Avrupa’yı sarsan son olaylara yalnızca sokak çatışmaları, yakılan otomobiller, yağmalanan mağazalar ve polisle göstericiler arasındaki şiddet üzerinden bakarsak asıl meseleyi kaçırırız. Çünkü Fransa’da başlayan ve İtalya’nın Milano’suna, Belçika’ya, Portekiz’e uzanan son huzursuzluk dalgasının arkasında, farklı ülkelerde yaşayan milyonlarca insanın giderek birbirine benzeyen bir sorusu var: Çalışıyoruz, üretiyoruz, vergi ödüyoruz; peki neden insanca yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor?

Tanıdık gelmiş olabilir ama bu fotoğraf bu sabah Paris’te çekildi
17-18 Ekim 2026 hafta sonunda Avrupa’nın farklı kentlerinde yaşananlar, bu sorunun artık yalnızca ekonomik raporlara, seçim anketlerine ya da akademik tartışmalara sığmadığını gösterdi. Fransa’da yüz binlerce insan hayat pahalılığına, eğitim sistemindeki sorunlara ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye karşı sokağa çıktı; İtalya’da Milano başta olmak üzere kuzey kentlerinde gösteriler şiddetli çatışmalara dönüştü. Brüksel’de öğrencilerin eğitim maliyetlerine karşı eylemleri polis müdahalesiyle karşılaşırken, Lizbon’da düşük ücretler, barınma krizi ve yükselen yaşam maliyetleri protestoların merkezine yerleşti. Ülkelerin eylemleri ortak bir örgütlenmenin ürünü değildi; ama öfkelerini besleyen toplumsal sorunlar birbirine şaşırtıcı ölçüde benziyordu.
İşte üzerinde durmamız gereken asıl nokta bu: Avrupa’da birbirinden farklı siyasi geleneklere, ekonomik yapılara ve toplumsal alışkanlıklara sahip ülkeler, benzer bir huzursuzluk iklimine giriyor. Bir zamanlar refah devletinin, sosyal güvencenin, kamusal eğitimin ve genişleyen orta sınıfın simgesi sayılan Avrupa’da, şimdi gençler geleceklerini, çalışanlar geçimlerini, aileler çocuklarının barınma ve eğitim olanaklarını, yaşlılar ise yıllarca çalışarak hak ettiklerini düşündükleri güvenli yaşamı sorguluyor. Sokaklardaki öfke, yalnızca bugünün fiyatlarına değil, yarının giderek daha belirsiz hale gelmesine de yöneliyor.
Bunlar kapitalizmin yeni bunalımı mı?
Fransa’nın hikâyesi bu bakımdan özellikle çarpıcı. Birkaç gün önce eğitim alanındaki sorunlar ve öğrenci talepleri etrafında gelişen hareket, 17 Ekim’de hayat pahalılığına, ücretlere, emeklilik koşullarına ve kamu hizmetlerindeki yetersizliklere ilişkin daha geniş bir hoşnutsuzlukla birleşti. İçişleri Bakanlığı ülke genelindeki 110 yürüyüşe yaklaşık 550 bin kişinin katıldığını açıklarken, eylem organizatörleri katılımın 800 bine ulaştığını ileri sürdü. Gösterilerin büyük bölümü barışçıl başlamasına rağmen bazı kentlerde yağma, yangınlar ve polisle şiddetli çatışmalar yaşandı.
Burada Fransa’nın yalnızca Fransa olmadığını görmek gerekiyor. Cumhuriyet, eşitlik ve toplumsal haklar geleneğiyle övünen bir ülkede, gençlerin okul binalarının durumundan öğretmen eksikliğine, üniversiteye erişimden hayat pahalılığına kadar uzanan sorunlarla sokağa çıkması, Avrupa modelinin kendi vaatleriyle karşı karşıya geldiğini düşündürüyor. Çünkü refah devleti, yurttaşlarına yalnızca seçimlerde oy verme hakkı tanımakla yetinmez; onların sağlık, eğitim, barınma ve insanca çalışma koşullarına erişimini de güvence altına almayı üstlenir. İnsanlar bu güvencelerin aşındığını hissettiğinde, demokrasiye ilişkin beklentileri ile gündelik hayatlarının gerçekliği arasındaki mesafe büyür.
Bir zamanlar Avrupa’nın başarı öyküsünün merkezinde yer alan sosyal devlet, bugün piyasa mantığının giderek genişleyen alanı karşısında savunmada. Kamusal hizmetler maliyet kalemi olarak görülüyor, konut giderek bir barınma hakkından çok yatırım aracına dönüşüyor, eğitim bireyin toplumsal gelişiminin temeli olmaktan çıkarılıp rekabetçi iş piyasasına hazırlanmanın bir aracı olarak değerlendiriliyor. İnsanların ihtiyaçlarıyla piyasaların beklentileri arasındaki çatışma da burada belirginleşiyor: Konuta ihtiyacımız var ama konutun fiyatı, onu kullanacak insanların gelirinden bağımsız biçimde yükseliyor; iyi bir eğitim istiyoruz ama eğitime erişim ekonomik imkânlara daha fazla bağlanıyor; çalışmak istiyoruz ama çalışmanın sağladığı gelir, kentlerdeki hayatı sürdürmeye yetmeyebiliyor.
Kapitalizmin yeni bunalımı dediğimiz şey belki de tam burada, sistemin üretme kapasitesinden çok, ürettiği zenginliği toplumun geniş kesimlerine adil ve güvenli bir hayat sağlayacak biçimde dağıtma yeteneğinin sorgulanmasında yatıyor.

Milano’dan Brüksel’e: Öfkenin ortak dili
Milano’da yaşananlar, bu tartışmanın başka bir yüzünü gösteriyor. 17 Ekim’de savaşlara ve hayat pahalılığına karşı başlayan gösteri, maskeli grupların polisle çatışması, mağazaların yağmalanması ve barikatların ateşe verilmesiyle şiddetli bir tabloya dönüştü. Polis göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullandı; olaylar Milano’nun yanı sıra Bologna, Brescia, Bergamo ve Torino gibi kuzey İtalya kentlerinde de huzursuzluk yarattı. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni şiddeti kınarken Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala, protestoların nedenlerinin anlaşılabilir olduğunu, ancak şiddetin ve kentteki tahribatın kabul edilemeyeceğini belirtti.
Milano gibi dünyanın moda, finans ve lüks tüketim merkezlerinden biri olan bir kentte, hayat pahalılığına karşı protestoların vitrinlerin kırılması ve mağazaların yağmalanmasıyla iç içe geçmesi, başlı başına simgesel bir görüntü. Bir tarafta küresel servetin, lüks tüketimin ve finansal gücün parıltısı; diğer tarafta giderek pahalılaşan bir kentte yaşama mücadelesi veren insanlar. Bu karşıtlık elbette tek başına şiddeti açıklamaz ve yağmayı haklı çıkarmaz. Ancak kentin vitrinleriyle o vitrinlerin önünden geçip içeri giremeyen insanlar arasındaki mesafe büyüdükçe, ekonomik eşitsizlik soyut bir istatistik olmaktan çıkar ve gündelik hayatın gözle görülen bir gerçeğine dönüşür.Olaylar sadece Milano ile sınırlı kalmadı. Benzer ekonomik hoşnutsuzluklar nedeniyle İtalya'nın kuzeyindeki Bologna, Torino, Brescia ve Bergamo gibi diğer önemli şehirlerde de protestolar patlak verdi ve polis müdahaleleri yaşandı
Brüksel’de öğrencilerin üniversiteye kayıt maliyetlerine karşı eylemleri ve polis müdahalesi de aynı tartışmanın parçası. Avrupa Birliği kurumlarına ev sahipliği yapan bu kentte, eğitim hakkı için sokağa çıkan gençlerin karşılaştığı sorun, Avrupa’nın kendi değerleriyle ne ölçüde uyumlu bir toplumsal düzen kurabildiği sorusunu gündeme getiriyor. Lizbon’da ise barınma krizi, düşük ücretler ve hayat pahalılığı öne çıktı. Portekiz’de konut fiyatlarının 2017’den bu yana iki kattan fazla arttığı, yeni kira sözleşmelerindeki kiraların da belirgin biçimde yükseldiği bildiriliyor. Ev bulmanın giderek güçleşmesi, özellikle gençler ve dar gelirli çalışanlar için barınmayı ekonomik bir kaygının ötesine taşıyor.
Bütün bu gelişmelerin ortak paydası, insanların yaşadıkları kentlerde ve ülkelerde kendilerine yer bulmakta zorlanmalarıdır. Çalışan insanın yaşadığı kentte barınamaması, üniversite öğrencisinin eğitim maliyetini karşılayamaması, öğretmenin yetersiz kaynaklarla eğitim vermeye çalışması, emeklinin yıllarca çalıştıktan sonra geçim sıkıntısına düşmesi farklı sorunlar gibi görünebilir. Oysa bunlar, ekonomik büyümenin toplumsal sonuçlarının kimler lehine ve kimler aleyhine şekillendiği sorusuna bağlanıyor.
Avrupa’nın çeşitli kentlerinde aynı hafta sonu yaşananları tek bir örgütlü hareketin parçaları olarak değerlendirmek doğru olmaz. Nitekim haberler de gösterilerin farklı ülkelerde birbirinden bağımsız geliştiğini, ancak ortak şikâyetler etrafında benzeştiğini vurguluyor.
Yine de tarih bize toplumsal hareketlerin her zaman tek bir merkezden yönetilerek yayılmadığını gösteriyor. Bazen ortak bir ideoloji değil, ortak bir deneyim insanları birbirine yaklaştırır; aynı güvencesizlik, aynı gelecek korkusu, aynı adaletsizlik duygusu, farklı diller konuşan insanları benzer sorular sormaya yöneltir.
Avrupa bir yol ayrımında
Avrupa nereye sürükleniyor? Bence bu soruya bugün kesin bir yanıt vermek mümkün değil. Sokaklardaki hareketlilik, kapitalizmin çöktüğünü kanıtlamıyor; ancak mevcut ekonomik ve siyasi düzenin geniş kesimlerin beklentilerini karşılamakta zorlandığını açık biçimde ortaya koyuyor. Aynı şekilde şiddet olayları da Avrupa demokrasilerinin kaçınılmaz olarak çökeceği anlamına gelmiyor. Asıl belirleyici olan, hükümetlerin ve demokratik kurumların bu hoşnutsuzluğu nasıl karşılayacağı, toplumsal taleplere ne ölçüde yanıt vereceği ve ekonomik gücün yarattığı eşitsizlikleri azaltmak için hangi adımları atacağıdır.
Avrupa’nın önündeki asıl sınav, sokakları yeniden sessizleştirmek değil, insanların neden sokağa çıktıklarını anlayabilmektir. Kapitalizmin yeni bunalımı dediğimiz şey de belki burada düğümleniyor: Üretimin, teknolojinin ve servetin büyüdüğü bir dünyada, insanlara daha güvenli, daha adil ve daha yaşanabilir bir hayat sunma iddiasının giderek zayıflaması. Avrupa bu çelişkiyi demokratik yollarla çözebilecek mi, yoksa toplumsal öfkenin otoriter siyasete ve daha derin bir kutuplaşmaya dönüşmesini mi izleyecek? Önümüzdeki dönemin belirleyici sorusu budur.