Bir tren istasyonunun çatısı çöktü, 16 insan hayatını kaybetti; ardından bir ülkenin siyasi dengeleri değişmeye başladı. Sırbistan'da öğrencilerin öncülük ettiği hareket, yalnızca Aleksandar Vuçiç iktidarına değil, yolsuzluğun, cezasızlığın ve siyasetin toplum üzerindeki tahakkümünün sıradanlaştırılmasına da itiraz ediyor.
Demek ki bir ülkenin kaderini değiştirmek için büyük ideolojilere, silahlı devrimlere ya da siyasi liderlerin meydanlardan yükselen nutuklarına gerek kalmıyormuş… Bazen bir tren istasyonunun çatısının çökmesi, yıllardır halının altına süpürülen sorunların bütün ağırlığıyla toplumun üzerine yıkılmasına yetiyormuş. Sırbistan'da Novi Sad tren istasyonunda yaşanan facianın ardından ortaya çıkan öğrenci hareketi, işte böyle bir kırılmanın hikâyesi. Üstelik bu hikâye, yalnızca Balkanlar'ın siyasi geleceği açısından değil, otoriterleşen yönetimlere karşı toplumsal muhalefetin nasıl gelişebileceği bakımından da önemli dersler içeriyor.

Sırbistan'da yaklaşık on iki yıldır ülke siyasetinin merkezinde bulunan Aleksandar Vuçiç'in liderliğindeki iktidarın karşısına çıkan öğrenci hareketi, yolsuzluk karşıtı protestoları geniş bir toplumsal itiraza dönüştürdü. Novi Sad'daki tren istasyonunun beton sundurmasının çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesi, toplumun önemli bir kesimi için artık yalnızca bir altyapı faciası değildi. Bu ölümcül olay, kamu ihalelerinden siyasi sorumluluğa, denetimsizlikten kurumsal çürümeye kadar uzanan soruların yanıtlanmasını isteyen bir hesaplaşmanın başlangıcı oldu.
Çünkü mesele yalnızca betonun neden çöktüğü değildi; o betonun altında hangi denetim mekanizmalarının, hangi sorumlulukların ve hangi kamusal vicdanın ezildiğiydi. Bir kamu binasının çatısı çöktüğünde insanlar hayatını kaybedebilir, ancak bir ülkede hesap verebilirlik mekanizması çöktüğünde toplumun tamamı tehlikeye girer. Sırbistan'daki öğrenciler, itirazlarını tam da bu noktadan yükselttiler: Sorumlular hesap vermeli, kurumlar görevlerini yapmalı ve kamu kaynakları siyasi iktidarın dokunulmazlık alanı olmaktan çıkmalı.
Haftalardır Avrupa medyasından izliyorum, kimse kusura bakmasın ama Sırbistan’ı bizim medya göremedi!... Öğrencilerin öncülük ettiği hareketin en dikkat çekici yanı, kendisini geleneksel muhalefet partilerinin dar sınırlarına hapsetmemesi oldu. Akademisyenlerin, sanatçıların, çiftçilerin ve farklı toplumsal kesimlerin desteğini kazanan hareket, siyaset sahnesine yalnızca bir başka parti olarak çıkmadı; siyasetin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin yeni bir iddia ortaya koydu. Bu iddianın merkezinde şimdilik ideolojik ayrımlardan çok, dürüst yönetim, hesap verebilirlik ve demokratik kurumların yeniden işlerlik kazanması bulunuyor.
Yüzde 68'e ulaşan katılım oranı ve resmî olmayan sonuçlara göre Öğrenci Listesi'nin yüzde 52 oyla öne geçmesi, Vuçiç'in listesinin ise yüzde 39,3'te kalması, bu toplumsal itirazın sandıkta da güçlü bir karşılık bulduğunu gösteriyor. Öğrenci hareketinin parlamentoda 126 sandalyelik çoğunluk eşiğini aşarak 138 sandalye kazanmasının, Vuçiç'in listesinin ise 104 sandalyede kalmasının beklendiği belirtiliyor. Ortaya çıkan tablo, Sırbistan siyasetinde ciddi bir değişim talebinin bulunduğunu anlamak için yeterince çarpıcı.
Burada asıl soru, Vuçiç'in yenilgisinden çok daha büyük: Sırbistan şimdi nereye gidecek?
Çünkü bir iktidarın seçimde gerilemesi ile o iktidarın temsil ettiği siyasal düzenin değişmesi aynı şey değildir. Yıllar boyunca kurumları, bürokrasiyi, medya alanını ve kamu kaynaklarının dağıtımını etkileyen bir siyasi yapı, sandıktan çıkan sonuçla bir gecede ortadan kalkmaz. Dolayısıyla öğrencilerin önündeki en büyük sınav, seçim kazanmanın ötesinde, kamusal hayatı yeniden demokratikleştirecek kurumları inşa edebilmek olacak.

Bunun için öncelikle Novi Sad faciası gibi olaylarda sorumluların gerçekten hesap vermesi, yolsuzluk iddialarının bağımsız biçimde soruşturulması, yargının siyasi baskılardan kurtarılması ve medyanın çoğulcu bir yapıya kavuşması gerekiyor. Seçim sonuçları, bu hedeflere ulaşmak için önemli bir fırsat yaratabilir; ancak hiçbir sonuç, demokratikleşmenin kendiliğinden gerçekleşeceğinin garantisi değildir. Sandık, değişimin kapısını açabilir ama o kapıdan geçmek için hukuk, şeffaflık ve güçlü bir sivil toplum gerekir.
Öğrenci hareketinin bir başka sınavı da kendi içindeki farklılıklarla ilgili olacak. Yolsuzluğa karşı birleşmek, demokratik bir yönetim için güçlü bir başlangıçtır; fakat ekonomi, sosyal politikalar, Avrupa Birliği ile ilişkiler, Kosova meselesi, ulusal kimlik ve dış politika gibi konular gündeme geldiğinde aynı geniş toplumsal koalisyonun nasıl bir tutum alacağı henüz ayrı bir sorudur. Bir hareketi iktidara taşıyan ortak itiraz, ülkeyi yönetmek için gereken bütün politikaları kendiliğinden üretmez.
Bu nedenle Sırbistan'ın geleceğini değerlendirirken ne romantik bir öğrenci devrimi anlatısına kapılmak ne de yerleşik iktidar yapılarının kolay kolay değişmeyeceğini düşünerek umutsuzluğa teslim olmak gerekir. Öğrencilerin başarısı, toplumun siyasete müdahale etme kapasitesinin hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. Fakat bu kapasitenin kalıcı bir demokratik dönüşüme dönüşmesi, hareketin şeffaflığı korumasına, farklı toplumsal kesimlerle bağlarını sürdürmesine ve yeni bir iktidar odağı oluştururken eski düzenin alışkanlıklarını yeniden üretmemesine bağlı.
Sırbistan'ın önünde bir başka büyük mesele daha var: Avrupa ile ilişkilerinin geleceği. Ülke, Avrupa Birliği'ne üyelik hedefi ile Rusya ve Çin'le sürdürdüğü ilişkiler arasında uzun zamandır çok yönlü bir dış politika izliyor. Vuçiç döneminin siyasi ve ekonomik dengeleri, ülkenin demokratik kurumları kadar dış ilişkilerini de biçimlendirdi. Yeni bir siyasi dönemin başlaması, Belgrad'ın Avrupa ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açabilir; ancak bu değişimin yönü, yalnızca Avrupa yanlısı ya da karşıtı söylemlerle değil, hukuk devleti, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve hesap verebilirlik konularında atılacak somut adımlarla anlaşılabilir.
Avrupa Birliği açısından da burada bir sınav var. Avrupa'nın demokrasi ve hukuk devleti konusundaki ilkeleri, yalnızca üyelik müzakerelerinde kullanılan diplomatik ifadeler olarak kalmamalı. Avrupa, kendi stratejik çıkarları söz konusu olduğunda demokratik standartları ikinci plana iterse, Balkanlar'daki toplumlara verdiği mesajı da zayıflatır. Demokrasi, yalnızca jeopolitik rekabetin uygun olduğu zamanlarda savunulabilecek bir değer değildir.
Balkanlar'ın tarihi, toplumsal umutların nasıl kolayca milliyetçiliğin, iktidar mücadelelerinin ve dış güçlerin hesaplarının arasında sıkışabildiğini gösteren örneklerle dolu. Bu nedenle Sırbistan'daki gelişmelerin yalnızca bir iktidar değişikliği olarak okunması yetersiz kalır. Burada önemli olan, toplumun kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma talebinin ne ölçüde kurumsallaşabileceğidir. Öğrencilerin başlattığı hareket, siyasetin profesyonel politikacıların tekelinde olmadığını gösterdi; şimdi bu iddiayı gündelik hayatın somut kazanımlarına dönüştürmek gerekiyor.
Sırbistan'ın nereye gideceğini bugün kesin olarak söylemek zor. Ama bir şey açık: Gençler, kendilerine bırakılan geleceğin hesabını sormaya başladılar. Ve bazen bir ülkenin yönünü değiştiren en önemli gelişme, iktidarın değişmesinden önce, insanların artık hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmaktan vazgeçmesidir.