Irkçılık sandıktan çıkınca…

Almanya’dan gelen 20 Eylül seçim sonuçlarına bakarken insanın aklına ister istemez tarihin o ağır cümlesi geliyor: Bir daha asla!

Ama tarih bize bir başka gerçeği de öğretiyor: “Bir daha asla” demek yetmiyor. Demokrasi, yalnızca seçim günü sandıkların kurulmasıyla korunmuyor. Demokrasi, azınlığın kendisini güvende hissettiği, farklı olanın düşmanlaştırılmadığı, göçmenin her sabah işe giderken “Bugün bana ne olacak?” diye düşünmediği, Yahudi’nin, Roman’ın, Sinti’nin, Müslümanın, Türk kökenlinin, siyahinin ya da başka bir kimliğe sahip insanın yurttaşlığının tartışma konusu yapılmadığı günlerde gerçek anlamına kavuşuyor.

20 Eylül’de Almanya’nın Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde AfD’nin yüzde 38,2 ile birinci parti çıkması işte bu nedenle yalnızca bir seçim sonucu değildir. AfD, iki hafta önce Saksonya-Anhalt’ta elde ettiği başarının ardından bir başka eyalette daha sandıktan birinci çıkmıştır. Berlin’de ise bunun tam karşısında Die Linke yüzde 25,7 ile tarihindeki en güçlü eyalet seçim sonucunu almıştır. Yani aynı gün Almanya’nın bir köşesinde dışlayıcı, göçmen karşıtı siyasetin yükselişini, başka bir köşesinde ise Türkiye kökenli Elif Eralp’in başını çektiği bir sol siyasetin yükselişini izledik.

Ben burada yalnızca seçim sonuçlarına bakmıyorum. İnsanların kendilerini nasıl hissettiğine bakıyorum.

Çünkü Almanya Türk Toplumu Başkanı Gökay Sofuoğlu’nun seçim sonrasında sorduğu soru, bütün seçim matematiğinden daha önemli: “Tehdit altındaki insanlar hakkında ne zaman konuşacağız?”

İşte asıl mesele budur.Bir siyasi parti yüzde 38 oy alabilir. Bu, demokratik bir seçim gerçeğidir ve sandıktan çıkan sonucu küçümsemek doğru değildir. Fakat demokrasinin sandıktan çıkan her sonucu sorgulanamaz bir ahlaki meşruiyet olarak kabul etmek zorunda olduğunu düşünmek de büyük bir yanılgıdır. Seçim sonucu ile demokratik değer aynı şey değildir.

Çoğunluk oyunu almak, azınlığın haklarını ortadan kaldırma yetkisi vermez.Demokrasi, biraz da çoğunluğun kendisini sınırlayabilme kültürüdür.

Almanya’nın geçmişini düşündüğümüzde bu ayrım daha da önem kazanıyor. Çünkü Almanya, 20. yüzyılın en büyük insanlık suçlarından birinin ardından yalnızca yeni bir anayasa kurmadı; aynı zamanda “insan onuru dokunulmazdır” ilkesini devletin temel taşı haline getirdi. Bunun nedenini hepimiz biliyoruz.

Bu nedenle bugün Almanya’da Yahudi topluluklarının, Sinti ve Romanların, göçmen örgütlerinin ve mülteci kuruluşlarının AfD’nin yükselişine ilişkin kaygılarını “siyaseten abartılı tepkiler” diye geçiştirmek mümkün değildir.

Çünkü onlar tarihin ne kadar hızlı unutulabileceğini biliyorlar. Bir toplumda önce kelimeler değişir. Sonra kelimelerin hedefindeki insanlar değişir. Sonra hedef gösterilen insanların komşuluk ilişkileri değişir. Sonra işyerlerinde, okullarda, sokaklarda, stadyumlarda, sosyal medyada o insanlar hakkında konuşma biçimi değişir.

Ve en sonunda bazı insanların haklarının diğerlerinden daha az değerli olduğu fikri “normal” hale gelir. Irkçılık çoğu zaman kapıyı tekmeleyerek girmez. Bazen önce bir cümle olarak gelir.

“Bunlar buraya ait değil.” “Bunlar bizim vergilerimizle yaşıyor.” “Bunlar kültürümüzü bozuyor.” “Bunlar geri gönderilmeli.” “Önce kendi insanımız.”

Bu cümleler tekrarlandıkça toplumun siyasal sözlüğü değişir.

Göçü ülkenin bütün sorunlarının kaynağı gibi anlatmaya başlarsanız, bir süre sonra yalnızca aşırı sağın değil, merkezin de konuşma biçimi değişir.

İşte tehlikeli eşik budur. Çünkü konut sorununun nedeni yalnızca göçmen değildir. Sağlık sistemindeki sorunların nedeni yalnızca mülteciler değildir. Düşük ücretlerin, eğitimdeki eşitsizliğin, kiraların yükselmesinin, sosyal devletin zayıflamasının bütün faturasını göçmene kesemezsiniz. İnsanların gerçek ekonomik sıkıntılarını görmezden gelip onlara yalnızca “sizin düşmanınız şudur” demek, siyasetin en eski manipülasyonlarından biridir.

Berlin’den gelen sonuç bu açıdan sembolik olduğu kadar gerçektir. Elif Eralp’in başını çektiği Die Linke yüzde 25,7 ile Berlin’de birinci parti oldu. Eralp, Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş bir ailenin kızı olarak şimdi Berlin’in hükümet başkanlığını üstlenme ihtimali bulunan bir siyasetçi konumunda. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise koalisyon görüşmelerine bağlı.

Ben bu sonucu “göçmenler kazandı” diye okumuyorum. Çünkü Elif Eralp’in başarısını yalnızca kökenine indirgemek de başka türden bir yanlış olur. Ama şu gerçeği de görmezden gelemeyiz. Bir zamanlar “misafir işçi” diye çağrılan insanların çocukları bugün Berlin’in geleceğini belirleyen siyasi aktörler arasında.

Bu, Almanya’nın toplumsal dönüşümünün çok güçlü bir göstergesidir. Üstelik Eralp’in kampanyasının merkezinde göçmen kimliğinden çok Berlinlilerin gündelik hayatı, özellikle konut sorunu vardı. Yani siyaset, kimlikleri birbirine düşürmek yerine insanların ortak sorunları üzerinden de kurulabiliyor.

Belki de Almanya’nın ihtiyacı olan şey tam olarak budur. İnsanı kökenine göre değil, yaşadığı hayatın gerçeklerine göre görmek.

Bir Türk, bir Alman, bir Suriyeli, bir Yahudi, bir Roman, bir Sinti, bir Polonyalı, bir İtalyan, bir Ukraynalı... Berlin’in aynı sokağında aynı kirayı ödüyorsa, aynı otobüsün gecikmesine kızıyorsa, çocuğunun okulunda aynı sorunlarla karşılaşıyorsa, aynı hastanede aynı kuyruğu bekliyorsa, aynı temiz havayı soluyorsa aslında ortak bir hayatın parçasıdır.

Siyaset bu ortak hayatı büyütmek yerine insanları birbirinden korkutmaya başladığında, demokrasi küçülür. Ve korku büyür.

Benim asıl korkum da burada.

Çünkü Avrupa’da aşırı sağın yükselişini yalnızca “faşistler geliyor” diyerek anlatmak yeterli değil. İnsanların neden öfkelendiğini, neden kendilerini terk edilmiş hissettiğini, neden geleneksel partilere güvenmediğini anlamadan yalnızca onları suçlamak da çözüm üretmez.

Ama bunun karşılığında ırkçılığa göz yummak hiç çözüm değildir. Demokrasinin ölçüsü çoğunluğun ne kadar rahat olduğu değil, azınlığın ne kadar güvende olduğudur. Benim için 20 Eylül Almanya seçimlerinin asıl dersi budur.