Bugün soframıza gelen lokmanın, tarladan çatala kat ettiği uzun ve meşakkatli yolculuk; iklim krizinden ekonomik dalgalanmalara, tedarik zinciri krizlerinden lojistik dar boğazlara kadar sayısız tehditle sınanıyor. Ancak Ekim ayı başında Fransa’da başlayıp domino etkisiyle yedi Avrupa ülkesine daha sıçrayan son olay, meseleyi bambaşka, ürkütücü bir boyuta taşıdı… Dijital vandalizm doğrudan gıdayı, yani yaşamın en temel dayanağını hedef alıyor.

Haberin detayları, modern dünyanın ne denli kırılgan bir dijital ağ üstüne kurulduğunu gözler önüne seriyor. Fransa’da yüzlerce süpermarketin soğutma sistemlerine düzenlenen siber saldırı; Belçika, Lüksemburg, İsveç, İrlanda, Hollanda, Estonya ve Finlandiya’da da benzer yankılar buldu. Arkasında kimin olduğu, hangi karanlık odaların bu kirli oyunu tezgâhladığı henüz bilinmiyor. Fakat kullanılan yöntem, insanlık tarihinin en kadim ekosistemlerinden biri olan besin zincirine karşı işlenmiş sofistike bir suçla karşı karşıya olduğumuzu kanıtlıyor.

50 Derecelik Dijital Sabotaj

Belçikalı soğutma sistemleri şirketi Sabcobel’in yaptığı açıklama, işin teknik vahametini gözler önüne seriyor…. Saldırganlar, marketlerin hayati önem taşıyan soğutma cihazlarını uzaktan sızarak “buz çözme” (defrost) moduna geçirmişler. Sonuç mu? Bazı mağazalarda dondurucu ve soğutucuların sıcaklığı aniden 50 dereceye kadar fırlamış.

Yerel basından yansıyan haberlere göre, milyonlarca avroluk taze gıda, et, süt ürünü ve dondurulmuş gıda birkaçı saat içinde bozulduğu için çöpe atılmak zorunda kalınmış. Bu sadece ekonomik bir zarar değil; aynı zamanda binbir emekle üretilen gıdanın, su kaynaklarının ve emeğin dijital bir tuşla heba edilmesi anlamına gelen devasa bir israf faciasıdır.

Buna başka ne denir bilmem; kelimenin tam anlamıyla “gastro terör”.

Bizler yıllardır tarım arazilerinin rant uğruna betonlaştırılmasını, yerel tohumların kaybolmasını, endüstriyel tarımın toprakta yarattığı yaraları ve gıda milliyetçiliğini konuşur, yazarız. Gıdanın siyasallaşmasını, bir silah olarak kullanılmasını da az çok tahlil ettik. Ancak gıda güvenliği denildiğinde aklımıza hep hijyen, katkı maddeleri, aflatoksinler veya tedarik zinciri kopuklukları gelirdi.

Bugün görüyoruz ki, en steril süpermarket zincirleri bile uzaktan yazılan birkaç satır kodla çökertebiliyor. Gıdayı koruyan en temel unsurlardan biri olan “soğuk zincir”, artık siber korsanların elinde bir sabotaj aracına dönüşmüş durumda. Dijitalleşme hayatımızın her alanını kolaylaştırırken, arkasında korumasız kapılar ve devasa siber açıkları da bırakıyor. Kritik altyapıların –ki gıda tedarik zinciri ve depolama sistemleri bunun en başında gelir– ne kadar zayıf korunduğu bu olayla bir kez daha yüzümüze çarpıldı.

Gastronomi; toprağın bereketi, emeğin sabrı, iklimin cömertliği ve insanlığın binlerce yıllık kültürel birikimidir. Soframızdaki zeytinyağından ekmeğe, peynirden meyveye kadar her bir lezzet, bir emeğin ve tarihin izini taşır. Bu topraklarda bizler, “Neşemizi vermeyiz” düsturuyla yaşar, soframızın bereketine ve neşesine halel getirmemeye çalışırız.

Ancak dünyayı esir alan bu yeni nesil barbarlık, sadece Batı’daki süpermarket raflarını değil, hepimizin geleceğe olan güvenini tehdit ediyor. Gıdanın endüstriyel ölçekte merkezileşmesi ve tamamen dijital otomasyonlara teslim edilmesi, onu bu tür siber saldırılara karşı savunmasız bırakıyor.

Fransa’dan İskandinavya’ya uzanan bu siber darbe, tüm dünyaya net bir uyarı olmalıdır… Gıda güvenliği artık sadece tarım politikası meselesi değil, doğrudan ulusal ve küresel bir siber güvenlik meselesidir. Soğuk zincirimizi koruyamazsak, yarın sofralarımıza neyin geleceğini belirleme irademizi de dijital korsanlara kaptırırız.

Unutmayalım; tarladaki mahsulü kurutmak ne kadar tehlikeliyse, depodaki gıdayı siber ellerle ateşe atmak da o kadar büyük bir suçtur. Gastro teröre karşı ses yükseltmek, ekmeğimize ve geleceğimize sahip çıkmak demektir.