Küresel kentler çağında yaşıyoruz…

21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küreselleşme tartışmalarının aksine nüfusu milyonları aşan kentlerinin sayısının çoğaldığını, zaten milyonlarca insanı barındıran mega kentlerin ise devasa nüfus artışları yaşadığına tanıklık ediyoruz.

Öte yandan içinde bulunduğumuz yüzyılda, devletlerin küresel rekabetin ve ekonominin motoru/lokomotifi olarak gördüğü küresel kentlere yönelik politikaları ciddi önem kazanırken, aynı şekilde uluslararası sahnede “küresel kent yaratma kapasitesi” devletlerin küresel siyaset ve ekonomideki geleceğini şekillendiren en önemli unsurlardan biri haline geliyor.

Bu alandaki çalışmalarıyla küresel kent literatürüne önemli katkılar sunan Saskia Sassen, bir küresel kentin ülke ekonomisine sağladığı en önemli katkılar arasında finans, sigorta, uluslararası hukuk, muhasebe, danışmanlık ve aracılık gibi ileri üretici hizmetlerinin kentte yoğunlaşması olduğunu belirtmekte.

Sassen’e göre bu durum ayrıca az önce değindiğimiz üzere, söz konusu hizmetler aracılığıyla küresel ekonomik faaliyetlerin yönetilmesini, örgütlenmesini ve denetlenmesini mümkün kılıyor.

Ancak konumuz yalnızca bununla sınırlı değil. Küresel kentlerin küresel ekonomideki rolünü değerlendirirken son zamanlarda daha fazla öne çıkan iki alanı da hesaba katmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum: Kültür ve turizm.

Nitekim sosyal medyanın yarattığı büyük etkiyle birlikte insanların yeni yerler görme, farklı kültürleri tanıma ve kentleri keşfetme arzusu tarihte benzeri görülmemiş bir boyuta ulaşırken; küresel kentler, sahip oldukları kültürel birikim, tarihsel miras ve özgün yaşam deneyimleri sayesinde dünyanın dört bir yanındaki insanlar için güçlü birer çekim merkezine dönüşmüş durumda.

Elbette bu sürecin kentler açısından zorlayıcı bir yönü de olduğunu peşinen belirtmek gerek. Bu bakımdan küresel kent olmanın kültürel etkisini dikey ve yatay olmak üzere iki boyutta değerlendirmek mümkün: Dikey boyutta sermaye ve kaynak akışı “yaratıcı endüstrileri” besleyerek kentin kültürel dinamizmini artırırken; yatay boyutta küresel eğilim ve beklentiler, geleneksel kent kültürünü aşındırabiliyor, hatta zamanla görünmez hâle getirebiliyor.

İşte bu yazının merkezinde yer alan Akdeniz Havzası, küresel kentler çağında kültürün yatay ve dikey boyutlardaki gerilimini gözlemlemek açısından özel bir önem taşıyor.

Sonraki yazılarda farklı kentler üzerinden ele alacağım bu tartışmanın ilk örneği olarak Barselona’yı seçtim. Şimdi, bu iki boyutun kentte nasıl karşılık bulduğuna somut örnekler üzerinden bakalım…

******

Consorci de Turisme de Barcelona…

Yani kısa adıyla Turisme de Barcelona (TdB), Barselona Belediyesi, Barselona Ticaret Odası ve Barcelona Promocio Vakfı tarafından 1993 yılında Barselona’nın turizm alanındaki resmi tanıtımı amacıyla kurulmuş.

Yani ayrı bir tüzel kişilik olarak söz konusu kuruluş, 1993 yılından bugüne Barselona’yı dünyaya anlatmak, ziyaretçiyle kentin sunduklarını buluşturmak ve turizm sektöründeki aktörleri ortak bir tanıtım çatısı altında çalıştırmak misyonuyla faaliyet gösteriyor.

2026 itibariyle, yaklaşık 48 milyon euro bütçe kullanan Turisme de Barcelona, uluslararası düzeyde kampanya yapan, kongre çekmeye çalışan ve kültürel programları tanıtan güçlü bir kurum.

********

Fakat Barselona kültür ekosistemini yalnızca TdB’den ibaret görmek doğru olmaz. Bunun arka planında başka bir tarihsel anlayışa dikkat çekmek gerekiyor:

Mecenazgo Cultural” ya da Türkçe adıyla kültürel hamilik…

Kültürel hamilikten kasıt ise, Barselona’daki şirketlerin ve iş dünyası kuruluşlarının kültür sanat projelerine katılımı.

Bu katılımın ise üç farklı yolu bulunmakta: 1- Mecanazgo financiero, yani finansal hamilik aracıyla şirketlerin müzelere, festivallere ve sahne sanatlarına doğrudan fon sağlaması, 2- Mecenazgo de compentcias, yani yetkinlik hamiliği aracıyla şirketlerin iletişim, muhasebe, hukuki danışmanlık ve proje yönetimi gibi alanlarda profesyonel işgücü ve uzmanlığını kültür projelerine bedelsiz olarak tahsis etmesi. 3- Mecenazgo en especie, yani ayni hamilik yaparak sanatsal üretimin gerçekleşebilmesi için gerekli olan lojistik kaynakların, teknik ekipmanların veya fiziksel mekanların projelerin kullanımına sunulması.

Filhakika, Barselona iş dünyası bu şekilde kentin kültür ekosistemine hamilik yaparken, iş dünyasını bu yatırımlara çeken en önemli unsurların başında şüphesiz İspanya’daki kurumsal vergi teşvikleri gelmekte. İspanya Kurumlar Vergisi Kanunu’na (Ley 27/2014 del Impuestosobre Sociedades-LIS) göre İspanya’da uygun film, dizi ve canlı sahne sanatları yapımlarını finanse eden şirketler, LIS’in 36.1, 36.3 ve 39.7 maddelerindeki şartları sağladıklarında, katkılarının %120’sine kadar vergi indirimihakkı kazanabiliyor.

Bu noktada kültür üreticileri ile sermaye sahipleri arasında köprü kuran bir faktör olarak özel yatırım platformlarına ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Örneğin, söz konusu platformlar içerisinde FAM Cultura, kültür-sanat projeleri ile şirketleri/markaları bir araya getiren yenilikçi bir “kültürel sponsorluk platformu” olarak başarılı bir şekilde karşımıza çıkmakta.

Özellikle, müzik, sahne sanatları ve görsel-işitsel yapıların finansmanında uzmanlaşan FAM Cultura, markaları kültür projelerine entegre ederek şirketlerin kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) ve marka görünürlüğü hedeflerine ulaşmasını sağlamakta.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de kültür-sanat finansmanının merkezi, holding odaklı ve doğrudan kurumsal hamilik ekseninde şekillenen yapısı; yerel ve ulusal kültürün neden tabana yayılan, sürdürülebilir ve uluslararası ölçekte rekabet edebilen bir üretim ekosistemine dönüşemediğini de büyük ölçüde açıklıyor.

Elbette bütünüyle haksızlık etmemek gerek; zira İKSV, Zorlu PSM, Akbank Sanat ve Artiox gibi önemli örneklere sahibiz. Ancak asıl mesele, tekil kurumsal girişimlerin ötesine geçerek Barselona’daki gibi kamu, özel sektör ve kültür-sanat aktörlerini aynı yapı içerisinde buluşturan hibrit ve sürdürülebilir bir kurum oluşturabilmek.

Biz yine de konumuza geri dönelim…

Gelinen noktada Barselona, özel sektör girişimleri ve yatırımlarıyla klasik kamu müzeciliğine alternatif oluşturan Moco Museum ve dijital sanatlara odaklanan IDEAL Centred’Arts Digitals gibi yeni kültürel cazibe merkezlerine kavuşurken, kentin eski sanayi bölgeleri de bu yatırımlar sayesinde yeniden işlevlendirilerek kent yaşamına dâhil ediliyor.

Kentin kültür ekosistemini şekillendiren tüm bu unsurlar Barselona Modeli olarak özetlenmiş. Ancak model bazı açılardan daha yakın incelenmeyi zorunlu kılıyor. En başta Barselona’daki kültür üreticilerinin büyük ölçüde serbest çalışması, bu alandaki işgücünün esnek ama kırılgan yapısına işaret ediyor.

Bununla birlikte, kentsel politikalar ve kültür ekonomisi üzerine yapılan eleştirel akademik çalışmalarda, Barselona’nın “yaratıcı şehir” vizyonundan giderek uzaklaştığı; boş zamanın devasa bir ekonomik faaliyet alanına dönüştüğü bir “eğlence şehri” (ciudad del entretenimiento) kimliğine evrildiği vurgulanmakta.

Yukarıda uzunca anlattığım dikey boyutun yatay boyutla çatışması tam da burada karşımıza çıkmakta…

Nitekim Barselona’nın El Reval gibi tarihi mahallelerde hayata geçirilen devasa sanat projeleri (Örn. Barselona Çağdaş Sanatlar Müzesi) soylulaştırmayı tetiklediği ve geleneksel kültürü ortadan kaldırdığı, bu durumun ayrıca gayrimenkul spekülasyonuna yol açarak yerel halkı yerinden ettiği gerçeğini de bir kenara not etmek gerek.

Yatay boyutta geleneksel kent kültürünün aşınması, tahrip edilmesi ve giderek ortadan kalkması meselesi de tam olarak bu noktada karşımıza çıkıyor. Kültürel üretimi besleyen dikey hareketlilik ile yerel kültürü aşındıran yatay baskı arasındaki bu sarkaç ilişkisi, ne yazık ki küresel kentlerin kaçınılmaz gerçeklerinden biri.

Velhasıl Akdeniz kentlerinin kültür manzaralarını aktarmaya devam edeceğiz…