduğuna bakacağız.