Bir filmin adı bazen hikâyeyi tanımlar, bazen bir karakteri ya da mekânı işaret eder, bazen de anlamını ancak film bittikten sonra açar. Black Tea ikinci gruba daha yakın duruyor. İki kısa İngilizce sözcükten oluşan başlık ilk bakışta Cai’nin çay dükkânını ve Aya’ya öğrettiği çay ritüellerini çağrıştırıyor. Fakat “black” ile “tea” yan yana geldiğinde filmin merkezindeki iki dünyayı da düşündürmeye başlıyor: Afrikalı bir kadın ile Çin kültürünün en eski gündelik alışkanlıklarından biri.

“Tea” sözcüğünün Avrupa dillerine uzanan yolculuğu, filmin kendisi kadar coğrafidir. Çayın anayurdu Çin’dir; fakat bugün dünyanın farklı dillerinde kullanılan çay sözcüklerinin büyük bölümü iki ana kökün izini taşır. Mandarincedeki chá sözcüğü kara yoluyla ve özellikle Orta Asya üzerinden yayıldığı coğrafyalarda Farsçadaki chay, Rusçadaki chai ve Türkçedeki çay gibi biçimlere dönüştü. Çin’in güneydoğusundaki bazı lehçelerde kullanılan ve “te”ye yakın söylenen biçim ise deniz ticaretiyle Avrupa’ya taşındı; İngilizcede tea, Fransızcada thé, İspanyolcada té gibi sözcüklerin kaynağı oldu.

Bir bakıma dünya çaya hangi yoldan ulaştıysa ona o yolun adını verdi. Kara ticaret yollarının ulaştığı birçok yerde “çay/chai” ailesi, deniz ticaretinin güçlü olduğu Batı Avrupa dillerinde ise “tea/te” ailesi yerleşti.

Black Tea gibi Afrika ile Çin arasındaki insan hareketliliğini anlatan bir filmin merkezinde böylesine gezgin bir sözcüğün bulunması hoş bir rastlantı. Aya Abidjan’dan Guangzhou’ya giderken çay ondan çok daha önce Çin’den çıkmış, kıtaları aşmış ve dünyanın gündelik hayatına yerleşmişti.

Başlığın diğer kelimesi “black” ise çok daha eski bir Germen dil kökünden İngilizceye ulaştı. Bugün ilk anlamı siyah renk olsa da sözcüğün çağrışımları bununla sınırlı değil. Black Tea’de de “black” sözcüğünün tek bir anlama kapatılması zor. İngilizcede belirli bir çay grubunun adı olan “black tea”, film izlendiğinde ister istemez Aya’nın ten rengini de çağrıştırıyor.

Fakat burada yorum ile yönetmenin açıkça söylediği şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Aya siyah bir kadın ve Cai çayla uğraşan Çinli bir erkek diye “black Aya’dır, tea Cai’dir” biçiminde kesin bir sembolik denklem kurmak cazip olsa da filmin anlamını gereğinden fazla basitleştirir. Başlık böyle bir okumaya izin veriyor; fakat bir sanat eserinin çağrıştırdığı şey ile yaratıcısının açıkça tanımladığı anlam aynı şey değildir.

Üstelik çayın rengi konusunda küçük bir dil sürprizi bizi bekliyor.Batı dünyasında “black tea”, Türkçede ise “siyah çay” dediğimiz çay türüne Çincede genellikle hóngchá, yani “kırmızı çay” deniyor. Çelişki aslında hangi şeye baktığımızdan kaynaklanıyor. Batıdaki adlandırma büyük ölçüde işlenmiş çay yapraklarının koyu rengine dayanırken Çin geleneğindeki adlandırma demlenmiş çayın kızılımsı-kırmızı tonuna gönderme yapıyor. Aynı çay, farklı kültürlerin gözünde farklı renkte.

Black Tea’nin dünyasına bundan daha uygun bir ayrıntı bulmak güç.Aya ile Cai de birbirlerine kendi kültürlerinin içinden bakıyorlar. Aynı davranış, aynı aile ilişkisi, aynı yakınlık iki tarafta aynı anlama gelmeyebiliyor. Bir kültürün “siyah” diye adlandırdığı şeyi diğerinin “kırmızı” diye adlandırması, filmin kültürel karşılaşmasını açıklayan küçük bir dil metaforuna dönüşüyor. Nesne değişmiyor; ona bakan göz ve onu adlandıran kültür değişiyor.

Çayın kendisi de zaten insanlık tarihinin en büyük kültürel yolcularından biri. Çin’den çıkan yaprak önce Asya’nın farklı bölgelerine, sonra Avrupa’ya, Afrika’ya ve dünyanın geri kalanına ulaştı. Ticaret yollarına girdi, sömürge ekonomilerinin parçası oldu, başka topraklarda yetiştirildi ve gittiği her toplumda farklı içme biçimleri kazandı. İngilizlerin sütlü çayı, Kuzey Afrika’nın naneli çayı, Türklerin ince belli bardaktaki koyu çayı aynı bitkinin farklı kültürlerde geçirdiği dönüşümlerin örnekleri.

Aya da bir anlamda benzer bir yolculuk yapıyor. Abidjan’dan çıkıyor, Guangzhou’ya geliyor; fakat geldiği yerde geçmişini bırakıp başka birine dönüşmüyor. Cai’nin kültürüne dokunuyor, ondan bir şeyler öğreniyor ve kendi dünyasından getirdiklerini koruyor. Çay yaprağının farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde hazırlanması gibi insan da başka bir kültürün içine girdiğinde ne bütünüyle aynı kalıyor ne de bütünüyle başka biri oluyor.

Bu noktada filmin başlangıcındaki düğüne yeniden dönmek gerekiyor.Aya’yı ilk gördüğümüzde üzerinde gelinlik vardı. Hayatının bundan sonraki bölümünün nasıl ilerleyeceği neredeyse belirlenmişti. Fakat o, kendisi için hazırlanmış hikâyenin dışına çıktı. Filmin sonunda asıl mesele Cai ile ilişkisinin nereye vardığından daha geniş bir yere ulaşıyor: Bir insanın hayatını belirleyen şey ne kadar doğduğu toplum, ne kadar ailesi, ne kadar karşılaştığı insanlar ve ne kadar kendi seçimleridir?

Black Tea bu soruya kesin bir cevap vermiyor.Zaten filmin güçlü ve zayıf yanları aynı noktada birbirine yaklaşıyor. Sissako bazen karakterlerinin psikolojisinin derinine inmek yerine görüntünün güzelliğine güveniyor. Guangzhou geceleri fazlasıyla çekici, çay sahneleri fazlasıyla özenli, kültürel karşılaşma ise gerçek hayatta olduğundan daha pürüzsüz görünebiliyor. Çin’de yaşayan Afrikalıların karşılaşabildiği ayrımcılık, göçmenlik sorunları ve gündelik gerilimler daha sert biçimde anlatılabilirdi. Aya’nın Abidjan’dan Guangzhou’ya uzanan kişisel yolculuğunun bazı boşlukları da seyircinin doldurmasına bırakılıyor.

Öyleyse neden Black Tea izlenmeli?Her şeyden önce çok sık görmediğimiz bir dünyanın kapısını açtığı için. Afrika denildiğinde sinemada karşımıza hâlâ sıklıkla yoksulluk, savaş, göç tekneleri ya da Avrupa’ya ulaşmaya çalışan insanlar çıkıyor. Çin denildiğinde ise fabrikalar, ekonomik büyüme, teknoloji veya devlet gücü öne çıkıyor. Black Tea bu iki hazır görüntüyü yan yana getirmek yerine onların arasındaki gündelik hayatı arıyor.

Karşımıza Çin’e yerleşmiş Afrikalılar çıkıyor. Dükkân açıyorlar, ticaret yapıyorlar, arkadaşlık kuruyorlar, âşık oluyorlar. Çinlilerle Afrikalılar yalnızca devletler arası anlaşmaların iki tarafı değil; aynı sokakta yaşayan insanlar haline geliyorlar.

Film bu nedenle bugünün dünyasında yaşanan fakat sinemanın henüz yeterince anlatmadığı bir yön değişikliğine de bakıyor. Yüzyıllar boyunca Afrika’nın dış dünya ile ilişkisinde Avrupa belirleyici merkezlerden biriydi. Sömürgecilik bu ilişkinin siyasi sınırlarını çizdi, dillerini bıraktı, ticaret yollarını belirledi. Fildişi Sahili’nin bugün Fransızca konuşmasının nedeni de bu tarihin içinde bulunuyor.

Aya ise Paris’e gitmiyor.Bu ayrıntı, filmin belki de en düşündürücü tercihi.Aya’nın yolu doğuya, Guangzhou’ya çıkıyor. Orada Fransız sömürge geçmişinin merkezini değil, 21. yüzyılın yükselen ekonomik güçlerinden Çin’i buluyor. Bir zamanlar Avrupa gemilerinin Afrika kıyılarına giderek fildişi, altın, köle ve daha sonra tarımsal ürünler taşıdığı dünya ile bugün Afrikalı tüccarların Guangzhou pazarlarından ürün satın alıp Abidjan’a, Lagos’a ya da Dakar’a gönderdikleri dünya aynı değil.

Elbette bu, eski bağımlılıkların ortadan kalktığı veya yerlerini eşit ilişkilerin aldığı anlamına gelmiyor. Çin-Afrika ilişkilerinin kendi ekonomik güç dengesizlikleri, çıkar çatışmaları ve tartışmaları var. Black Tea bunların çözümlemesini yapan bir film de değil.

Ama bize bakabileceğimiz başka bir harita gösteriyor.Bu haritada Afrika yalnızca Avrupa’ya dönük değil. İnsanlar, mallar, sermaye ve kültürler doğu ile batı, kuzey ile güney arasında aynı anda hareket ediyor. Eski merkezler önemini bütünüyle kaybetmiyor; yanlarına yenileri ekleniyor. Guangzhou ile Abidjan arasındaki görünmez çizgi de bunlardan biri.

Filmin başında Aya’nın önünde önceden çizilmiş bir yol vardı: evlenecek ve kendisi için hazırlanmış hayatı yaşayacaktı. Aya o yolu terk etti. Filmin daha geniş dünyasında da benzer bir hareket var. Tarihin Afrika için çizdiği eski yolların yanına yenileri ekleniyor.Belki Black Tea’yi kusursuz bir aşk hikâyesi olduğu için değil, tam da bu nedenle izlemek gerekiyor.

Çünkü bazen dünyadaki büyük değişimler önce devletlerin yaptığı açıklamalarda değil, gündelik hayatın küçük ayrıntılarında görünür. Bir dükkânın tabelasında, başka bir dilde söylenen bir kelimede, farklı ülkelerden iki insanın aynı masaya oturmasında…Ya da Guangzhou’da, Batı Afrika’dan gelmiş bir kadının önüne bırakılan bir fincan çayda.