Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ı evinden sedyeyle çıkarırken aslında yalnızca yaşlı bir kadını bir daireden çıkarmadılar; insanlığın çok eski bir fikrini de evinden etmeye çalıştılar: Ev, insanın yaşadığı yerdir.

Maricarmen o evde yaklaşık yetmiş yıl yaşamıştı. Ailesiyle 1956’da taşındığı Madrid’in Retiro semtindeki daire, onun için dört duvar ve bir metrekare hesabından ibaret değildi. Hayatının kendisiydi. Çocukluk anıları, gençliği, yaşlılığı, komşuları, kayıpları, gündelik hayatı, yani insanın bir yere “evim” diyebilmesini sağlayan ne varsa o dairenin içindeydi.

Sonra kapitalizm geldi. Daha doğrusu, kapitalizmin gayrimenkulü bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp yatırım aracına dönüştüren yeni yüzü geldi.

2018’de bina bir gayrimenkul şirketinin eline geçti. Yaklaşık 500 avroluk kira 2.650 avroya yükseltildi. Yüzde 275’lik artıştan söz ediyoruz. Bu rakamın yanında “kira artışı” demek bile tuhaf kalıyor. Çünkü burada artık kira artışından değil, bir insanın yaşadığı yer ile o evin piyasadaki parasal değeri arasındaki savaşın sonucundan söz ediyoruz.

Ve piyasa kazandı, Maricarmen kaybetti.

Çünkü bize yıllardır aynı masalı anlatıyorlar: Piyasa rasyoneldir, piyasa her şeyi dengeler, arz ve talep fiyatı belirler, mülk sahibinin mülkü üzerindeki hakkı kutsaldır, yatırım özgürlüğü ekonominin motorudur...

Peki insanın evinde yaşama hakkı? Onun piyasa değeri nedir? Kaç euro eder?

Bir insanın yetmiş yıllık hayatını metrekare fiyatına çevirdiğinizde, kapitalizmin matematiği belki kusursuz çalışıyor olabilir ama insanlığın matematiği iflas etmiş demektir.

Üstelik mesele yalnızca Madrid değil. Bugün dünyanın pek çok kentinde konut artık önce yaşamak için değil, yatırım yapmak için satın alınıyor. Ev, hisse senedi gibi görülüyor. Daire, kira getirisi üreten bir finansal varlığa dönüşüyor. Mahalleler, emlak portföylerine çevriliyor. Bir zamanlar komşuluk ilişkilerinin kurulduğu apartmanlar, yatırım fonlarının bilançosunda satır başlarına dönüşüyor.

Ve tam bu noktada Airbnb çıkıyor karşımıza. Başlangıçta masum görünen bir fikir vardı: Evinde boş bir odan varsa, birkaç günlüğüne kirala. Seyahat eden insanla ev sahibini buluştur. Turizmi demokratikleştir.

Güzel. Fakat kapitalizm hiçbir güzel fikri olduğu yerde bırakmıyor. Airbnb ve benzeri platformların büyümesiyle bazı kentlerde konutun kullanım biçimi değişti. Uzun süreli kiraya verilecek ev, daha yüksek gelir sağlayan kısa süreli turistik konaklama nesnesine dönüşebiliyor. Böylece bir kentte yaşayan insanla o kente birkaç günlüğüne gelen turist aynı ev için rekabet etmeye başlıyor.

Biri o evde hayatını sürdürecek. Diğeri üç gece kalacak. Ama piyasa açısından ikisinin de adı aynı müşteri.

Konut, otel odası değildir. Bir kent yalnızca turistlerden oluşamaz. Garsonun, öğretmenin, hemşirenin, gazetecinin, öğrencinin, esnafın, belediye çalışanının, emeklinin yaşayamadığı bir kent, turizm açısından ne kadar parlak görünürse görünsün aslında kendi insanını kaybetmiş bir kenttir.

İspanya’da bugün Airbnb ve kısa süreli kiralamaların konut krizinin bütün nedeni olduğunu söylemek elbette fazla kolaycı olur. Konut arzının yetersizliği, yüksek talep, yatırım hareketleri, imar politikaları, gelir-konut fiyatı makasının açılması ve kamu konut politikaları gibi birçok unsur aynı anda devrede. Uluslararası Para Fonu da İspanya’nın kısa süreli kiralamaların denetimini sıkılaştırmaya yönelik adımlar attığını ve turistik kiralamalardan uygun fiyatlı konutlara doğru arzı yönlendirmeyi amaçlayan önlemlerin gündemde olduğunu belirtiyor.

Ama Airbnb meselesini de “turizmin suçu değil” diyerek geçiştiremeyiz. Avrupa Komisyonu 2026’da kısa süreli kiralama platformlarına ilişkin daha sıkı kurallar üzerinde çalışıyor; önerinin arkasındaki temel tartışmalardan biri de turistik bölgelerde konut erişilebilirliğinin giderek zorlaşması. Airbnb ise konut sorununun temel nedeninin kısa süreli kiralamalar değil, genel konut arzının yetersizliği olduğunu savunuyor.

Benim meselem tam da burada: Bir kenti yalnızca arz-talep cetveliyle ölçemeyiz.

Çünkü kent dediğimiz şey, Excel tablosu değildir. Mahalledir, bakkaldır, okuldur, fırındır. Bir apartmanda otuz yıl yaşayan insanın kapı komşusunun cenazesine gitmesidir.

Yani ekonomistlerin bazen “dışsallık” dediği şeylerin toplamıdır hayat. Madrid’de Maricarmen’in evinden çıkarılması bana bu nedenle yalnızca bir tahliye haberi gibi gelmiyor. Bir sistemin bize söylediği çok daha büyük bir cümle gibi geliyor: “Sen burada yetmiş yıl yaşadın ama burası artık senin hayatından daha değerli.”

Ve sonunda 87 yaşındaki kadın sedyeyle evinden çıkarıldı. İspanya’da bu olayın ardından on binlerce insan Madrid sokaklarına çıktı. Göstericiler “Bir Maricarmen daha istemiyoruz” diyerek kiracı haklarının güçlendirilmesini, tahliyelere karşı daha fazla koruma sağlanmasını ve konut politikasında daha kapsamlı değişiklikler yapılmasını istedi. Protestoların büyüklüğü konusunda resmi makamlarla organizatörlerin verdiği rakamlar birbirinden oldukça farklı olsa da, tartışmanın Madrid sınırlarını aştığı açık.

Maricarmen de yayımlanan video mesajında mücadele çağrısı yaptı: “Bir Maricarmen daha istemiyoruz.”

Konut da bir insan hakkıdır, mahalle de, kamusal alan da… Ve turizm de ancak yerel halkın yaşam hakkını yok etmediği sürece sürdürülebilirdir.

Bana “Ama mülk sahibinin hakkı ne olacak?” diye soracak olanlara da şunu sormak isterim: Elbette mülkiyet hakkı vardır. Ama mülkiyet hakkı, insanın barınma hakkını tamamen yok sayacak kadar sınırsız olabilir mi?

Eğer cevabımız evetse, o zaman Maricarmen’i neden sedyeyle çıkardığımıza şaşırmayalım. Çünkü piyasa açısından artık o bir insan değil, boşaltılması gereken bir metrekaredir.

Evlerin insanlardan daha değerli olduğu yerde, sonunda insanlar evsiz kalıyor.

Ve Airbnb'nin bize sormamız gereken asıl soru da belki budur: Bir kenti ziyaret etmeye gelen milyonlarca insan için oda bulabiliyor, ama o kentte doğmuş, büyümüş, yaşlanmış insanlara yaşayacak ev bulamıyorsak, gerçekten turizm mi yapıyoruz; yoksa kendi kentlerimizi mi kiraya veriyoruz?