Fotoğrafın Arkasındaki Gerçek

Savaşın başlamasından yalnız dokuz gün sonra, 1 Ekim’de Saddam bu kez askerî komuta kademesindeki isimlerle masadaydı. Savunma Bakanı Adnan Hayrallah’ın yanında Genelkurmayın harekât sorumluları, deniz kuvvetleri ve askerî lojistik yöneticileri bulunuyordu. Konu artık teorik olarak “İran ne yapar?” değildi. İran saldırıyordu.

Şuayba’daki tesislere yönelik İran hava akınları, Irak’ın hangi hedeflere karşılık vereceği ve savaşın bundan sonraki askerî planları konuşuluyordu. 6 Ekim’de yapılan başka toplantılarda konuşma daha da somutlaştı: tank manevraları, İran petrol rafinerilerinin vurulması, napalm ve misket bombaları.

Daha 16 Eylül’de uluslararası kamuoyunun Irak’ı saldırgan görmemesi gerektiğini konuşan rejim, üç hafta sonra savaşın hangi silahlarla ve hangi hedeflere karşı yürütüleceğini tartışıyordu.

Ve 16 Eylül’de masaya konulan başka bir korku da gerçekleşmeye başladı. Sovyetler Birliği Irak’ın saldırısından önceden haberdar edilmemişti. Moskova’nın Irak’a silah sevkiyatındaki kısıtlamaları Bağdat için ciddi bir sorun haline geldi.

Saddam’ın toplantılarında çözüm aranırken gözler başka ülkelere çevrildi. Hindistan ve Yugoslavya’dan Sovyet tipi mühimmat bulunup bulunamayacağı araştırılacaktı. Savaşın daha ilk döneminde Irak liderliği, ordusunun kullandığı silahların mühimmatını başka kanallardan aramaya başlamıştı.

16 Eylül’de sorulan soru artık teorik değildi: Savaş uzarsa ne olur?

Bu yüzden Irak’ın 1980’deki büyük yanılgısını yalnız “Saddam İran’ı küçümsedi” diye anlatmak eksik kalır. Daha rahatsız edici gerçek şudur: Bazı tehlikeler aslında önceden görülmüştü.

Uzun savaş ihtimali konuşulmuştu. Sovyet mühimmatının sorun olabileceği söylenmişti. Humeyni’nin geri adım atmayabileceği dile getirilmişti. Şattülarap hamlesinin topyekûn savaşa dönüşebileceği açıkça masaya konmuştu.

Fakat bütün bu uyarılar süreci durdurmadı. Çünkü Bağdat’taki temel varsayım değişmedi: İran’ın direnme kapasitesinin sınırlı olduğu ve yeterince güçlü bir askerî baskının Tahran’ı kısa sürede geri adım atmaya zorlayabileceği düşünülüyordu.

İran geri adım atmadı. Savaş uzadı. Ve iki yıl sonra haritanın yönü tersine döndü.

1982 — Washington

Mayıs 1982’de İran Hürremşehr’i geri aldı. Irak birlikleri geri çekilmeye başladı. Temmuzda İran kuvvetleri sınırı geçerek savaşı Irak topraklarına taşıdı. Artık Bağdat’ın 1980’de tartıştığı kâbus gerçekleşiyordu.

Kısa olması beklenen savaş Irak’ın kaynaklarını tüketen bir yıpratma savaşına dönüşmüş, İran yalnız ayakta kalmakla kalmamış, karşı saldırıya geçmişti. Aynı dönemde Washington’ın Irak’a bakışı da değişiyordu.

Şubat 1982’de Irak, ABD’nin terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarıldı. Washington’ın Saddam rejimine ilişkin görüşü bir gecede değişmemişti. Değişen stratejik denklemdi.

Amerika 1979’da Ortadoğu’daki en önemli ortaklarından biri olan İran’ı kaybetmişti. Şimdi Humeyni İranı’nın savaştan güçlenerek çıkması ve Körfez’de belirleyici üstünlük kurması ihtimali vardı.

Beyaz Saray Saddam’ı sevmek zorunda değildi. Onun yenilmesini istememesi yeterliydi.

1983 — Washington

1 Kasım 1983’te Dışişleri Bakanı George Shultz’un önüne Jonathan Howe imzalı bir bilgi notu geldi. Başlığı doğrudandı: “Iraq Use of Chemical Weapons.” Irak’ın kimyasal silah kullanımı.

Washington artık Irak’ın İran kuvvetlerine karşı kimyasal savaş maddeleri kullandığına ilişkin ciddi istihbarata sahipti. Fakat aynı masada başka dosyalar da bulunuyordu. İran savaşta üstünlük sağlamıştı. Irak’ın yenilgisi hâlâ Amerikan çıkarları açısından istenmeyen bir sonuçtu.

Washington’ın önündeki çelişki giderek büyüyordu. Bir tarafta Irak’ın kimyasal silah kullanımı vardı. Diğer tarafta İran’ın savaşı kazanmasını önleme isteği.

26 Kasım 1983’te Ronald Reagan NSDD-114’ü imzaladı. Belgenin merkezinde Irak’ın insan hakları sicili ya da kimyasal silah kullanımı yoktu. Temel kaygı İran-Irak Savaşı’nın Basra Körfezi’ndeki Amerikan çıkarlarına, bölgesel güvenliğe ve petrol akışına verebileceği zarardı.

Ardından Beyaz Saray Bağdat’a bir adam gönderdi: Donald Rumsfeld.

Rumsfeld o tarihte,99 sonraki yıllarda tanınacağı Savunma Bakanı değildi. Reagan’ın Ortadoğu özel temsilcisiydi. 20 Aralık 1983’te Saddam Hüseyin’in karşısına oturdu. Yanında Başkan Reagan’dan getirdiği bir mektup vardı.

Amerikan görüşme kaydına göre Saddam mektubu almaktan memnun olmuştu. Görüşme yaklaşık doksan dakika sürdü. İran-Irak Savaşı, Suriye, Lübnan ve Filistin konuşuldu. Irak petrolünün dünya pazarına çıkarılabileceği alternatif yollar ve Washington ile Bağdat arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi de masadaydı.

Sonra iki adam el sıkıştı. Fotoğraf çekildi. Bugün dünyanın Saddam-Amerika ilişkisini anlatırken en sık kullandığı görüntülerden biri o birkaç saniyedir.

Ama fotoğrafın asıl hikâyesi fotoğrafın içinde değildi. Arkasındaki dosyalardaydı.

Çünkü Rumsfeld Saddam’ın karşısına oturduğunda Amerikan yönetimi Irak’ın kimyasal silah kullandığına ilişkin bilgiye sahipti. 1 Kasım tarihli Jonathan Howe notu bunun Washington’da bilindiğini gösteriyordu.

Fakat Saddam-Rumsfeld görüşmesinin Amerikan tutanağında Rumsfeld’in Saddam’a kimyasal silah kullanımı konusunda doğrudan bir uyarıda bulunduğuna ilişkin kayıt yoktur. Konu daha sonra Tarık Aziz’le yapılan görüşmede gündeme gelecekti.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü arşivin anlattığı hikâye, fotoğrafın yıllar içinde kazandığı sembolik anlamdan daha karmaşıktır. Washington Irak’ın yaptığı her şeyi onaylamıyordu. Amerikan bürokrasisi içinde kimyasal silah kullanımının durdurulmasını isteyenler vardı.

Fakat aynı anda İran’ın savaşı kazanmasını engellemek de stratejik bir önceliğe dönüşüyordu. İki politika aynı masada yan yana duruyordu.

Rumsfeld’in eli birkaç saniye sonra Saddam’ın elinden ayrıldı. Kamera kapandı. Ama arşiv kapanmadı.

Arşivler açıldığında 1975 Cezayir pazarlığının arkasındaki Kürt savaşını gördük. 16 Eylül 1980’de Saddam’ın çevresindeki insanların uzun savaş ihtimalini konuştuğunu gördük.

Şibli el-Aysami’nin kaynakların tükenmesinden korktuğunu, Ali Ebu Hasan’ın topyekûn savaş ve Sovyet mühimmatı konusunda uyardığını, Saddam’ın ise bütün bunlara rağmen İran’ın kısa sürede geri adım atmaya zorlanabileceğini düşündüğünü gördük.

Savaş başladıktan birkaç hafta sonra aynı masalarda artık tank manevralarının, rafinerilerin, napalmın, misket bombalarının ve mühimmat kaynaklarının konuşulduğunu gördük.

Sonra Washington’ın dosyalarını açtık. Amerikan yönetiminin Irak’ın kimyasal silah kullandığını bildiğini, aynı günlerde Irak’ın İran karşısında çökmesini istemediğini gördük.

Ve 20 Aralık 1983’te Donald Rumsfeld’in Saddam Hüseyin’in elini sıktığı o meşhur fotoğrafın arkasında bütün bu belgelerin bulunduğunu öğrendik.

Fotoğraf değişmedi. Fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz tarih değişti.

Çünkü bundan sonra savaşın dili de değişecekti. Cephede kullanılan silah artık yalnız top, tank ve tüfek değildi.

Gazdı.

…devam edecek

Birinci Bölüm — Kaynaklar

  1. U.S. Department of State, Foreign Relations of the United States (FRUS) — 1970’ler Irak-İran ilişkileri, Cezayir Anlaşması, Kürt meselesi ve ABD’nin bölgedeki politikalarına ilişkin deklasifiye edilmiş Amerikan belgeleri.
  2. Saddam Hussein Regime Collection / Conflict Records Research Center (CRRC) — Saddam Hüseyin ve Irak yönetiminin kapalı toplantılarına ait ele geçirilmiş ses kayıtları, tutanaklar ve devlet belgeleri; özellikle 16 Eylül ve Ekim 1980 İran savaşı toplantıları.
  3. Kevin M. Woods, David D. Palkki & Mark E. Stout (eds.), The Saddam Tapes: The Inner Workings of a Tyrant’s Regime, 1978–2001, Cambridge University Press, 2011 — Saddam’ın kapalı toplantılarının kayıt ve çözümlemeleri.
  4. National Security Archive, “Shaking Hands with Saddam Hussein: The U.S. Tilts toward Iraq, 1980–1984” — Reagan yönetiminin Irak politikası, Donald Rumsfeld’in Saddam’la görüşmesi ve Irak’ın kimyasal silah kullanımına ilişkin deklasifiye edilmiş Amerikan belgeleri.