İki Adam, İki Siyasal Düzen: Saddam’ın Baas’ı ve Humeyni’nin İslam Devrimi
16 Temmuz 1979 — Bağdat
Ahmed Hasan el-Bekir artık yorgundu.
On bir yıldır Irak’ın cumhurbaşkanıydı. 1968’de Baas Partisi yeniden iktidara geldiğinde devletin başına geçmiş, Saddam Hüseyin ise onun arkasında, önce gölgede, sonra giderek daha görünür biçimde yükselmişti.
Resmî hiyerarşide Saddam ikinci adamdı.
Gerçekte ise Irak’ın güç merkezleri uzun zamandır onun çevresinde toplanıyordu.
Güvenlik örgütleri, parti teşkilatı, istihbarat mekanizması, devlet bürokrasisi… Saddam yıllar boyunca iktidarın görünen yüzü olmaktan çok, iktidarın sinir sistemini kurmuştu.
Şimdi sıra devletin en tepesine gelmişti.
16 Temmuz 1979’da Ahmed Hasan el-Bekir sağlık nedenlerini gerekçe göstererek görevinden ayrıldı.
Yerine Saddam Hüseyin geçti.
Irak’ın yeni cumhurbaşkanı kırk iki yaşındaydı.
Aynı zamanda Devrim Komuta Konseyi Başkanı, silahlı kuvvetlerin başkomutanı ve Baas Partisi’nin Irak’taki en güçlü ismiydi.
Ama cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması, Irak içindeki güç mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmiyordu.
Çünkü Bağdat’ın kuzeybatısında başka bir Baas devleti vardı.
Suriye.
Ve Şam’da başka bir Baas lideri oturuyordu.
Hafız Esad.
Aynı ideolojiden doğmuş iki parti, aynı “Arap birliği” sloganını kullanıyor, aynı tarihsel mirasa sahip çıktıklarını söylüyordu.
Ama yıllardır birbirlerinin rakibiydiler.
Baas’ın “tek Arap ulusu” hayali, Şam ve Bağdat’ta iki ayrı iktidara dönüşmüştü.
1978 ve 1979’da bu iki iktidarı yeniden birbirine yaklaştırmak için ciddi görüşmeler başlamıştı. Irak ile Suriye arasında birlik düşüncesi yeniden masaya gelmişti. Ahmed Hasan el-Bekir bu sürecin merkezindeki isimlerden biriydi.
Fakat birleşmenin basit görünen çok büyük bir sorusu vardı:
İki devlet birleşirse iktidar nasıl paylaşılacaktı?
El-Bekir nerede duracaktı?
Hafız Esad nerede duracaktı?
Ve Saddam Hüseyin’in yıllardır kurduğu güç düzeni bu yeni yapının neresinde kalacaktı?
Saddam’ın cumhurbaşkanlığına yükselmesinden sonra Irak-Suriye birleşme süreci çöktü.
Bağdat ile Şam arasındaki yakınlaşmanın yerini yeniden rekabet aldı.
Ama Saddam için asıl hesaplaşma Bağdat’taydı.
Altı gün sonra parti yöneticileri bir toplantıya çağrıldı.
22 Temmuz 1979.
Salon kalabalıktı.
Baas Partisi’nin üst düzey kadroları sıralara oturmuştu. Bakanlar, parti yöneticileri, Devrim Komuta Konseyi üyeleri… Yıllarca aynı rejimin içinde çalışmış insanlar şimdi aynı salondaydı.
Toplantı kameralarla kayda alınıyordu.
Bu yalnızca bir parti toplantısı olarak kalmayacaktı.
Rejimin hafızasına kazınacak bir gösteriye dönüşecekti.
Saddam salona girdi.
Yerine oturdu.
Önünde mikrofon vardı.
Sonra Muhyi Abdül Hüseyin el-Maşhadi getirildi.
El-Maşhadi sıradan bir parti üyesi değildi. Baas yönetiminin üst kademelerinde bulunmuş, Devrim Komuta Konseyi’nde görev yapmıştı.
Şimdi ise bir komplonun parçası olmakla suçlanıyordu.
Suriye bağlantılı olduğu ileri sürülen bir örgütlenmeden söz edildi.
El-Maşhadi konuşmaya başladı.
Salondaki insanlar dinliyordu.
İsimler verildi.
Birbiri ardına.
O isimlerden bazıları birkaç metre ötede oturuyordu.
Bir isim söylendiğinde salondaki adamlardan biri ayağa kaldırılıyordu.
Görevliler yanına geliyordu.
Ve adam salondan çıkarılıyordu.
Sonra başka bir isim.
Başka bir adam.
Sonra bir başkası.
Kimse sıradaki ismin kendi adı olup olmadığını bilmiyordu.
Saddam ön tarafta oturuyor ve izliyordu.
Bazı anlarda sigarasını içiyordu.
Bazı anlarda konuşuyordu.
Salonun havası değiştikçe insanların davranışları da değişiyordu.
Sadakat artık yalnızca siyasi bir tutum değildi.
Hayatta kalmanın biçimine dönüşüyordu.
Toplantının ilerleyen dakikalarında bazı parti üyeleri Saddam’ı alkışlamaya başladılar.
Sonra alkış büyüdü.
Sloganlar yükseldi.
Yaşasın Saddam Hüseyin.
Yaşasın parti.
Yaşasın devrim.
Ama biraz önce aynı sıralarda oturan bazı adamlar artık salonda değildi.
Onlar başka bir yere götürülüyordu.
Tasfiye toplantıyla bitmedi.
Komploya katılmakla suçlanan Baas yöneticileri tutuklandı. Parti ve devlet aygıtında daha geniş bir temizlik başladı. Suçlananlardan bir bölümü daha sonra idam edildi.
Yeni cumhurbaşkanının iktidarının ilk günlerinde verdiği mesaj açıktı:
Saddam’dan bağımsız bir güç merkezine yer olmayacaktı.
Parti vardı.
Devlet vardı.
Ordu vardı.
Ama hepsinin üzerinde artık tek bir adamın gölgesi giderek büyüyordu.
Saddam Hüseyin.
Baas rejimi Saddam’dan önce de otoriterdi. Baskı aygıtı, güvenlik örgütleri ve siyasi tasfiyeler onun cumhurbaşkanlığıyla başlamamıştı.
Fakat 1979 başka bir eşiği temsil ediyordu.
Devlet giderek partiyle, parti giderek liderle özdeşleşecekti.
Saddam’ın resimleri kamu binalarında çoğalacak, konuşmaları radyolardan ve televizyonlardan yayımlanacak, okul çocukları onun adını öğrenecek, devlet bürokrasisi giderek daha fazla liderin iradesi etrafında şekillenecekti.
Irak artık yalnızca Baas’ın Irak’ı olmayacaktı.
Saddam’ın Irak’ına dönüşüyordu.
Fakat Saddam’ın iktidarı ele geçirdiği 1979 yılında Ortadoğu’nun gerçek depremi Bağdat’ta yaşanmıyordu.
Doğuda yaşanıyordu.
İran’da.
Aynı yılın başında Şah Muhammed Rıza Pehlevi ülkesini terk etmişti.
1 Şubat 1979’da Paris’ten havalanan bir uçak Tahran’a inmişti.
Uçağın merdivenlerinde siyah cübbesi ve sarığıyla yetmişli yaşlarında bir din adamı görünmüştü.
Ayetullah Ruhullah Humeyni.
On dört yılı aşkın sürgünün ardından İran’a dönüyordu.
Tahran sokaklarında onu karşılayan büyük kalabalıklar vardı.
Şah gitmişti.
Devrim gelmişti.
Ve devrim yalnızca İran’ın rejimini değiştirmeyecekti.
Bütün Ortadoğu’nun siyasal dilini değiştirecekti.
Bağdat bunu dikkatle izliyordu.
Çünkü Irak ile İran yalnızca komşu değildi.
Aralarında uzun bir sınır vardı.
Şattülarap su yolu konusunda yıllardır süren anlaşmazlıkları vardı.
Bölgesel nüfuz mücadelesi vardı.
Kürt meselesi vardı.
Ve Irak nüfusunun çoğunluğunu Şiiler oluşturuyordu.
Şimdi sınırın öte tarafında Şii din adamlarının öncülük ettiği bir devrim gerçekleşmişti.
Humeyni’nin mesajı İran sınırlarında durmuyordu.
İslam Devrimi’nin söylemi bölgedeki Müslüman toplumlara da sesleniyor, monarşileri ve laik yönetimleri eleştiriyor ve İran’daki dönüşümün bölgesel bir örnek olabileceğini ileri sürüyordu.
Bağdat açısından bu artık yalnız dış politika meselesi değildi.
Rejimin güvenliğiyle de ilgiliydi.
Üstelik Saddam ile Humeyni’nin yolları ilk kez kesişmiyordu.
Humeyni yıllarca Irak’ta yaşamıştı.
1965’ten 1978’e kadar Necef’te sürgündeydi.
Şiiliğin en önemli dinî ve ilmî merkezlerinden birinde ders vermiş, vaaz etmiş, Şah rejimine karşı siyasi faaliyetlerini Irak topraklarından sürdürmüştü.
1975’te Irak ile İran arasında imzalanan Cezayir Anlaşması iki ülke arasındaki en önemli sorunlardan bazılarını geçici olarak yatıştırmıştı. İran, Iraklı Kürtlere verdiği desteği kesmiş; Irak ise Şattülarap sınırının talveg hattı esas alınarak belirlenmesini kabul etmişti.
Bu yeni denge içinde Humeyni’nin Irak’taki siyasi faaliyetleri giderek daha hassas bir meseleye dönüşüyordu.
1978 sonbaharında Irak yönetimi onun siyasi faaliyetlerini sınırladı.
Humeyni Irak’tan ayrıldı.
Fransa’ya gitti.
Birkaç ay sonra İran’a bir sürgün olarak değil, bir devrimin lideri olarak dönecekti.
Tarihin ironilerinden biri Bağdat’ın karşısında duruyordu.
Irak’tan ayrılmak zorunda kalan adam şimdi İran’ın yeni düzeninin en güçlü ismiydi.
Ve Saddam’ın cumhurbaşkanı olduğu yıl Humeyni de yeni İran’ın merkezindeki lidere dönüşüyordu.
İki adam.
İki siyasal düzen.
İki devlet.
Aynı sınır.
Bir tarafta Arap milliyetçiliği ve Baas.
Diğer tarafta İslam Devrimi.
İkisinin de bölgesel iddiaları vardı.
1979 sona ererken Bağdat ile Tahran arasındaki dil giderek sertleşti.
Karşılıklı suçlamalar arttı.
Sınırdaki gerilim yükseldi.
Irak yönetimi İran’ı Irak’taki Şii muhalefeti desteklemekle suçluyordu.
Tahran ise Saddam yönetimini baskıcı ve gayrimeşru bir rejim olarak nitelendiriyordu.
Bağdat’ın gözünde sorun artık yalnızca doğusundaki bir devlet değildi.
Bir fikirdi.
Devrim.
Ve devrimlerin devletler açısından en zor tarafı tanklarının olmamasıydı.
Sınır kapısında durdurulamıyorlardı.
Bir konuşmanın içinde geçebiliyorlardı.
Bir caminin kürsüsünden yayılabiliyorlardı.
Bir kasete kaydedilip başka bir şehre taşınabiliyorlardı.
Bir insanın zihnine girdiklerinde onları sınır birlikleriyle durdurmak mümkün değildi.
Saddam’ın yıllardır kurulmasına yardımcı olduğu devlet ise kontrol üzerine inşa edilmişti.
Partinin kontrolü.
Ordunun kontrolü.
Basının kontrolü.
Sokağın kontrolü.
Devletin toplumun içine kadar uzandığı geniş bir güvenlik ve gözetim düzeni.
Ama sınırın ötesinde doğan yeni İran bu düzenin karşısına başka bir güç çıkarıyordu.
İnançla birleşmiş siyasi başkaldırı fikrini.
Bağdat yönetimi açısından İran Devrimi giderek yalnız stratejik değil, rejimin güvenliğini ilgilendiren bir sorun haline geliyordu.
1980 yılı geldiğinde iki ülke arasındaki sınır artık yalnızca haritalarda çizilmiş bir çizgi değildi.
Bir barut fitiliydi.
Ve iki tarafta da ateşe yaklaşan eller vardı.
Bağdat’ta Saddam Hüseyin vardı.
Tahran’da Ruhullah Humeyni.
Dokuz ay sonra Irak ordusu sınırı geçecekti.
Saddam, Bağdat yönetiminin kısa sürede sonuç alabileceğini umduğu bir savaşa girecekti.
O savaş sekiz yıl sürecekti.
Yüz binlerce insan ölecek ya da yaralanacaktı.
Irak ekonomisi ağır bir yükün altına girecek, kimyasal silahlar kullanılacak, Basra Körfezi savaşın cephelerinden birine dönüşecekti.
Ve bütün bunların ortasında, henüz Saddam’ın müttefiki olmayan bir ülke yavaş yavaş Bağdat’a doğru yaklaşmaya başlayacaktı.
Amerika Birleşik Devletleri.
20 Aralık 1983’te çekilen o el sıkışma görüntüsüne giden yol aslında burada başlıyordu.
1979’da.
Biri Bağdat’ta, diğeri Tahran’da yükselen iki liderin karşı karşıya geldiği yerde.